“MERSİN” ve “ALINYAZISI” / Horatius

19/02/2010

HORATİUS

(I.Ö. 65 – 8)

MERSİN

Acem gösterişini sevmem, çocuk;
Ihlamur çelenklerinden hoşlanmam.
Gel, arama bahçeleri, bize ne
Mevsim sonu gülünden!

Asmanın altındayım, içiyorum.
Gel, soframda kadeh dolduran çocuk,
İkimize de yeter, ağacından
Koptuğu gibi mersin.

ALINYAZISI

Günahtır alınyazısını kurcalamak,
Yıldız fallarına güvenmek, Lekenoe;
Başa ne gelirse katlanmak, en iyisi.
Kayaları kemiriyor Tiren denizi;
Belki yeryüzünde bu sonuncu kışımız,
Belki yaşanacak yıllar var önümüzde;
Bilgeliği elden komamak, en iyisi.
Mademki sonumuz ölüm, şarabını süz,
Uzak umutlara bel bağlamaya gelmez;
Konuşurken bile ömürden eksiliyor,
İnan ki gününü gün etmek, en iyisi.

Türkçesi: Oktay Rifat


SICAK KAN / Enis Batur

19/02/2010

Enis Batur


SICAK KAN

Sizin için kalktım geldim
ve her tarafınızdan ayrı bir koku topladım.
Göğsünüzden inat,
boynunuzdan uzun sonsuz bir damar,
açılmış çiçeğinizden hercai polen.
Her tarafınıza ayrı bir koku bıraktım,
genzinizde bukağı, bileğinizde
en derin kuyuya atsanız
sesi silinmeyecek huzursuz zaman,
dibimden ilk bulunduğu günkü kadar gür ateş,
kökümden nefes, sapımdan
uzun sonsuz bir okun asi ıslığı.
Kokularım kokularınız artıkÑ
bir çingenenin kahkahasında patlayan
ansızın güneş.

Sizin için kalktım, geldim.
Belinize doladığım bu koldan biraz önce
çözdüğüm saate akrep yelkovana kördüğüm,
içinizde hızla köpüren Dicle’de
fırdöndü bir atım:
Bu keman sizsiniz, bu hoyrat yay benÑ
alnınızda birikmiş her taneye yansıyor
yüzümdeki gezgin fırtınanın topladığı iz,
iki göz sizde dimdik iki giz,
çıkıyorum doruğunu görmediğim merdivenden
iniyorum dibini görmediğim,
korkularım sizin korkularınız artık –
ya şimdi ölmeyeceksem.

Sizin için kalktım birdenbire yerimden,
sizin için konuştu şiirin nicedir
silindiği bu dil, çalıştığı bu soğumuş kas,
kilitlenmiş bu kasık,
bakışıma dadanan bu kırılgan şimşek
sizin için çıktı gecenin simsiyah yüzüne,
sizin için topladığım bulutlar
ve koptuğum sağanak,
ağzımdaki körelmez savaş
ve bu kesik çığlıktaki taşkı,
sizin için bu tutuşmuş fitil,
bu kesif dumanı gözbebeğinize
durmadan gönderen körük,
sizin için
tırnaklarınızı boyayan
sıcak kan.

Sizin için kalktım yerimden,
üstümdeki koyu kara tren hüznü,
dilimde herkesin unuttuğu
ve gizini sökmek istediği uçarı aruz,
ellerimdi ateşin ucunda kıvranan,
kimsenin durduramadığı soluğumdu
dolaştığı an her yeri hemen kavuran,
taşıdığımız ortak göçmen ruhta
tuzaklarını bir bir açan ve çözen
gövdeydi – sessiz geceden akan.
Benim için açıldınız,
kartal kanatlı pencere.
Benim için uzun sonsuz saçınızdan
dolanıp karadüşlerime öldünüz,
toprakta benim için dirildiniz pupa yelken,
güldünüz, tıkandınız, kılıcıma kın
benim için delirdiniz, içiniz deniz.

Sizin için kalktım birdenbire yerimden,
sizin için geldim ağır ağır. Bu tohum,
bu karmaşık düzenli terkedilmiş bahçe,
heryeri ışıksız bu yabanıl orman sıkışıklığı
yılları delerek büyümüştü içimde.
Beklememiştim ki sizin için
benim için beklemediğiniz dönemeçte:
Çıkagelmiştiniz, çıktım geldim,
sönmez artık bu uzun sonsuz yangın,
kokular ve korkular,
bir duruş, biriki tokadı andıran kelime,
bu sokaklar, bu midye gibi
kendi üstüne kapanan loş şehir
izlerimizi silmez.


