ZORUNLULUK – ÖZGÜRLÜK / Melih Cevdet Anday

03/04/2010

ZORUNLULUK – ÖZGÜRLÜK

Bayılırım özgürlüğe… Basılı kağıtlarda, duvarlarda özgürlük isteğini duyuran vurgusözleri (sloganları) gördükçe, toplumumuzun çağdaşlaştığını, bireylerimizin tek tek bilinçlendiğini, geleneklerin, dışardan bindirme buyrukların etkisinden sıyrıldığını düşünüp kıvanıyorum. Özgürlük kavramı moderndir, insanlık oldum olası özgürlük ardında koşmuş değildir. Dahası, özgürlük, istenecek bir şey de olmamıştır her zaman. Geleneklere uyarak yaşamak daha rahat ettirmiştir kişiyi. Düşünüp karar vermek yorucudur. Bakın, kendinizi şöyle iyice bir yoklayın, inançlarımızın çoğu (düşüncelerimiz demiyorum çünkü kendimize özgü düşüncelerimiz olup olmadığı belli değildir) dışardan verilmiştir, bunlar nerdeyse bütün toplumsal-töresel görüşleri kapsar. Onlardan biri sarsılacak olursa, başkaldırırız, özgürlük isteriz. Sözgelişi dinler konusunda böyle olmuştur çoğun, tarihteki din kavgaları, sömürgelerdeki kimi çatışmalar bunu gösterir. Eski zamanlardaki, istilacılara karşı açılan yurdu savunma savaşları da, bugünkü anlamda “yurt’ kavramından doğmamıştır; eski toplumlar, yaşama biçimlerini korumak için giriyorlardı bu savaşlara. Yaşama biçimlerini korumak ise düpedüz geleneği sürdürmek demektir. Geleneğin egemen olduğu yerde özgürlük isteği doğamaz. Ya da zenginliklerini arttırmak isteyen büyük krallar arasında oluyordu savaşlar. Şeref kazanmak için kahramanlık etmek bireylerin tutkusu durumuna getiriliyordu. Kısaca söylemek gerekirse, eski zamanlarda birey, kendi üstünde, kendi dışında var olduğuna birtakım güçlerin buyruğundaydı. Giriştiği işlere zorunlu olarak girişiyordu, şu yolu ya da bu yolu seçme özgürlüğü yoktu. Gerçekte böyle bir şeyi düşünmek bile saçmaydı. Düşünmek, kendi başına karar vermek gibi şeyler çok sonra çıktı ortaya. Yukarda “modern” sözcüğünü bunun için kullandım. ‹nsan zorunluluk altında mıdır, zorunluluk kurallarına göre mi davranıyor, yoksa özgür müdür, gideceği yolu, yapacağı işi, tutumunu, davranışı gerçekten kendisi mi seçer?
………
Goethe, eskiyi de, yeniyi de en can alacak yerlerinden görüp gösteren bu eşsiz adam, klasik tragedya’da egemen olan ödev (vecibe) ile istek arasındaki çatışmaya karşılık modern dramda istek ile istenç arasındaki, demek yapmak isteyip de yapamamak arasındaki çatışmanın işlendiğini ileri sürer. Başka bir deyişle, eski zamanlarda egemen olan “zorunluluk” yeni zamanlarda yerini “özgürlük”e bırakmıştır. Artık birey kendi duygu ve düşüncelerine uygun olan kararı verir, bu kararı uygulamaya bakar. Başarır ya da başaramaz, o başka sorun. Başaramazsa ortaya “dram” dediğimiz durum çıkar. Artık ödev-istek çatışmasının yerini, istek-yapma gücü, gerçekleştirme çatışması almıştır. Böylece insanlık trajik bir çağdan dramatik (buna romantik de diyebiliriz) bir çağa geçmiş olur. Bu yeni çağın temsilcisi olarak da ‹ngiliz ozanı Shakespeare’i görür Goethe, onu örnek gösterir. Şu çok derin buluşunu ortaya atar : Shakespeare, insanlardaki istekleri, dışardan onlara zorlanmış gibi gösterme yolunu tutmuştur oyunlarında… Sözgelişi Macbeth, sanki falcıların, büyücülerin aşılamalarına (telkinlerine) uyarak kral olma hevesine kapılmıştır. Oysa bal gibi bu tutkuya kaptırmıştır kendini. Başka bir deyişle Shakespeare, buradaki dramı, tragedya kılığına sokmaktadır.

