LADY LAZARUS / Sylvia Plath

18/02/2010

Sylvia PLATH

LADY LAZARUS


Bak, gene yaptım işte.
Her on yılda bir
Nasılsa buluyorum bir yolunu –

Bir çeşit yürüyen mucize, derim
Bir Nazi abajuru kadar parlak,
Sağ ayağım

Bir kağıt baskısı,
Yüzüm, şekilsiz, ince
Yahudiden bir çarşaf.

Sıyır örtüyü
Ey benim düşmanım.
Nasıl, ürkütüyor muyum? –

Bumum, göz oyuklarım, eksik dişlerimle?
Bu kokan soluk
Bir günde gider.

Çok geçmez, çok geçmez
Mezar kovuğumun yediği etim
Yerini bulur üstümde

Ve ben gülümseyen bir kadın.
Daha otuzuncu baharımda.
Kedi gibi dokuz canlı.

Bu üçüncüsü şimdilik.
Ne aşağılık iş
Yok etmek her on yılı.

Nasıl milyonlarca lif.
Seyretmek için doluşan
Ağzı çekirdekli kalabalık

Soyuyorlar beni elleriyle, ayaklarıyla-
İşte büyük striptiz.
Baylar, bayanlar,

Bunlar ellerim,
Bunlar dizlerim.
Bir deri bir kemik olabilirim,

Gene de tıpatıp aynı kadınım.
On yaşındaydım ilk keresinde.
Kazaydı.

Kararlıydım ikincisinde
Sonunu getirmeye ve geri dönmemeye.
Bir deniz kabuğu gibi

Kapanmış sallanıyordum.
Durmadan çağırmaları, yapışkan inciler gibi
Bir bir ayıklamaları gerekti böcekleri üstümden.

Ölmek
Bir sanattır, her şey gibi.
Eşsiz bir ustalıkla yapıyorum bu işi.

Öyle ustaca ki insana korkunç geliyor.
Öyle ustaca ki gerçeklik duygusu veriyor.
Bu konuda iddialıyım sanırım.

Bu iş güç değildir bir hücredeyseniz eğer.
Güç değil bu işi yapıp hiç kımıldamamak.
Güç olan güpegündüz

Büyük bir gösterişle
Aynı yere, aynı yüze, aynı hoyrat
Bağrışmaya dönmek:

‘Bir mucize!’
işte bu beni yıkan.
Bir ücreti var.

Yaralarıma bakmanın, bir ücreti var
Nabzımı yoklamanın -
Gerçekten atıyor kalbim.

Bir ücreti var, büyük bir ücreti var hem de
Bir sözümü duymanın, dokunmanın,
Kanımın bir damlasının

Ya da saçımın, giysilerimin bir parçasının.
Ya, ya, Herr Doktor.
YA, Herr Düşman.

Sizin eserinizim ben,
Sizin değerli eşyanız,
O som altından bebek

Hani bir çığlıkta eriyen.
Dönüyorum ve yanıyorum.
Büyük ilginizi küçümsediğimi sanmayın.

Küller, küller-
Karıştırıp duruyorsunuz.
Et, kemik, başka bir şey yok –

Bir kalıp sabun,
Bir nişan yüzüğü,
Bir diş dolgusu, altın.

Herr Tanrı, Herr İblis
Sakının
Sakının.

Küllerin arasından
Kızıl saçlarımla dirilip doğruluyorum
Ve solurcasına insan yiyorum.

Türkçesi: Cevat Çapan


GÖNÜL GURBET İLE ÇIKMA / Ercişli EMRAH

18/02/2010

GÖNÜL GURBET İLE ÇIKMA


Gönül gurbet ile çıkma
Ya gelinir ya gelinmez
Her dilbere meyil verme
Ya sevilir ya sevilmez

Yüğrüktür bizim atımız
Yârdan atlattı zâtımız
Gurbet ilde kıymetimiz
Ya bilinir ya bilinmez

Bahçenizde nar ağacı
Kimi tatlı kimi acı
Gönlümdeki dert ilâcı
Ya bulunur ya bulunmaz

Deryalarda olur bahri
Doldur da ver içem zehri
Sunam, gurbet ilin kahrı
Ya çekilir ya çekilmez

Emrah der ki düştüm dile
Bülbül figan eder güle
Güzel sevmek bir sarp kale
Ya alının ya alınmaz

Ercişli EMRAH


VEDA ŞİİRİ / Vaptsarov

18/02/2010

Nikola VAPTSAROV

(Bulgaristan, 1909 -1942)

VEDA ŞİİRİ

…………………………….Karıma

Geleceğim bazen uykudayken sen
Beklenmedik, uzak bir konuk gibi
Sokakta bir başıma koyma beni
Kapıyı sürgüleme üstümden.

Usulca girecek, bir yere ilişeceğim
Bir zaman karanlıkta bakacağım yüzüne.
Görüntün doyasıya dolunca gözlerime
Bir öpücük kondurup çekip gideceğim.

Türkçesi: Ataol Behramoğlu


“YALAZ” – “YAŞLILIK” / Antiphilos

18/02/2010

ANTİPHİLOS

(İÖ. 60)

YALAZ

Söylemiştim çok önceden, Tereine’nin güzelliği
henüz bir çocuk güzelliğiyken “Yakıp
tutuşturacak bu bizi, büyüdüğünde”
demiştim,
herkes gülmüştü sözlerime. Nasıl da görmüşüm
oysa kapıdaki felaketi, nasıl geldi çattı o günler!
Ne yapmalı şimdi!.. Baksan ateşe salar yüreğini,
bakmasan yazık olur, tutup isteyemezsin : kız bakire…
Kaçın dostlar!.. Savuşmak en iyisi.