SİSLER BULVARI / Attilâ İlhan

19/02/2010

ATTİLÂ İLHAN

(1925 – 11 Ekim 2005)

SİSLER BULVARI


elinin arkasında güneş duruyordu
aylardan kasımdı üşüyorduk
ağacın biri bulvarda ölüyordu
şehrin camları kaygısız gülüyordu
her köşe başında öpüşüyorduk

sisler bulvarı’na akşam çökmüştü
omuzlarımıza çoktan çökmüştü
kesik birer kol gibi yalnızdık
dağlarda ateşler yanmıyordu
deniz fenerleri sönmüştü
birbirimizin gözlerini arıyorduk

sisler bulvarı’nda seni kaybettim
sokak lambaları öksürüyordu
yukarda bulutlar yürüyordu
terkedilmiş bir çocuk gibiydim
dokunsanız ağlayacaktım
yenikapı’da bir tren vardı

sisler bulvarı’nda öleceğim
sol kasığımdan vuracaklar
bulvar durağında düşeceğim
gözlüklerim kırılacaklar
sen rüyasını göreceksin
çığlık çığlığa uyanacaksın
sabah kapını çalacaklar
elinden tutup getirecekler
beni görünce taş kesileceksin
ağlamayacaksın! ağlamayacaksın!

sisler bulvarı’ndan geçtim sırılsıklamdı
ıslak kaldırımlar parlıyordu
durup dururken gözlerim dalıyordu
bir bardak şarapta kayboluyordum
gece bekçilerine saati soruyordum
evime gitmekten korkuyordum
sisler boğazıma sarılmışlardı

bir gemi beni afrika’ya götürecek
ismi bilmiyorum ne olacak
kazablanka’da bir gün kalacağım
sisler bulvarı’nı hatırlayacağım
kırmızı melek şarkısından bir satır
lodos’tan bir satır yağmur’dan iki
senin kirpiklerinden bir satır hatırlayacağım
seni hatırlatanın çenesini kıracağım
limanda vapurlar uğuldayacak

sisler bulvarı bir gece haykırmıştı
ağaçları yatıyordu yoksuldu
bütün yaprakları sararmıştı
bütün bir sonbahar ağlamıştı
ağlayan sanki istanbul’du
öl desen belki ölecektim
içimde biber gibi bir kahır
bütün şiirlerimi yakacaktım
yalnızlık bana dokunuyordu

eğer sisler bulvarı olmasa
eğer bu şehirde bu bulvar olmasa
sabah ezanında yağmur yağmasa
şüphesiz bir delilik yapardım
hiç kimse beni anlıyamazdı
on beş sene hüküm giyerdim
dördüncü yılında kaçardım
belki kaçarken vururlardı

sisler bulvarı’ndan geçmediğin gün
sisler bulvarı öksüz ben öksüzüm
yağmurun altında yalnızım
ağzım elim yüzüm ıslanıyor
tren düdükleri iç içe giriyorlar
aklımı fikrimi çeliyorlar
aksaray’da ışıklar yanıyor
sisler bulvarı ayaklanıyor
artık kalbimi susturamıyorum


BİNBİR HECE / Ferit Edgü

19/02/2010

Ferit Edgü

BİRBİR HECE’den ÖYKÜLER

MUTLULUK

O mavi gözlü kadına gönül vermiştim, dedi
Evet?
Meğer o da kara gözlü, kır saçlı doktora tutulmuşmuş
Sonra?
Sonrası, onlar evlendiler. Ben de bu gördüğün bir gözü mavi, bir gözü elâ kediyi buldum.

BİR KÖPEK SORUNU

Hiçbir zaman bir köpeğim olmadı.
Dolayısıyla sizi ısıran benim köpeğim olamaz.
Aslında bu açıklama bile saçma.
Çürkü, oeoiğim gibi, bana ait bir köpek yok.
Hiçbir zaman da olmadı.
Bir köpek sizi benim bahçemde ısırmış olabilir.
Ama o köpek benim değildi.
Evet, bahçe benim bahçem.
Peki siz, siz ne arıyordunuz bahçemde?