Gerçekte insanlık o çağdan bu çağa geçmiş değildir, ikisini bir arada yaşamaktadır. Özgürlük çağında bulunduğumuzu söylememize, özgürlük için savaşmamıza karşın, bugün de bizim isteklerimizi aşan geleneksel kuralların az ya da çok buyruğu altındayız. Dahasını isterseniz, çoğu kişi o geleneksel buyruklarının varlığının farkında bile değildir de, onların sürüp gitmesi için savaşmayı, özgürlük uğrunda savaş sayar. Bununla da bitmiyor, “özgürlük” sözünün bunca moda olduğu yeni dünyamızda, özgürlüğü gerçekten isteyenlerin çok olduğu söylenemez. Neden derseniz, özgürlük isteği, korkunç bir sorumluluğu da birlikte getirir. Ben seçeceğim, seçtiğimi ben gerçekleştireceğim, ama bunun sorumluluğunu da yükleneceğim. Kolay değildir, yürek ister, tedirginliği, yenilginin acısını göze almayı gerektirir. Dahası, istediğim şeyi çok iyi bilmezsem yarı yolda şaşırabilir, pişmanlık duyabilirim. Oysa “zorunluluğa” inanmak bu bakımdan daha rahat ettiricidir, çünkü olayları ben oluşturmamışımdır, onlar kendi başlarına karşıma gelmişler, beni sürüklemişlerdir. Ben sadece katlanırım, öyleyse sorumluluk alamam üzerime. Geçende bir yeri gelmişti de söylemiştim, İslamda “dün-bugün-yarın” bölümlemesinin, dünya için olmaması, çok tutarlı olarak, bireyin özgürlüğünün bir gerçek olmadığı inancından doğar. Kur’anda geçmiş, ancak ibret dersi olarak anılır. “Bugün” ise bizim elimizde olmayan bir oluşumdur.

İşte geçmişin bugünü doğurduğu, bugünün de yarını yaratacağı inanışı burada birden karşımıza çıkıyor. İnsanlar tek tek değil, toplu halde isteklerini, inançlarını kullanarak, tarihin akışını yönlendirirler. Olayların biçimini saptamak keyfimize kalmış değildir elbet, ama bizden bağımsız olarak da oluşamaz. Biz özgür istençlerimizi, güçlerimizin gösterdiği yönde birleştirerek zamanın akışını saptayabiliriz. Bunun için de özgürlük konularının tek tek sorumluluğunu algılamamız gerekir. Kimine özgürlük güç, yorucu gelir bu bakımdan, yönetmektense, yönetilmek daha rahattır onun için. Yönetilmekte (her bakımdan) rahatlık bulanların çoğunluk olduğu yerde, özgürlük savaşımı kolay kazanılamaz, ayrıca anlamı da algılanamaz onun.

J. P. Sartre, kişinin varolmasını onun seçme özgürlüğünde aramıştı. Camus, başkaldırmakla varolabileceğimizi söyledi. Bunlar kader-istek çatışmasının çağımızdaki yansımaları olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü Batı’nın geçmişinde tragedya ve dram vardı. Bunlardan ikisi de, başka açılardan olmakla birlikte, çatışmayı, savaşımı, başkaldırmayı içerir. İbn al-Rüşd’ün tragedyayı anlayamaması ne düşündürücü! Toplumlar, geçmişlerinde tragedya olmasa da, onu bir yerden alıp benimsemeye bakmalılar.

(Yeni Tanrılar)

Melih Cevdet Anday


ALATURKA / Melih Cevdet Anday

31/03/2010

ALATURKA


Çık benim şair tabiatım, çık orta yere
Fakir güzelinden söyle
Hasret ateşinden çal
Çal, söyle benim derdimi sevdalı sesinle.

Hep bilinen şarkılar gibi olsun
Hani, dil-i biçâreden
Sun da içsin yâr elinden
Hani bilinen şarkılardan olsun.

Yeni sözler arama nafile
Derdim yeni olsa anlarım
Gel, hazırından söyle bu akşam
Üzme yetişir, üzme firakınla harabım.

Sonunda ah çekeriz derinden
Kim anlayacak sahiden olduğunu
Sen söyle yalnız
Zülfündedir baht-ı siyâhım bestesini
Dede’den.

Melih Cevdet Anday


TANYERİNİN ÇİFTLİĞİ / Melih Cevdet Anday

15/03/2010

TANYERİNİN ÇİFTLİĞİ


Kovanından arı çıktı
Masmavi atlas üstünde altın tas,
Özgürlüğün için bu acı.

Kovanından arı çıktı
Karanlık ayla yanyana bir elmas
Dolandı hanyayı konyayı

Kovanından arı çıktı
Sapsarı çıktı.

Melih Cevdet Anday


ZAMANLAR / Melih Cevdet Anday

03/03/2010

MELİH CEVDET ANDAY

(1915 – 28 Kasım 2002)

ZAMANLAR

Hepsini gördüm ayrı ayrı,
Kuşların zamanı tunç rengindedir.
Tanrılardır taşın zamanı,
Denizin zamanı ölür dirilir.

Göğü tanıyamadım, yok ki,
Sahipsiz zamanlarla doldurmuşlar,
Ama ordan iner o eski
Ölümsüz sevdaların zamanı kar

Ve havlamayan dev köpekleriyle
İnsanın zamanı… Olmayan
Ama hayalet bir yasemin gibi kokan,
Toprağımız eşelendikçe.


