S’İmge : MUTSUZLUK

29/11/2009

S’İMGE MUTSUZLUK Sayımızda Türk ve Dünya Edebiyatından Seçilmiş 19 düzyazı ve 72 şiir yer alıyor.

ÖMER BEDRETTİN UŞAKLI

(1904 – 1946)

KİMBİLİR

Güneşle beraber söndüğüm akşam
Ağlayacak hangi rüzgâr kimbilir?
Mermer bir heykele döndüğüm akşam
Baş ucumda kimler yanar, kimbilir?

Her yanında yanık bülbüller öten
Bahçelerden bir gün sessiz geçerken,
Tabutumu yeşil dallar içinden
Seyredecek hangi bahar, kimbilir?

“Nerde bizi candan seven o yolcu?
Niçin türküleri aksetmez oldu?”
Diyerek ruhuna çam kokusunu,
Yollayacak hangi dağlar, kimbilir?

O yıl güllerimi kimler derecek?
Bağımda üzümler nasıl erecek?
Bana en son yudum suyu verecek
Hangi pınar, hangi pınar kimbilir?

ZİYA OSMAN SABA

(1910 – 1957)

MESUT OLMAK VARDIR

Mesut olmak vardır,
Allahın her gününde
Gün günden daha musut
Yaşamak yeryüzünde.

Mesut olmak vardır, kardeşim,
Hemen küsme bahtına.
Mesut olmak, insan için,
Ermek muradına.

Bizler içindir şu doğan gün,
Ölüler mezarlarda varmış rahatına.
Daha oturmak vardır bizler için,
Çiçek açmış bir ağacın altına.

Mesut olmak vardır,
– Boşuna didinecek yerde –
Gök senin, rüzgâr senin, dünyalar senin!
Pupa yelken denizlerde.

Mesut olmak vardır,
Seyrettiğin resimlerde.
Kuş cıvıltısı, yaprak hışıltısı
Yemyeşil mevsimlerde.

Mesut olmak vardır,
Doğmuş olmanın adına,
Damağı, gözbebekleri, elleriyle,
Doyasıya, göğe, yere, kadına.

Dertliler, hastalar, evde kalmış kızlar,
Bütün bahtsızlar!
Mesut olmak vardır,
Varmak yaşamanın tadına…

RIFAT ILGAZ

(1911 – 1993)

GİDİŞİNİ ANLATIYORUM

Sen gidiyorsun ya işine yetişmek için
Saçlarını, gözlerini, ellerini
Nelin varsa toplayıp gidiyorsun ya
Her seferinde bir şey unutuyorsun sıcak
Termometrede yükselen çizgi çizgi
Kim bilir nerelerde soğuyorsun

Senin gözbebeklerin var ya kadın kadın gülen
İnsan insan bakan gözbebeklerin
Beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta
Beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder

Ne gelirse onlardan gelir bana
Çalışma gücü yaşama direnci
Mutluluk gibi kazanılması zor
Mutluluk gibi yitirilmesi kolay

Bir açarsın ki mutluyum
Bir kaparsın her şey elimden gitmiş

MELİH CEVDET ANDAY

(1915 – 2002)

KAYIP

Sen ve ben ve mavi perdeden
Tepeleriyle camın rengi

Şurada çıkarmıştın eteğini
Şurada inmiştin geceden

Mutsuzluk için dediğini
O gün nereye koymuştun ki

Şimdi anlat bana bilmeden
Geceyi, görmediğimiz geceyi.

CAHİT KÜLEBİ

(1917 – 1977)

DİKEN

Ne sigaralarda tat kaldı
Ne gönlümü avutur tazeler,
Önümde açık duran tek umut
Kapısı daraldıkça daraldı.

Her gece gökte bir küçük yıldız
Seninleyim diye el eder
Ne onun uzaklığı azalır,
Ne benim içimdeki kederler.

Kırların kokusu bile duyulmuyor,
Yeşeren otların, sararan otların, yanan otların.
Hatıralar kervanlar gibi gitti gider
Yağmuru bile kalmamış bulutların.

Aldatır beni küçük yıldızım,
Atlar gibi soluyarak kanımı içer,
Bir yandan tarlalar yeşerir,
Bir yandan tırpanlar biçer.

Koca gemilerdir bulutlar
Yara yara suları gider.
Yakıp her gece yıldızları
Gemiciler zevk eder.

Bense boyuna yalnız, boyuna derbeder
Yüzer dururum umutsuzluk denizlerinde,
Tepemden turnalar geçer bağırarak
Hatıralar turnalar gibi gitti gider.

Yurdumuzun herhangi iki
Kasabası arasında gezerken
Bir sararmış diken görürseniz
Bilin işte benim o diken.

İLHAN BERK

(1918 – 2008)

AYRIĞIN YÜREĞİ

Sessiz sedasız yaşayan bir ayrık otuydu
Orta Anadolu’da
Kıtlıktan önce.
En küçük bir şeyden coşardı
Mesela bir kuş uçmasın Kızılırmak’a doğru
Köklerine su yürümüş gibi sevinirdi.
Bir bulut geçsin üstünden
Ayrıklıktan çıkardı.
Dünyayı, derdi, dünyayı
Hiçbir şeylere değişmem.

Şimdi yaşamak istemiyor.

CEYHUN ATUF KANSU

(1919 – 1978)

GÜNEY HASTALIĞI

Ben dostum vaktiyle bir güney şehrine gittim,
Yanımda – sevince öyledir! – dünyanın en güzel kızı vardı,
Ama neyleyim ki içimde yine o garip sızı vardı,
Sonunda, o güzel günlerimi berbat ettim.

Eylüldü dostum, aylar içinden Eylüldü,
Ateşi düflmüştü artık hummalı kalbimin,
İyileşmiştim dostum, sonra o akşam üstlerinin
Her saati bir altın yaprak olup döküldü.

Uzanmıştım boylu boyunca güney düşüncesine,
Bilirsin aşk havaları insanı sarhoş eder,
Bir şark› tutturur insan, ezberler gider,
Gariptir, inanır böylece, vurulur kendi nağmesine.