YANIT

– Sorumu yanıtlamadın, dedi öğretmen.
– Her soru yanıtlanmaz, dedi öğrencisi.

FARK-SIZ

– Sen de dilsizsin ben de. Aramızda ne fark var?
– Sen yazıyorsun.
– Bu gerçek bir fark değil.

KAÇINILMAZ

Sırtını dünyaya döndü.
Önünde dünyayı gördü.

USLANMAYAN

“Işığı görmeden” önce yazmış olduklarının tümünü yaktı.
Sonra, karanlıkta yeniden yazmaya başladı.

UYUM

Nişanlım benden hoşlanmıyor.
Doğrusu, ben de onu beğenmiyorum.

KADIN

Çocuğunu doğurduktan sonra arayanı soranı olmadı.


LA DESDICHADA / Neruda

19/02/2010

Pablo Neruda


LA DESDICHADA

Kapıda beklerken bıraktım onu
Gittim, dönmedim bir daha.

O, dönmeyeceğimi bilmedi

Bir köpek geçti, bir rahibe,
Bir hafta geçti, bir yıl.

Yağmur ayak izlerimi sildi
Otlar büyüdü sokakta,
Ve birbiri ardınca yıllar,
Taşlar gibi, usulca düşen
Başına düştü onun da.

Sonra savaş geldi
Kanlı bir yanardağ gibi geldi.
Öldüler evler, çocuklar

O kadın ölmedi.

Bütün otlaklar tutuştu.
Binlerce yıldır düşünen
Sarı, sevimli tanrılar
Her biri paramparça
Çıktılar tapınaktan
Düş kurmaz artık onlar

Aydınlık evler, veranda
Hamakta uyuduğum
Pembe otlar, yapraklar
El biçimi, kocaman
fiömineler, çalgılar
Kırılıp yakıldılar.

Kentin olduğu yerde
fiimdi artık küller var.
Eğri büğrü demirler
Ölü heykellerin korkunç saçları
Ve bir kara leke kan.

Ve kadın bekler, bıkmadan

Türkçesi: Hilmi Yavuz


YENİ DESTAN / Brecht

19/02/2010

Bertolt BRECHT

YENİ DESTAN


Akşam yeli eserken savaş alanında
düşman yenilmişti.
Telgraf telleri çınlaya titreye
iletti haberi uzaklara.

Bir ucunda dünyanın
yükseliverdi bir acı uluma,
çılgın bir çığlık koptu
kızgın ağızlardan gök boşluğunda.
İlenmekten soldu binlerce dudak.
Binlerce yumruk sıkıldı kudurmuş bir hınçla.

Öbür ucunda dünyanın
bir sevinç çığlığı ağdı gökyüzüne,
sarıldılar birbirlerine, tepindiler delirmiş gibi.
Ciğerler şişti, göğüsler kabardı.
Binlerce dudak mırıldandı eski duaları.
Kaskatı olmuş binlerce dindar el
kenetlendi o saat birbirine.

Gece yarısına doğru
telgraf telleri hâlâ sayıyordu
savaş alanındaki ölüleri.
Sonra dost düşman bütün insanlar birden sustu.

Yalnız analar ağladı
dünyanın iki ucunda.

Türkçesi: A. Kadir – A. Bezirci


NE GÜZEL ŞEY / Faik Ali Ozansoy

19/02/2010

FAİK ALİ OZANSOY

(1876 – 1 Ekim 1950)

NE GÜZEL ŞEY

Yıldızlı semâlardaki haşmet ne güzel şey
Mehtâba dalıp yâr ile sohbet ne güzel şey

Dünyamızın üstünde bütün ruhlar uyurken
Yıldızların altında ibâdet ne güzel şey

Fânî ve adâvetlere mahşer bu cihanda
Bir bitmeyecek aşk u muhabbet ne güzel şey

Dünyâda senin âşıkın olmak ne saâdet
Allah ile -hâşâ!- bu rekâbet ne güzel şey

Lûtfen bana güldün, güzelim, mültefit oldum.
Îcâb-ı necâbet bu… necâbet, ne güzel şey

Ey hilkatin emsâli yok ibda’-ı kemâlî
Senden bana bir zerre inâyet ne güzel şey

Hüsnündeki mânâ-yı semâvî ne îlâhî
Aşkımdaki reng-i ebediyyet ne güzel şey


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 217 takipçiye katılın