LA DESDICHADA / Neruda

19/02/2010

Pablo Neruda


LA DESDICHADA

Kapıda beklerken bıraktım onu
Gittim, dönmedim bir daha.

O, dönmeyeceğimi bilmedi

Bir köpek geçti, bir rahibe,
Bir hafta geçti, bir yıl.

Yağmur ayak izlerimi sildi
Otlar büyüdü sokakta,
Ve birbiri ardınca yıllar,
Taşlar gibi, usulca düşen
Başına düştü onun da.

Sonra savaş geldi
Kanlı bir yanardağ gibi geldi.
Öldüler evler, çocuklar

O kadın ölmedi.

Bütün otlaklar tutuştu.
Binlerce yıldır düşünen
Sarı, sevimli tanrılar
Her biri paramparça
Çıktılar tapınaktan
Düş kurmaz artık onlar

Aydınlık evler, veranda
Hamakta uyuduğum
Pembe otlar, yapraklar
El biçimi, kocaman
fiömineler, çalgılar
Kırılıp yakıldılar.

Kentin olduğu yerde
fiimdi artık küller var.
Eğri büğrü demirler
Ölü heykellerin korkunç saçları
Ve bir kara leke kan.

Ve kadın bekler, bıkmadan

Türkçesi: Hilmi Yavuz


YENİ DESTAN / Brecht

19/02/2010

Bertolt BRECHT

YENİ DESTAN


Akşam yeli eserken savaş alanında
düşman yenilmişti.
Telgraf telleri çınlaya titreye
iletti haberi uzaklara.

Bir ucunda dünyanın
yükseliverdi bir acı uluma,
çılgın bir çığlık koptu
kızgın ağızlardan gök boşluğunda.
İlenmekten soldu binlerce dudak.
Binlerce yumruk sıkıldı kudurmuş bir hınçla.

Öbür ucunda dünyanın
bir sevinç çığlığı ağdı gökyüzüne,
sarıldılar birbirlerine, tepindiler delirmiş gibi.
Ciğerler şişti, göğüsler kabardı.
Binlerce dudak mırıldandı eski duaları.
Kaskatı olmuş binlerce dindar el
kenetlendi o saat birbirine.

Gece yarısına doğru
telgraf telleri hâlâ sayıyordu
savaş alanındaki ölüleri.
Sonra dost düşman bütün insanlar birden sustu.

Yalnız analar ağladı
dünyanın iki ucunda.

Türkçesi: A. Kadir – A. Bezirci


NE GÜZEL ŞEY / Faik Ali Ozansoy

19/02/2010

FAİK ALİ OZANSOY

(1876 – 1 Ekim 1950)

NE GÜZEL ŞEY

Yıldızlı semâlardaki haşmet ne güzel şey
Mehtâba dalıp yâr ile sohbet ne güzel şey

Dünyamızın üstünde bütün ruhlar uyurken
Yıldızların altında ibâdet ne güzel şey

Fânî ve adâvetlere mahşer bu cihanda
Bir bitmeyecek aşk u muhabbet ne güzel şey

Dünyâda senin âşıkın olmak ne saâdet
Allah ile -hâşâ!- bu rekâbet ne güzel şey

Lûtfen bana güldün, güzelim, mültefit oldum.
Îcâb-ı necâbet bu… necâbet, ne güzel şey

Ey hilkatin emsâli yok ibda’-ı kemâlî
Senden bana bir zerre inâyet ne güzel şey

Hüsnündeki mânâ-yı semâvî ne îlâhî
Aşkımdaki reng-i ebediyyet ne güzel şey


DUL / Nilay Özer

19/02/2010

DUL


aynaların tahtında dekolteli hüzünler
çok geçmez yedi başlı bir ejdere dönüşür
şahşiir vahiy gelse kurtulamam elinden
her gidenle yeniden
her ölenle yeniden
ben yeniden
dul

yoksul bir gün yarının kumbarasını açar
yeni elvedalar satın alır benim için
sigaramın ucunda bir göz ateş
üç göz kör iki kedi sevişir
dev irisi erkekleri köpürtür
fotoğraflarda hep gözü kapalı çıkan
teke tek ölmelerden rengi kaçmış bir ömür

yola getirilmiş balkonları evlerin
okşanmaktan yorgun kadınlarıyla ağar
ağar üstüme lafı sözü etrafın
çarşının pazarın keskin hafızasından
bıyık altı sırıtan dul lekesinden bıktım
kızıl gürültülere dağıtıp saçlarımı
hüznün dekoltesine bir günah sıkıştırdım

Nilay Özer


HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM / Ahmed Arif

18/02/2010

AHMED ARİF

(1927 – 2 Haziran 1991)

HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM

Seni, anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.

Ard- arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül- gürül akan bir dünya…
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana
Bir bu yana…

Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara,
Akan yıldıza,
Bir kibrit çöpüne varana,
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.

Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamlardan,
Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni…
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini…


SÖYLESİN / Nâbî

18/02/2010

NÂBÎ

(1642-1712)

GAZEL

Yâre varsın peyk-i nâlem âh ü zârım söylesin
Âb-ı çeşm-i girye-i bî-ihtiyârım söylesin

Çâk-çâk-i sîne versin mevce-i gamdan haber
Zahm-ı hûn-pâş-ı derûnum inkisârım söylesin

Gonca gülsün gül açılsın cûy feryâd eylesin
Sen dur ey bülbül biraz gülşende yârim söylesin

Ârzû-yi vasl ile şeb-zindedâr olduklarım
Girye-i hasretle çeşm-i intizârım söylesin

Bende yok kudret edâya harf-i şevk-ı Nâbiyâ
Hâme-i rengin-sarîr-i bî-karârım söylesin


ODUN / Metin Eloğlu

18/02/2010

METİN ELOĞLU

(1927 – 11 Ekim 1985)

ODUN

İstanbul’un ortasında bir bahçe
Silme güvercin tavanı
Yeşeren ekinlerin muştusunca
Eylül bitiminin aydınlık günü

Sıcacıktın aşklıydın bence
Sensizlikte bir yoksuldum yavandım
Şuramda saklı o sımsıcak ekmeği
Senin doyumluk aşına bandım

Bakmakla doyulmaz çeşniden
Özlemlerle ışımış bir yüzün vardı
Gayrı çil çil düzen yokluğunla küf kesilir
Bunca ömrüm varlığınla uzardı

Salt sana vergi umudu aşılamak
Dipdiri aklın fikrin yüreğince uluydu
İçin dışın bozela gümeç gözlerin
Güzeldi yeniydi İstanbulluydu

Hayatı bölüşürken güleçtik dobra dobraydık
Sana ekli yaşamak elbet içime sindi
Hani yüzümüzü ağartacak günlere teşne
Yoksun çağlar dost çağanlar içiydi

Sen vardın sonyaz vardı bitişiğimde
Bambaşka gördüm ülkeyi halkı acunu
Gerçekliğin bacasında kopkoyu tütün
Gürül gürül yanası ocağımın odunu

Kıvancım sensin ergem sensin bilgim sen
Kuşandıkça beni ben eden kılık
Barışla hürlükle sevdayla gelen
O cayılması ayıp mutluluk


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 207 takipçiye katılın