Ben de akıp gidiyordum gökyüzü üstünden,
Bir Güney denizi, bir güney güneşi ki, bilemezsin,
Yalnız olamazsın elbette, orada yalnız olamazsın,
Biz de içiyorduk sarhoş oluyorduk aynı kadehten.

Hâlâ nasıl özlerim bilir misin, bir akşamı her akşam,
Antalya deyince bir portakal düşer,
Ah, bilemezsin hâlâ, o hatıra güneşler,
Yalnızlığının karlı vadisinde dinlenen adam.

Orada güneyde eski bir şehir görmüştün dostum,
Yıkık tiyatrosu kalmıştı, yüzyıllardan yüzyıllara,
Bu şenlik yerinden denize baktıktan sonra,
Demiştim ki: “Ey yitik şehir, sana benziyorum!”

Bilgelik sanacaksın, dinleyince sözlerimi,
Bu şehrin eski haline benzer geçen aşklarımız,
Sonra yıkık duvarlarımızla kalakalırız yapayalnız,
Bu şehirden umduğumuzu alır götürür bir gemi.

Ve oynadığımız, şenlendirdiğimiz o coşkun alan,
Bakakalır, otlar arasından melil mahzun,
Sonra dağlardan bir hava iner gelir, uzun uzun,
Eylül rüzgârını yeniden kokladığımız zaman.

Ah, güney deyince bir yaprak kopar içimden,
Denizlere mi gider bilinmez, bilinmez bir yere gider.
“Gönül şen değil”, feryadınca âhü vah eder,
Toplanmış nice türküler gider peşinden.

Bir ağacı uyur görürseler, uyandırmasınlar,
Güneyde kalmış böyle güzel ağaçlar vardır,
Duldasında bir an dinlendiğimiz o ağaçlardır,
– Herşeyi o ağaçlar bilir dostum, o ağaçlar bilir! –
Biz yaprak misali olduk artık, bize birşey sormasınlar.

ARİF DAMAR

(1925)

KARTACALI YIKINTI

Geçmiyordu bir kartal gölgesi bile kızgın kayalardan
Yerinde kalsın istiyordum yüze vuruyordu
Paslı demirler o, o ezik saçlar
Batık gemilerin deniz diplerini saran umutsuzluğu
Yüze vuruyordu

Hadi gittim
Dönüp dönüp ardıma baktıktan gitmek mi bu
Kırık plâklar bir kış gülü yüze vuruyordu
Bir şey katmaz aşka eklesem birleştirsem biliyorum
Kanatlı balıklar eski çerçeveler yüze vuruyordu

İstesem de birini takamam silindim fotoğraflardan
Yaz kumlarında kurumuş yengeç ayakları
Bir martının ölüsü yüze vuruyordu

Yerinde kalsın
Batık gemilerin deniz diplerini saran umutsuzuğu
Yerinde kalsın istiyordum
Yıkıntıma yıkıntıma vuruyordu

CAN YÜCEL

(1926 – 1999)

GEÇİMSİZLİK

Birine kızıyordu delikanlı:
–Ah! dedi, bi bilsem onun kim olduğunu!

Usluluklar içindeydi kızın gözleri:
–Ya yoksa, dedi, öyle biri? Ya kızacak bişey yoksa. Yol boyunca konuşmadılar artık, kara kara düşünüyordu delikanlı: Ya yoksa öyle biri…Ya kızacak bişey yoksa? Yıllardır su verdiği, üstüne titrediği, biliyordu, o içindeki sevgi, o pırıl pırıl hançer öfkesiz kalırsa paslanacak…

Kızın aklı ütülü çarşaflarda…ertesi sabaha buruşacak…
Öfkesiz… umutsuz… sevgisiz…

AHMED ARİF

(1927 – 1991)

HANİ KURŞUN SIKSAN GEÇMEZ GECEDEN

Yiğit harmanları, yığınaklar,
Kurulmuş çetin dağlarında vatanların.
Dize getirilmiş haydutlar,
Hayınlar amana gelmiş,
Yetim hakkı sorulmuş,
Demdir bu…

Demdir,
Derya dibinde yangınlar,
Kan kesmiş ovalar üstünde Mayıs…
Uçmuş, bir kuştüyü hafifliğinde,
Çelik kadavrası koruganlar’ın.
Ölünmüş, cânım, ölünmüş,
Murad alınmış…

Gelgelelim,
Beter, bize kısmetmiş.
Ölüm, böyle altı okka koymaz adama.
Susmak ve beklemek, müthiş
Genciz, namlu gibi,
Ve çatal yürek,
Barışa, bayrama hasret
Uykulara, derin, kaygısız, rahat,
Otuziki dişimizle gülmeğe,
Doyasıya sevişmeğe, yemeğe…
Kaç yol, ağlamaklı olmuşum geceleri,
Asıl, bizim aramızda güzeldir hasret
Ve asıl biz biliriz kederi.

İçim, bir suskunsa tekin mi ola?
O Malta bıçağı, kınsız, uyanık,
Ve genç bir mısrâdır
Filinta endam…
Neden, neden alnındaki yıkkınlık,

Bakışlarındaki öldüren buğu?
Kaç yol ağlamaklı oluyorum geceleri…
Nasıl da almış aklımış,
Sürmüş, filiz vermiş içimde sevdân,
Dost, düflman söz eder kendi kavlince,
Kınanmak, yiğit başına.
Bu, ne ayıp, ne de yasak,
Öylece bir gerçek, kendi halinde,
Belki, yaşamama sebep…

Evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
Hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
Anlatamam, nasıl ıssız, karanlık…
Ve zehir – zıkkım cıgaram.
Gene bir cehennem var yastığımda,
Gel artık…

TURGUT UYAR

(1927 – 1985)

