SEN BİR ÇİÇEK OLSAN… / Âşık Veysel

12/02/2010

ÂŞIK VEYSEL

(1894-1974)

SEN BİR ÇİÇEK OLSAN BEN BİR YAZ OLSAM


Her sabah her sabah suya giderken
Yâr yolunda toprak olsam toz olsam
Bakıp dört köşeyi seyran ederken
Kara kaş altında ela göz olsam

Uğrunu uğrunu giderken yola
Nice dilsizleri getirir dile
Gövel ördek gibi inerken göle
Ya bir şahin olsam ya da baz olsam

Veysel ördek olsun sen de göl yârim
Yeter gayrı kerem eyle gel yârim
Lâle sümbül mor menevşe gül yârim
Sen bir çiçek olsan ben bir yaz olsam


ÖPÜLESİ YÜREKLERDEN OLMALI / Fatih Yavuz Çiçek

12/02/2010

Fatih Yavuz Çiçek


ÖPÜLESİ YÜREKLERDEN OLMALI

bana bir ülke doğurmalısın
gök mavilerden
ellerinde dolgun başaklar beşibiryerde
örümcek ağlarına güneşler dizilen
boncuk boncuk

bana bir söz doğurmalısın
yanık dillerden
öz çocuk sevecenliğinde
kucaklayıp, büyütmeli kelimeleri
jakoben dağlarına yankı yankı
demir ökçesiz figürlerden seslenen

bana bir düş doğurmalısın
öpülesi yüreklerden
sabıkanın terkisinden düşmeli artık
karanlığı yudumlayan şu meçhul kuraklık
vurmalı mührünü paslı yıldızların kuruntusuna
her sabah çiy tanesi güllerden aydınlık


SON KARŞILAŞMANIN ŞARKISI / Ahmatova

12/02/2010

Anna AHMATOVA


SON KARŞILAŞMANIN ŞARKISI

Buzdan bir el kalbimi sıkıştırıyordu sanki
Ama bir düşte yürüyor gibiydim;
Sağ elimin eldivenini
Çıkarıp sol elime giydim

Bitmez tükenmez gibi geldiler bana
Oysa topu topu üç taneydi basamaklar
“Benimle öl..” diye fısıldadı
Akçaağaçların arasından sonbahar

“Aldatıldım ben.. Üzgünüm..
Uçarı, kötü yazgım aldattı beni…”
Dedim ki “Ben de, ben de öyleyim..
Ölürüm… Ölürüm seninle sevgili..”

Son karşılaşmanın şarkısıydı bu
Dönüp bir kez daha baktım karanlık eve;
Yatak odasının penceresinde
Mumlar, kayıtsız, sarı bir ışıkla parlıyordu…

Türkçesi: Ataol Behramoğlu


ATTAR’LA KONUŞMA / Enis Batur

12/02/2010

Enis Batur

ATTAR’LA KONUŞMA

[1740-746;4869-4910]

Dîvanım dîvaneliklerle dolu
diyordunuz, indim ağır ağır
dimdik merdiveninden zamanın,
bir ses verin bana, diledim,
bir başlangıç sesi verin dedim
ve dinledim: Bir tüy düşürün
kanadınızdan bu ülkeye, başka
ülkelere uçup gitsin ince usul
kurduğunuz nakış, dediydiniz,
bir tüy ki değdirsin şehirleri
birbirilerine, açsın sesleri
seslere bağlayan giz kilidini,
dağıtsın anlama bürünmüş tüm
anlamsızlıkları, sırrınız size
kalsın, sizde kalmasın sakın,
yaptığınız resimden artık sakının.

Kan kokusu, demiştiniz yüzünüz
yorgun hem dingin, işte bana verdiğiniz
son ses, son anahtar, son korkusuzluk;
söyledim ve hiçbir şey elde edemedim,
doğru; sustum ve kazandıklarımı
ayrı bir güneşe, ayrı bir geceye sakladım;
doğru: Benden kopan tüyün savrulduğu
ağır ağır çıktığım dimdik merdivenden
aşağı doğru. Yıkılacak bütün şehirler,
silinecek harflerim, parçalanacak taş
tabletlere kazılmış yüzüm, simsiyah
kalacak dîvane dîvanımın kâğıtları:
Kavruk, okunaksız, boşlukta şimdiden
külliyen külüm.


YİNE ZEVRAK-I DERÛNUM… / Şeyh Gâlib

12/02/2010

ŞEYH GÂLİB

(1757 -1799)

GAZEL

Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâre düştü
Dayanır mı şîşedir bu reh-i sengsâre düştü

O zaman ki bezm-i canda bölüşüldü kâle-i kâm
Bize hisse-i muhabbet dil-i pâre pâre düştü

Gehi zîr-i serde desti geh ayağı koltuğunda
Düşe kalka haste-i gam der-i lutf-ı yâre düştü

Erişip bahâra bülbül yenilendi sohbet-i gül
Yine nevbet-i tahammül dil-i bîkarâre düştü

Meh-i bürc-i arızında gönül oldu hâle mâil
Bana kendi tâliimden bu siyeh sitâre düştü