YAŞLILIK

Yaşlı Philon, gündelik ekmeğinin peşinde,
bir tabutu kaldırmak için eğilmişti öne,
tökezledi, düştü ve öldü. Yaşlıydı yeterince
Hades’e gitmek için ve bembeyaz saçları
bir bahane bekliyordu yalnızca.
Ne tuhaf! Başkasının tabutunu, ihtiyar,
kendisi için omuzlamıştı bilmeden.

Türkçesi: Oktay Rifat


EPİGRAMLAR / Can Yücel

18/02/2010

EPİGRAMLAR


ŞİİR

Şiir bir tahta kaşıktır
Sapı ortasına denk düşen


ANADOLU

Bir kısrak başı gibi
Bir şikâyet kutusu
Bir çatapat kâfi


MUHAVERE

– Ben:
Senle aramızdaki birlik ve
Bölünmez bütünlüğümüzü hiçbir yosma bozamaz
Bu bir bağlılık yeminidir
– O birliğe ve bölünmez bütünlüğe
Kasteden kim varsa iki bacağından
Tuttuğum gibi cart diye ayırırım


PANDORA’nın KUTUSU

Açma kutuyu
Söyletme kötüyü

AĞZIM SULANDI

Şiir kokoreç kokusudur
Nâzım usülü mangaldan
Yarı kızarmış çeyrek ekmeğin içine düşersin
Dize dize dizip
Üstüne de bol kekik

CAN YÜCEL


KISA TANRI TARİHİ / Mahmut Temizyürek

18/02/2010

KISA TANRI TARİHİ


… ve tanrı kadındı baştan
kasıklarında bulduğu ateşi
bir patlamayla doğurdu
sonra duruldu döne döne
ve süt sağdı, ekin ekti, emzirdi
doksandokuz memesiyle
ağzı sonsuz boşluk olan evreni
Avcılar eve gelmeden önceydi.

Zeus muydu yıldırımı ok gibi kullanan
Baskında başı dik yay gibi kaldı kadın
Dimdik, donuk ve yenik baktı
Ateşini gizledi geceye, yıldızlara
Oyunla savuşturdu avcı vahşetini
… ve tanrı şımarık bir oğlana döndü…

Aşk ateşi küllendi Ağıtçı Hürmüz’ün
Destancı Ehrimen çiftçiliğe
Buyrukçu Musa çobanlığa başladı
Hikayeci İsa marangozluk yapardı
kötürümlere değnek, körlere ışık diye
şair Muhammed borsanın en uzun
vadeli yabancısıydı
Issız çölde deve çanlarını
kâinat uğultusu gibi dinlerken
çölün dinmez ateşini evren diye içerdi
… ve tanrı henüz gençti ve erkekti…
Yalnız olmasın da ne yapsındı.

Ehrimen’i duasına çıktığı yağmur boğdu
İsa yonttuğu ağaca çivilendi
Güttüğü koyunlar yedi Musa’yı
Muhammed’in tebaası
petrol borsasına yatırdı develerini ve kaybetti
sonra, ya sonra…
“… tanrı kalpten öldü!”
… ve zaten yaşlıydı ve erkekti…

Avcılar kaldırdı cenazesini…

“Tanrım beni niye yalnız bıraktın!”

Mahmut TEMİZYÜREK


CANLI DOĞADA AŞK ANILARI / Alberti

17/02/2010

Rafael Alberti

CANLI DOĞADA AŞK ANILARI


Biliyoruz sevgilim, şimdi
çevremizi saran şu görünüm
uyumuş gibi, ölmüş gibi;
ağaçların akıllarında bir şey kalmamış,
ve geceler çekip gitmiş unutuluşla,
kendilerini güzel kılan,
belki de ölümsüz kılan unutuluşla.

Ama eski mutluluğumuzu yaşamak için
bir yaprağın kıpırtısı bile yeter,
doldurmak için
bir zamanlar yalnız bizim olan o yeri
silinmiş bir yıldızın soluk alması yeter.
Boşuna değil yanımda uyanışın,
bugün yanımda uyanışın,
koruların dayanıklı yüreğiyle korunan
çitlenbik çalılarının arasında,
gizli böğürtlenlerin arasında.
Kırağıyla ıslanmış öpüşler var,
yatağını tazeleyen ince otlar,
saçlarını süsleyen peri kızları var
ve uykundaki dalların ufacık yeşilini
yağma eden esrarengiz sincaplar.

Hep mutlu ol yaprak, güz nedir bilme,
o kör, ışıklı yılların kokusunu
minicik kıpırtısıyla bana getiren yaprak.
Ve sen, yitik yıldızcık
gençlik gecelerimin bana
candaş pencerelerini açan,
hiç söndürme ışığını,
şafak sökerken uyuduğumuz
o yatak odalarının üstünden
hiç eksiltme ışığını
ay ışığındaki kitaplığın üstünden
tatlı bir düzensizlik içindeki
kitapların üstünden
ve dışarda bize şarkı söyleyen
uyanık dağların üstünden.

Türkçesi: Ülkü TAMER


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 194 takipçiye katılın