ACININ TARİHİ

kalın ve karanlık bir çatı merdiveni gibi
giderilmez eksikliğini tanırım onun
suyun bardakta duruşu gibi
bir öfke usul usul büyürken kuytuda
yemyeşil bir çayır görünümündedir
haziran ortasında bir gümüş lüfer
büyülü bir fotoğraf bir gümüş çerçevede
ve evinde hemen hazır bir silâh
böyle kargaşalı günler döneminde
beşer onar koparılan bir takvim sanki
bahara

bunlar güzel şeyler biliyorum
herkes de biliyor kuşkusuz
ama ne kadar güzel ne kadar güzel
serçenin kış günü yemidir
alnı akıtmalı bir atla düğüne gitmek
ayışığı penceresi, bir güzel insan sesi
ama ne kadar güzel
kırda bir oğlak kadar
kışlada bir türkü kadar
rüzgârda kuruyan tülbent kadar
oysa gece tam yarısıdır bir günün
ve daha güçlüdür gündüzden

ben şimdi diyorum ki bir bak şu alanlara
sokaklara köprülere kiremiksiz damlara
taşlara sopalara amanvermez silâhlara
şehir haritasına trafik lâmbasına kan içinde adamlara
kan içinde adamlara
kan umutsuzluktur
ona kendini hazırla
ne kadar yalnız olduğumuzu hep hatırla
açlıkları yoklukları kırımları
-örneğin sensiz olmak ömrümün bir akşamında-
bir bölgeden birine giden orduları uçaklarla
yalanlar ihanetler karmakarışık limanlar
iki şeyin apansız karşı karşıya geldiği dünyada

ben şimdi diyorum ki
buna inanmak gerek
bir susam gibi boyuna sulamak umutsuzluğu
ve direnmek
hep direnmek devam etmek adına

diyorum ki acılığı eksilmesin ağzımızdan
boyuna tükürmek için
boyuna

EDİP CANSEVER

(1928 – 1986)

EYLÜLÜN SESİYLE

Baylar!
Bin dokuz yüz seksen birdeyiz
Karşınızda eylülün sesi
Ağustos çekildi, eylülün sesi
Birazdan konuşacak
“Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar.”

Tepelerde  bulamaçların kahverengi eridiği
Eriyip sarı sarı aktığı bir mevsim
Bir saat gibi işlerken avucumdaki güz çiçeği
Yosunların kapılara usulca
Tırmanıp yerleştiği
Yani eylülün sesi, buysa çok iyi baylar.

Yaz geçti, sözgelimi midyelerden yorulduk
Eni boyu belirsiz bir ıslaklıktan
Upuzun gündüzlerden, sevimsiz otellerden
Eylül ki, sorabilir mi
Hüzünler iç kamaştırıyor, aşklarsa niye yoksul
Bir asfaltın kuru sıcak soğuğundayız
Oysa bir deniz feneri mevsimsiz ölür baylar.

Dahası
Bu düğmesiz giysileri şöylece giymek
Bir boşluğu giyinmek mi olur
Olsun
İşte karşınızda ekimin sesi
Kasımın sesi sonra
Yağmurun eşliğiyle–çocuğunu emziriyor yaz–
Bundan böyle günlerimiz nasıl geçecek baylar.

Her şey o kadar dokunaklı ki
Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen
Dağınık, renksiz, bir mozayık gibiysem
Üstelik yalnızsam bir de – telefonda kuş sesleri –
Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.

Sonra bir kır kahvesi kendini okurken
Masaları toplanmış, bardakları toplanmış
Tam kendini okurken
Derim ki bir semti iyi tanımak kadar
İyi tanımalı dünyayı
Açın radyolarınızı: eylülün sesi
Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar.

Elmalar silik silik kırmızı artık –olsun–
Gözlerimiz tozlanmış, kirli
Gizlisi yok, bu dünyada böyle sıkılmak iyi
Sıkılmak iyi baylar
Biz hazır tuttukça böyle
İçi yangında alev alev
Dışı buz tutmuş kalplerimizi.

GÜLTEN AKIN

(1933)

ACI İÇİN KARŞILAMA

Beyaz mendilde kara düğüm
Acılar bittiği yerde kalır
İncelir gövdesinde kadınların
Hastalıklardan sonra beyazlık
Yürek kara toprağa yönelir

İnsan daha mutlu acılar içinde
Gür kanı daha bir canlı
Sürse ya ne varsa götürmese ya
Biter rüzgârı başın gövdenin
Durulur küçülür yoksullaşır

Beyaz mendilde kara düğüm
Uykudan iyisi yok alın ellerinizi
Tutmuşum tutmamışım
Sevmişim sevmemişim
Şu yaşama şu ölüm
Beyaz mendilde kara düğüm

AYRILAR GEMİSİ

Bunlar en mutlu günleri ayrılığımızın
Yanaşmadan özlemenin limanlarına
Bir uzun hava içinde kendimiz kendimizin
Uzasın dönmenin saçları, çağırma uzasın

CEVAT ÇAPAN

(1933)

TEMMUZ, YILLAR SONRA

………………………Gülten Akın’a, Yaşar Cankoçak’a

Sıcak bir yaz günü, öğleden sonra,
eflatun dağların dibinde,
o sessiz arka bahçelerin birinde,
gölgesinde eriğin, şeftalinin, kaysının
fıskiyeyle oynuyor bir çocuk.
Gece kuşları yuvalarında daha.
Uzaklardaki çocuklarımızı, torunlarımızı
konuşuyoruz,
hangi pencereyi açsak bir görüp bir gözden
yitirdiğimiz.
Kim bilir nerdeler, ne yapıyorlardır şimdi?
Hem özlem, hem kavuşma bizimkisi.
Çay içiyoruz
mutlu bir sessizlik içinde.

METİN ALTIOK

(1941 – 1993)

KİRACIYIM BİR ACIYA

Sen ey kendiyle yetinen;
Fosforun yeri gece.
Ne yapar gecesiz ateşböceği?
Belki anlamsız ve delice
Kumrunun inanılmaz yuvası
Bir direğin tepesinde.
Ama boşluktur biraz da
Bir kuşu  biçimleyen.
Bence böyle seni bilmem.