ELİMİ GÖRDÜM / Melih Cevdet Anday

14/02/2010

ELİMİ GÖRDÜM

Su içerken elimi gördüm
Pembe delikli usulca tüylü
Dedim ki merhaba merhaba elim
Böyle kadeh tut çatal tut kalem tut
Sırası geldi mi sakınma
Kılıç tut tüfek tut
Dayan yiğitim aslanım güzelim

Su içerken elimi gördüm
Sessiz sedasız insanca kuru
Sanki Ahmet’in Mehmet’in eli
Merhaba dedim merhaba
Merhaba çalışan eller
Dedim ki elektrik sizinle yanar
Sizinle yürür tren
Sizsiniz dağları devirip
Barajlara suyu getiren
Donatan dünyayı bir uçtan bir uca
Dedim ki tarlalar sizinle yeşil
İnsan sizinle yüce

Su içerken elimi gördüm
Gözsüz kulaksız kendince diri
İnce damarlı mavi mavi
Başparmak keyifle bükük
İşaret rahatça eğri
Yüzüğün hali anlatılmaz
Serçe kendi âleminde

Melih Cevdet Anday


S’imge : ELLER

13/02/2010

S’İMGE : ELLER Sayımızda Türk ve Dünya Edebiyatından Saçilmiş 21 düzyazı ve 27 şiir yer alıyor.


YAĞMUR, GÜL ve ELLER

Yel yapraklarımı savurur,
Dört yanım yağmurla örtülü;
Güz vaktim gerçek ya, ne yağmur!

Kafamda hep bir uykusuzluk
Ve masamda bir düşler gülü,
Gecenin içinde, soyunuk.

Ve bir düşünce arasında
Ellerim; beyaz, boş ve bencil,
Bu gül’le gece arasında,

Kopmuş gidiyor dallarımdan…
Hayır, başımdan yana değil
Uykusuzluğum, ellerimden.

Ahmet Muhip Dıranas


ELLER KOLLAR

Hani Cahit Sıtkı Tarancı
Derdi ki, “Nerde hareket ben orda,”
Supervielle de öldü, unutamadı,
Aklı hep elinde kolunda.

Der ki, bir ölüyü konuşturarak,
Gençliğimde yazdığım şiir:
“Başımı kaşımak, çiçek koparmak,
El sıkmak istiyorum arada bir”

Hafiftir düşün, uçup gidebilir
Bir koku ağırlığı kadar,
Yanlarımda ellerim kollarım var
De ki, onlar bana yetişir.

Melih Cevdet Anday

ELLERİM

Ellerimi severim
On parmağım başak başak,
Ne selamlar gönderdim
Liman liman beş kıtaya,
Her kıtada canımız var, canımız
Ben nasıl sevmem sizi ellerim
Ne omuzlar tuttunuz.

ELLERİN

Ekmek gibi ellerin var
Sıcacık
Seni niçin sevmeyeyim?

Cahit Irgat

SAĞ EL

Sağ elim arslan elim
Her hâli ayrı ayrı
Dillere destan elim
Âlemde senden gayrı
Gerçek dayanak mı var
Yediğim ekmek senden
Sen ev yıkmaz ev yapar
Sensin beni ben eden

Sağ elim arslan elim
Dost için düşman için
Her zaman insan elim
İstemem dert göresin
Sen dünya maceramda
Aşkım sabrım kararım
Gülsem de ağlasam da
Ancak seninle varım

Cahit Sıtkı Tarancı


AŞK ŞARKISI

Ellerini ver, öpeceğim,
Binlerce el içindeyim,
fiu beyaz çizgilerden gideceğim.
Ellerini ver, ellerini…
Seni öldüreceğim.

Gözlerinden gireceğim,
İçinde yer edeceğim.
Sana oradan sesleneceğim;
Ellerini ver, ellerini…
Seni öldüreceğim.

Özdemir Asaf


DÖRTLÜK

Bir elim ekmekte bir elim sende
Bir elim gerçekte bir elim sende
İki el bir baş içinmiş masal
Bir elim gelecekte bir elim sende

Arif Damar


ZAMANLAR / Melih Cevdet Anday

11/02/2010


MELİH CEVDET ANDAY

(1915 – 28 Kasım 2002)

ZAMANLAR

Hepsini gördüm ayrı ayrı,
Kuşların zamanı tunç rengindedir.
Tanrılardır taşın zamanı,
Denizin zamanı ölür dirilir.

Göğü tanıyamadım, yok ki,
Sahipsiz zamanlarla doldurmuşlar,
Ama ordan iner o eski
Ölümsüz sevdaların zamanı kar

Ve havlamayan dev köpekleriyle
İnsanın zamanı… Olmayan
Ama hayalet bir yasemin gibi kokan,
Toprağımız eşelendikçe.


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 197 takipçiye katılın