Süzülüp o çeşm-i âhû dedi zevk-i vasla yâhû
Bu değildi neyleyim bu yolum intizâre düştü

Reh-i Mevlevî’de Gâlib bu sıfatla kaldı hayran
Kimi terk-i nâm ü şâna kimi îtibâre düştü


AYRI DÜŞMÜŞ SEVGİLİLER / Aragon

12/02/2010

Louis ARAGON


AYRI DÜŞMÜŞ SEVGİLİLER

Bir garda tıpkı sağır ve dilsizler gibi
Acıklı bir dil konuşarak gürültünün koyulaştığı yerde
Garip hareketler yapıyor ayrı düşmüş sevgililer
Kışın ve silahların beyaz sessizliğinde
Ve gecelerin bakarasında oluşmaya geldiği vakit yeniden
Düş onun ateş parmakları bulutlarda kesişirse
Ne yazık ki demir kuşların üzerine olur
Bu tarlakuşu değil Ey yabanıl Romeo’lar
Ve bülbül de değil cehenneme dönen gökte

Ağaçlar insanlar duvarlar
Hava bej rengi bej ve bej
Anılar gibi duygulandılar
Karla kaplı bir dünyada
Geldiği an Fakat aşk da
Yine bulur arpejini
Hüzün dolu bir mektup ölesiye
Hüzün dolu bir mektup ölesiye

Kış birisinin yalnızlığına benzer
Kıştadır şarkı söyleyen kristaller
Donmuş şarabın anlamsızlaştığı yerde
Hüzünlü bir türkünün yavaşladığı yerde
Ve beni saran müzik
Çalar çalar çalar saatleri
Yelkovan döner ve gıcırdar zaman
Yelkovan döner gıcırdar zaman

Altın eşim kasımpatım benim
Mektubun niçin o kadar acı
Seviyorsam seni niçin mektubun
Açık denizde bir geminin batması gibi
Öylesine çığlıklar atar
Acı rüzgârların bastırdığı çığlıklar
Kendi uyaklarının titreyişiyle
Kendi suçlarının titreyişiyle

Sevgilim geriye kalan ne var
Sadece sözcükler bizim dudak boyamız
Sadece donmuş sözler bir ökseye takılan
Gün ki umutsuz şekilde doğar
Düş görür sürünür ölür doğar yeniden
Gesvres şatosunun hendeklerinde
Borunun benim için çaldığı yerde
Borunun senin için çaldığı yerde

Biricik hazinemizi yaratacağım bu sözcüklerden
Azizlerin önüne konan sevinç dolu buketler
Ve onları uzatacağım tatlım bu sümbülleri
Bu yörekent leylaklarının yavşanların mavisini
Ve kadife bademi dallarıyla satılan
Mayıs panayırlarında o beyaz çanlar gibi
Mügenin bizim toplamaya gitmeyeceğimiz taa
Taa ah çiçekli sözcükler gevşer orda
Çiçekler döker çiçeklerini esintisiyle rüzgârın
Ve kapanır gözler cezayir menekşeleri gibi
Yine de şarkılar söyleyeceğim senin için yankı verinceye kadar
Seni sonsuz sevecek olan yüreğimdeki kırmızı kan
Bu nakarat bir tralallam gibi gelebilir insana
Belki de bir gün söylediği sözcükler
Bu yıpranmış bu basit yüreğin işareti olacak
Şahane bir dünyanın bir tek sen bileceksin
Güneş parıldıyorsa ve titriyorsa sevda
Bunun nedeni sonbaharda bile inanmayarak ilkbahara
Ben başkalarınınkine benzemeyen bir tralallam söylemiş olacağım


Türkçesi: Gertrude Durusoy-Ahmet Necdet


KITLAMA / Perihan Baykal

12/02/2010

PERİHAN BAYKAL

KITLAMA

…………………….“an ki fıskiyesi sonsuzluğun
…………………….keşke yalnız bunun için sevseydim seni”


bitti iyi günün azığı
geceye düşen şiire sarılır
cam önü seyranlığım
çay demledim içiyorum
şeker niyetine gezdirerek dilimde uzun
uzun
bir şiiri

kokusu alıcı kuş
kokusu uçurum
bir mektup aldım yardan
cemalli, süreyalı

ağlayan taş olsun bundan kelli
-mihenk taşı, kan taşı, su taşı-
usandım çünkü usandım dağından firkatin

ah, kaç kere yanılır aynı yangında
kaç kere yırtılır perdesi sır evinin
çoktan kayşadı yol, durma
en çok sevdiğin kendini söyle bana

nerde o ince sözlü bahçeler
birlikte büyüttüğümüz o sazlı göller
yanıyor gözlerim, gözlerim yanıyor
mevsimin dalında kişne kirazı

eşiklere oturmuş bir dolu insan
bir öbek zakkum, bir masa: huş
örttük işte bir vedanın üstünü
eyer vurur gibi bir küheylana

çoğu sana düştü bana azı
dündü belki dünden de yakın
son suyumu içtim fağfur bir kurnadan
dudağımın kıyısında bir karanfil mecazı

* Cemal Süreya

(Şehir, sayı:50, Kasım 2009)


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 168 takipçiye katılın