Sen ey kendiyle yetinen;
Ne derlerse desinler
Su eğimine gidecek.
San şaraba banılmış ekmek;
Deltasıyız bütün sözlerin
Ve söz sonunda bak nasıl
Senle bana gelecek.

Sen yarım kalmış bir aşkın
Kaçınılmaz sürgünü,
Katlanan göğsündeki kayaya.
Sen orda şimdi bir hüznü köpürt,
Ben bir çocuğa su vereyim burda.
Ben ki kiracıyım bir acıya.

Sen imzalarsın sabah akşam
Defterini bensizliğin,
Bense kanla öderim
Kirasını kaldığım evin.
Bir takvimi tersten açardık
Eğer isteseydin.

Sen ey kendiyle yetinen;
Artık suyumuz bulanık,
Bir güneş bile olsa sonunda
Yolumuz kırık, önümüz karanlık
Ve ağır tuğrası alnımızda
Padişah yalnızlığın
Ama yine de umudumuz kalabal›k.

ENİS BATUR

(1952)

FUGUE VII

Başka birinin yazdığı senaryoda

Sonra uzun bir sessizlik girdi araya.
İkisi de hareket etmiyordu, kadın
arasıra kalkıp müziği değiştiriyordu
bir tek. Kavgacı gençliği geçiyordu
gözünün önünden adamın, öfkeli
kırgınlıkları, örtünme dönemleri
ve ditlenme günleri – birikmiş
susuzluklar, yıkılmış iskambil kuleleri,
kaybolan arkadaşları : Yoldan çıkanlar,
bambaşka yollara girenler, yolda ölüp
gidenler. Hepsinin arasında biriki andı
parıldayan : Belki beklenmedik bir mola,
belki de sürgünde açmış bir parantez
çiçeği. “Hepsi bu”, diye düşünüyordu :
“Kendi yangınımızı kendimiz mi söndürdük hep?”.

Bilmiyordu ki : Çoktandır kadının bakışları
yüzünden geçen her dalgayı okuyordu.
Kaldırdı başını ve gözgöze gelince
kalem kırd› : “Başka birinin yazdığı
senaryoda oynamak istemedim ben”.

HAYDAR ERGÜLEN

(1956)

BOYNUM, ISSIZ BİR YURT GİBİ

suyum yok ey gecenin meleği nice susadım
– sus yazıcı ırmak senin içinde
yüreğinden çok su içtin kanmadın

sesim yok ey ulular ulusu konuşmayı özledim
– ey sözünü boğan dilsiz
yeryüzünü sustun ıssız yurda çevirdin

ışığım yok ey boşluğun bekçisi çok acıyor gözlerim
– kendi kandilini göremeyen kör
içine yanan mumlara pervane oldun

bedenim yok ey ay yapıcısa kadınıma gideyim
– unut seni dirilten yasak sevişmeleri
bundan geri suya dönüştü tenin

şiirim yok ey güzel harf defterime yazayım
– var git oğlan sürgün ol kâlp ülkesine
kalemi boynuna kırmışlar senin


S’imge : OKUMAK

25/11/2009

S’imge seçkimizin OKUMAK sayısında Türk ve Dünya edebiyatından seçilmiş 26 düzyazı ile 51 şiir yer alıyor.

Genç insanları yaşlarına göre olgunlaştıran ve yaşlıları gençleştiren şey içtenlikle söyleyelim ki, okumaya duydukları derin sevgidir.   (LİCHTENBERG)

OKUYUCULARIMA

Size, ey bilmediğim, görmediğim okuyucular,
Size ithâf ile neşreyliyorum bunları ben.
Adayıp sizlere; hem çünkü niçin saklayayım
O sizin görmediğim, bilmediğim gözleriniz
Şi’rimin sayfalarında gezinirken lutfen
Belki bir noktada birden durarak, sessizce
Gösterişsiz iki üç damlacık ağlar… ben hep
Bu ümidiyle hayatın yaşayıp gitmedeyim.

İki üç damla gönülden… bu teselli yetişir;
Şu bunaltırca becelleşmede tüm kırgınlık,
Çileler, tüm acılıklarla geçen günlerimin
İki üç damladır ancak silecek şey yasını.
Siz ki en doğru gören bir göz olan vicdanla
Taa uzaktan bana bakmaktasınız, ilginsiz
Size şükranlarımın armağanından… ne güzel
Ve ne içten o bakış şi’rime sessiz sessiz!

Hepsi bunlar, bu yazılmış, unutulmuş şeyler
Hep o içtenliğe tutkun olarak toplanıyor;
Kim bilir, belki içinden biri bir derdinizi
– Öyle, hep dertleriniz; çünkü kederden yoksun
Yaşayan yok… buna katlanmada bîçâre kişi! –
Yansıtan bir küçücük ayna ne olur; en üstün
Yaşayanlar bile duysunmada en hor, düşkün
Yaşayanlar gibidir… aynı çamurdan bu yığın!

Tevfik FİKRET

(Dil içi çeviri: A.Muhip Dıranas)

ÇAKIL TAŞLARI

Biliyorsun ki kâri’, kalbin derinlikleri
Damla damla biriken gizli gözyafllarıdır.
Kudretimin oradan çıkarabildikleri,
Hâlis inci yerine, bu çakıl taşlarıdır.

Görüyorsun, nihâyet, çakıl taşları sende,
İncilerse şâirin kendi kalbinde kaldı.
Fakat şunu anla ki o, çakıl bulurken de,
İnci araştırmadan duyulan zevki aldı.

Necmettin Halil ONAN

MASAYLA KİTAP

Bir kitap duruyor masada
Çok eski bir kitap masada
Oysa bir sevginin üstünde kitap
Eski günlerden kalma masada

Odaya vuran güneş
Bir çivi yazısı masada

Evin duvarları beyaz
Damı kırmızı
İçinde bir kitap duruyor
Bir sevginin üstünde masada.

Oktay RİFAT

KİTAPLAR ARASINDAKİ ÇİÇEKLER

Bıraktın bir hatıralar yığınında beni de yavrum;
Ki sevgim verdi sana bir koku gibi bütün dünyasını.
Ve ben bu sabah vaktinde iyice hissediyorum,
Bir kitap arasına bırakılmış çiçeklerin yasını.

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

RAHATI KAÇAN AĞAÇ

Tanıdığım bir ağaç var
Etlik bağlarına yakın
Saadetin adını bile duymamış
Tanrının işine bakın.

Geceyi gündüzü biliyor
Dört mevsimi, rüzgârı, karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı.

Ona bir kitap vereceğim
Rahatını kaçırmak için
Bir öğrenegörsün aşkı
Ağacı o vakit seyredin.

Melih Cevdet ANDAY

KİTAPLAR

kitaplar da bizim gibi
doğuyorlar büyüyorlar ölüyorlar
doğan ölür bir gün elbet
ne kuşku

ne var ki öyle değil kazın ayağı
öyle değil işte kurdun kuyruğu
bizler nasıl doğuyorsak
nasıl büyümüyorsak / nasıl ölmüyorsak
kendi toprağımızda
kitaplar da bizim gibi
yakılıp gidiyorlar düşman ellerde
doymadan gençliklerine / yaşamlarına

okuduk bunları ta ilkokul kitaplarında
okuduk bunları tarih belgelerinde
ve yaşadık bunları acılı günlerimizde

üşüttüler karakışta
yak dediler kitabı
yak dediler kitabı
yaktık ısındık
kömürler yattı yerde
madenler yattı yerde
sular öylece aktı
güneş baktı öylece
en eski penceresinden

nerden nere gelmişiz biz
kim söyler
söylemek bir şey değil elbet
kim kalkar tanık olur
bu korkunç cinayete

beyin sığmaz olmuş kafatasına
öfke sığmaz olmuş cankafesine
peki ama nerde o kuş?

Hasan HÜSEYİN

KİTAPLARDA ÖLMEK

Adı, soyadı
Açılır parantez
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
Kapanır parantez

O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.

Ya sayfa altında, ya da az ilerde
Eserleri, ne zaman basıldığı
Kısa, uzun bir liste
Kitap adları
Can çekişen kuşlar gibi elinizde.

Parantezin içindeki çizgi
Ne varsa orda
Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
Ne varsa orda.

O şimdi kitaplarda
Bir çizgilik yerde hapis,
Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,
Öldürebilirsiniz.

Behçet NECATİGİL

KİTAP, MENEKŞE, TIRNAK

Bahçede şezlonga uzunmış
Kitap okuyan adam
Kaldırıyor arada başını kitaptan
Bir lastik hortumunun ışıldadığı tarhtaki
Menekşenin M’sine bakıyor yalnız -günün kapı aralığı mavidir-
O menekşe ki çiçek kavramından kurtulduğu için var
Adam ki sevgi kavramından kaçtığı için mutlu
Denizin bir adam boyu üstü gibi erinçli bir de.

Şiirin bir gölgesi olmalıydı eylül -diyebilirdi-
Şiir okumam ki diyor karısı
Sırtını duvara dayamış, gökteki bir uçağın yaldızlı
İzine bakıyor-yüzünde birbirine benzemeyen üç ayrı uzaklık-
Ekliyor: biraz daha kessem tırnaklarımı
Güz benim olacak.

Kitaba dalıyor adam
Küçük bir ot koparıyor kadın
Ben buradan göremiyorum, masamdan, otun cinsini yani
İyi günler diliyorum onlara, uzaktan
Ve yalnızlığa değgin çok şey biliyorum.

Adamın elindeki kitap benim kitabım
Okuduğu şiir de işte bu okuduğunuz şiir.

Edip CANSEVER

ASILACAK KİTAP

Bana bak deli kitap
Aç kulağını da dinle
İnme raftan aşağı
Aklını başına topla artık
Otur oturduğun yerde

Ekmeğine karanlğk sür
Işıktan söz etme sakın
Özgürlüğü alma ağzına
Sömürüden ne istersin
Sana ne insan haklarından
Sen insan değilsin kitap

Uslu durmazsan eğer
Uyandırırsan insanları
Bakmam gözünün yaşına
Kulağından tuttuğum gibi
Veririm devlet ağaya
Eylül Paşaya seni

Sorguya çekilirsin
Elektrik verirler
Cop sokarlar orana
Asarlar seni kitap
Cayır cayır yakarlar
Mahkeme kararıyla

Gel etme eyleme
Söz dinle deli kitap
Doğduğuna pişman olursun
Sonra söylemedi deme

Ali YÜCE

BİR ARDIÇKUŞU AKASYA AĞACINDA

O yaz,
bol bol roman okudum,
denize girdim kimsesiz kumsallarda;
rüzgârların, balıkların adlarını öğrendim.
Nice cümlelerin altlarını çizdim
kırmızı kalemimle.
Örneğin,
“Asker dolu bir tren tarihi değiştirebilir.”
Sonra gene aynı kitaptan,
“Bir ardıçkuşu şakımaya başladı akasya ağacında.”
Geceleri,
sararan otların üzerine uzanıp
bir açıkhava sineması seyrettim
gökteki yıldızlardan
ve altını çizdiğim cümlelerle konuşturdum onları.
uzaktan bir çağlayanın sesi karışıyordu
yıldızların mırıltılarına.
Gene de duyabiliyordum Adil Nuşiran’›n huzurunda
hayat denilen bu acılar denizinde
en acımasız dalganın ne olduğu konusunu tartışan
üç bilge kişiyi.
Odama çekilip yatmadan önce,
tarihi değiştirebilecek asker dolu o trenin
hızla geçtiğini duydum,
sonra da
akasya ağacında şakımaya başlayan ardıçkuşunu.

Karşıda Midilli,
denizin ötesinde, sessiz.
Bu sessizlik sanki
o sevdalı kadının
bin kulaklı geceye fırlattığı çığlık
binlerce yıl önce

Cevat ÇAPAN

KONYAK KİTAP VE KAHVE

Tenha bir eylül bahçesinde
Bir bardak konyak, kitap ve kahve
Otururken dalmış kendi kendime,
Güz rüzgârı geçiyor kitabımın içinden
Ot kokan nefesiyle.

Hızla çevirerek sayfalarını
Savuruyor bütün harfleri
Gözlerimin önünde,
Koparıp kimbilir hangi sözlerden
İrili ufaklı belki binlerce.

Telâşla kapatıyorum kapağını kitabın
Bastırıp üstüne elimle.
Bakıyorum her şey yerliyerinde;
Tenha bir eylül bahçesinde
Bir bardak konyak, kitap ve kahve.

Metin ALTIOK


BABAM VE KİTAP

Unutulmuş kitapların
Raftaki sızısıydı
Yazın yağan karların
Babamdı yansıması

Kendini gösterir bahçe:
“Kötülük Çiçekleri”
Okunur içimizde
Açınca benzerleri

Onda “Çocuk ve Allah”
Bende “Ahşap Anahtar”
Ona dünya bir oda
Bana çelik kapılar

Abdülkadir BUDAK


KIYAMET SURESİ

X, 8-9

Git, meleğin tuttuğu kitabı al
ve yut onu: Ağzında bal tadı
bırakacak önce, içinde ağrılar,
kıvranacaksın sana yerleşen
harfler, heceler, cümlelerle –
geçmişse hakikat kanına, tohum
tutmuşsa organlarında: Gövden
için yepyeni bir çekirdek, acı
bir meyve, sarmaşık ve sürekli
bir yükseliş: Hayat böyle erir,
yavaş yavaş açılır önündeki
siyah üstüne siyah ufuktan
daha da siyah ötesi: Git,
meleğn tuttuğu kitabı tut.

Enis BATUR


“Yeni Bir Dünya” ve “Sevincin Yarısı” / Melih Cevdet ANDAY

16/11/2009

melihcev

YENİ BİR DÜNYA

Dünyada geçirdim çocukluğumu
İnsanlardan eşya yaparlar
Kırmızı bir orman iki boyutlu
Kendi başına yağardı kar.

Gör ki, öldüğümde bilemedim,
Elimde bunca sözcük kaldı.
Nerde geçecek benim erginliğim
Bu dünya bir daha olmalı.

Bir dünya daha olmalı, burada
Bir yerde, o kadar yakın ki,
Seslensem duyulacak belki,
Belki başladım onu yaşamaya.

SEVİNCİN YARISI

Kuşlar yağmur yağdırır da
Yağmur güneşe vururdu ya
Ben sana gelirdim

Sevincin yarısı ağzımda
Zambağa birikir sabahlar
Ovalar atlara binerdi

Kulesine koşuşunca deniz
Cebimde geceden yıldızlar
Arılarla ballarla kanımda

Yüreğim avuç olurdu da
Sonra çeşme de olurdu ya
Mutsuz dönüşler ayında

Ben sana gelirdim

Melih Cevdet ANDAY


MİNİ MİNİ ŞİİRLER ANTOLOJİSİ

10/11/2009

minimini1

MİNİ MİNİ ŞİİRLER

SUNU

aşk kuşu’nun karanlıkta kanayışı niyedir
şiir-kuşun uçuşuna eşlik etsin diyedir

Ahmet NECDET

PARSEL

Girdim yarin bahçesine
Parsellenmiş

Erdoğan TOKMAKÇIOĞLU

DOKUNMATİK

Görmüyor musun
Su içiyorum
Şiir yazıyorum
Ne dokunuyorsun

Can YÜCEL


HAYDAR HAYDAR

Bir durak börtü böcek
Çıplanmış tarlalarda
Hişt hişt Sait Faik

Salâh BİRSEL

MERAK

İçimde bir merak bir merak
Ölümümden bir ay sonra bir güncük yaşamak
Ve dostu düşmanı
Suçüstü yakalamak

Aziz NESİN

KEHANET 1985

Lokman Şair senin hayatın
Yedi kırlangıcın hayatı kadar
Altısını ardı ardına yaşadın
Bir kırlangıcın daha var

Cemal SÜREYA

AĞIR İŞÇİ

En ağır işçi benim
Gün 24 saat
Seni düşünüyorum

Ümit YAŞAR

İKİ DOĞRU

Ana
Çocuğu somutlar
Anadil
Çocuğun kişiliğini.

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

İLLET

Sayın baylar bayanlar
Ayıptır söylemesi
Bende
Vatan aşkı var.

Halim ŞEFİK

ÇİÇEKLE KONUŞMA

Artık ne pencerem var seni koyacak
Ne masam,
Sevgilim de yok bu şehirde
Çiçek seni alıp ne yapsam?

Cahit KÜLEBİ

KADEH

Burası dalyan kahvesi
Ortalık süt mavisi
Apostol bu ne biçim meyhane
Tabağımda bir bulut
Kadehimde gökyüzü

Oktay RİFAT

YAĞMUR

Birden serçelerle indi yağmur
Hangisi serçe
Hangisi yağmur

Melih Cevdet ANDAY

MARİFET

Suya dokunmazmış
Sabuna dokunmazmış
Pise bak

Celal VARDAR

BAŞLANGIÇ

Doğanın bana verdiği bu ödülden
Çıldırıp yitmemek için
İki insan gibi kaldım
Birbiriyle konuşan iki insan.

Edip CANSEVER

BOYNUMUN BORCU

Leman Hanım
Size bir şiir borcum vardı ya
İşte onu ödüyorum.

Metin ELOĞLU


S’İMGE : UMUT

01/11/2009

umut

UMUT sayımızda seçilmiş 20 düzyazı ve 53 şiir yer alıyor.

BAŞKA YARINLAR

Bugün yüzünde bir başka güzellik var senin,
bugün dudağında başka bir tad var,
boyunda başka bir yücelik.
Bugün kırmızı gülün bir başka daldan.

Ayın gökyüzüne bugün sığmamış.
Göklere benzeyen göğsün bugün daha geniş.
Hangi yanından kalktın bu sabah, söyle,
bir başka kavga var dünyada senin yüzünden,
dünyada bir başka gidiş.

Biz senin gözlerinden gördük
arslanlara meydan okuyan o ceylanı,
Başka bir ovası var o ceylanın bugün
iki cihandan da dışarı.

Seven insanın ayağı mı yok,
işte ona ölümsüzlük kanadı.
Yukarlarda onunla uçar gider.

Gözlerinin denizinde onu arama.
O inci bir başka denizde.

Bakarsın bugün sever bu yürek,
yarın sevilir bakarsın.

Yüreğimin özünde başka yarınlar var.

Mevlânâ

(Türkçesi: A. Kadir)


UMUT UZUN

Avuçta taze gül, mahcup azıcık…
Sitem rüzgârıyla darmadağınık…
Ne umutlar besliyordu gönlünde!
Umut uzun, ömür kısa ne yazık!

BARİ ŞU GENÇLERE

Önümden geçen her selvi boyluya
Bakarken gözümden yaşlar damlaya..
Değil mi ki gençlik gitti de gelmez…
Bari şu gençlere yâr olsun dünya!

SÂDÎ

(Türkçesi: Kenan Sarıalioğlu)

UMUT

İşler atom reaktörleri, işler,
yapma aylar geçer güneş doğarken
ve güneş doğarken çöp kamyonları,
ölüleri toplar kaldırımlardan,
işsiz ölüleri, aç ölüleri.

İşler atom reaktörleri, işler.
yapma aylar geçer güneş doğarken,
ve güneş doğarken köylü aile,

erkek, kadın, eşek ve karasaban,
saban koşulu eşekle kadın,
toprağı sürerler. Toprak bir avuç…

İşler, atom reaktörleri, işler.
yapma aylar geçer güneş doğarken
ve güneş doğarken ölür bir çocuk,
bir Japon çocuğu Hiroşima’da,
on iki yaşında ve numaralı
ve ne boğmacadan ne menenjitten,
ölür bin dokuzyüz elli sekizde.
Ölür bir japoncuk Hiroşima’da
dokuz yüz kırk beşte doğduğu için.

İşler, atom reaktörleri, işler,
yapma aylar geçer güneş doğarken
ve güneş doğarken tombul bir adam
yatağından çıkar, dalgın giyinir:
“Bugün kimi kime gammazlamalı?
Âmirin gözüne nasıl girmeli?”

İşler, atom reaktörleri, işler,
yapma aylar geçer güneş doğarken
ve güneş doğarken, zenci şoförü
ağaca asarlar yol kıyısında,
gazyağına bulayarak yakarlar,
sonra kimi kahve içmeye gider,
kimi saç tıraşı olur berberde,
kimi dükkanını açar erkenden,
kimi genç kızını öper alnından.

İşler, atom reaktörleri, işler,
yapma aylar geçer güneş doğarken
ve güneş doğarken mahpus kadını,
kolları masaya bağlı sırtüstü,
çıplak memeleri al kan içinde,
sorguya çekerler bir bodrumda.
Sorguya çekenler cigara içer,
biri yirmisinde, altmışlık biri,
gömlekleri terli, kollar sıvalı
ve kum torbaları, elektrodlar.

İşler, atom reaktörleri, işler,
yapma aylar geçer güneş doğarken
ve güneşdoğarken gülyaprağına,
uçak alanından sessiz pilotlar
‘H’ bombası yükler tepkililere.
Ve güneş doğarken, güneş doğarken
otomatik silahlarla biçilir
üniversitelilerle işçiler
akasya ağaçları bulvarın,
pencereler, balkondaki saksılar.
Ve güneş doğarken devlet adamı
konağına döner bir ziyafetten.
Ve güneş doğarken kuşlar ötüşür.
ve güneş doğarken, güneş doğarken
genç bir ana bebesini emzirir.

İşler, atom reaktörleri, işler,
yapma aylar geçer güneş doğarken
ve güneş doğarken ben bir geceyi,
bir uzun geceyi gene uykusuz
ağrılar içinde geçirmişimdir.
Düşünmüşüm hasretliği, ölümü,
seni, memleketi düşünmüşümdür,
seni, memleketi ve dünyamızı.

İşler, atom reaktörleri, işler,
yapma aylar geçer güneş doğarken
ve güneş doğarken hiç umut yok mu?
umut umut umut,
…………………umut insanda.

Nâzım HİKMET

HELE BİR BAŞLASIN

Hele bir başlasın ılık yaz yağmurları, içimdeki çocuk!
Hele bir kanatlansın ufuklar,
Hele bir içini çeksin orman,
Hele bir kere güneşler yansın,
Kertenkeleler üşümesin,
Hele bir kere toprak kansın,
Mevsim demlensin,
Hele bir ballansın böğürtlen dikenleri!
Gelincikler bedava,
Gökler sahipsiz
Bahçeler zilzurna..
Hele bir başlasın ılık yaz yağmurları, içimdeki çocuk!
Dudaklarında kalın kabuklu bir portakal kokusu,
Tabanlarında, kınalı keklikleri bol dağların rüzgârı karıncalansın..
Hele bir kere dallarda sallansın,
İri kalçaları şeftalilerin;
Hele bir duyulsun uzaktan
Yaylı çıngırakları
Yıldızlar seslensin,
Hele bir armut ağacı temmuzu yüklensin,
Hele bir kerrecik daha yalınayak yere değsin içimdeki çocuk…

Bedri Rahmi EYÜBOĞLU


SON SÖZ

Bogazından lıkır lıkır gecen
Su suyun kıymetini bil
Nedir ki bu mavilik deme
Pencereden gorebildiğin kadar
Göğün kıymetini bil
Kıymetini bil çiçek açmış bademin
Güneşli odanın çamurlu sokağın
Beyazın siyahın yeşilin
Pembenin kıymetini bil
Dirilik öyle bir sey yürekte
Sevinçle çırpınır
Kavak yelleri eser insanın başında
İnsanoğlu kızar öfkelenir savaşır
Halk için girişilen savaşta
O korkulu sevincin
Öfkenin kıymetini bil
Bil ki bu
Budur işte
Günes yalnız dirileri ısıtır
Güneşin kıymetini bil.

Oktay RİFAT

TOHUM

Dörtnala haberci ilkyazdan
Aşağıdan inceden beyazdan
Dumanı tüten sıcak tohum
Dolan kara toprağı dolan
Ulaş yeryüzüne ak tohum

Hay gücüne kurban olduğum
Dağ taş dinlemezim hey aman
Göster o gül yüzünü göster
Önce yeşil yeşil bak tohum
Sonra sarı sarı gülüver

Donansın donansın daneler
Kız oğlan kız, alaca kına
Tarlalar sebil tek bedava
Ver güzelim ver yiğitim ver
Pir aşkına fakir aşkına

Anladım farkı neden sonra
Tohumdan başka şeymiş bitki
Bu küçük deli fişekteki
Ne ki? Ağaç mı allı pullu
Yoksa ayrık mı, başak mı ki?

Kim bilecek… kapalı kutu
Ama bulut, yağmur bulutu
Gelir kararır nerdeyse
Tohum altta nefes nefese
Kulağı gök gürültüsünde.

Melih Cevdet ANDAY

UMUT YAPRAKLARI

Öyle bir ilkyaz ol ki korkut yaprakları,
Öyle bir son yaz ol ki tut yaprakları,
Sararıp dökülürken güz rüzgarlarında
Ardında savrulsunlar, unut yaprakları.
Sevinçlerinde onlar vardı, hüzünlerinde onlar
Seninle yeşerdiler, seninle soldular..
Olsunlar senden sonra da umut yaprakları.

Özdemir ASAF


YAŞAMA SEVİNCİ

Bütün güzel kadınlarını bu dünyanın
…….sevdim, diyebildiğim zaman
Bütün kentlerini gezdim, denizlerine girdim
Ve artık bir tek taş kalmadı tanımadığım,
…….bir tek yüz, bir tek yer adı
Söylenecek bütün sözleri dinledim ve söyledim
…….bütün söyleyeceklerimi
Acının bütün uçurumlarına indim ve çıktım
…….sevincin bütün dağlarına
Bütün çiçekleri kokladım ve kopardım
…….bütün meyveleri dallarından
Ismarladığım yağmur, savrulmadığım yel
…….kalmadı…

Bütün haklı kavgalarında dünyanın
…….dövüştüm, diyebildiğim zaman
Okudum bütün kitapları, bütün şiirleri yazdım
Ve topladım bütün dillerin en güzel sözlerini,
…….sıraladım tek bir sözlükte
Bütün mayınları, bütün dikenli telleri
…….ayıkladım sınırlardan
Ve bir tek zorba çıkmadı önüme.
Bu dünyada acı çeken tek bir insan yoktur,
…….diyebildiğim zaman
İşte o zaman ölebilirim.

Toprağımda bir çığlık olur da büyür
…….yaşama sevincim…

Ahmet ERHAN


Aşk Defteri : 2

29/10/2009

ASKdeft

ANI

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

Neredeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma

Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken bu dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.

Melih Cevdet ANDAY


TELEFON

Gözlerin var ya çekik kara kara
Önce gözlerindi bacakların omuzun
Damalı örtüde bir kase çorba gibi
Buğulu bir lezzetti karı-kocalık
Şimdi bir çınar yetişiyor içimde
Bir şarkı söyleniyor uzun uzun
Hürriyetin rüzgarlı bayrağı oldu
Bize zaten aydınlığı sevdamızın

Aman dayanamazsam ne etmeli
Bütün pencereler üstlerine açık
Kimler soyar çocukları kimler örter
Biri onbir yaşında öteki küçük
Ya anne diye bağırırsa uykusunda
Belki korkmuş belki de susamıştır
Geceleri su içmeye alışık
Çorap öyle mi giyilir, don öyle mi bağlanır
Gömleği bir tuhaf sarkıyor arkasında

Çocuklara bakma dayanırım
Gide gide çoğaldım ben halkım artık
Dağ taş kalabalık kalabalık
Satar mıyım onları onlar da çocuklarım
Ben kadınım çocuklarımla varım
Telefon nafele açmam seni
Söylemez dillerim yarınla bağılı
Tutmaz parmaklarım kocamdan belli
Telefon benimki de analık

Çocuklara bakma dayanırım
Sevgiydim önce bir çeşit incelik
Şimdi ise işe yarıyorum kaba saba
Tuzlu bir deniz kokusu havada
Benimle başladı bu müthiş tazelik
Benimle yaklaştı güzel günler
O günlerin eşiğinde beni hatırlayın
Hatırlayın onların vahşetini
Her telefon çalışta kesik kesik

Oktay RİFAT

* Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat bu şiirlerini 19 Haziran 1953’te Amerika’da idam edilen Julius ve Ethel ROSENBERG için yazdı.


S’imge : GÜLMECE

22/10/2009

gülmece

GÜLMECE Sayımızda Seçilmiş 22 Düzyazı, 63 şiir yer alıyor.

Martialis (M.S. 1. yy.)

BİZİM AKERRA

Akşamdan kalmış, derlerse inanma!
Bizim Akerra sabaha dek içer.

SUSMUŞ BİR OZAN’A

Uzun buluyorsun şiirlerimi!
Ya sen,Veloks, hiçbir şey yazmıyorsun,
Bu kadarı da çok kısa a canım!

ASTARI YÜZÜNDEN

Yargıç para ister, avukat para;
İyisi mi Sekstus, borcunu öde.

KAPLICA’DA

O suyu kirletmeye kıçın yetmez,
Kafanı daldır, Zoilus, kafanı!

NE ÇIKARDI

Gelmiş geçmiş kadınların en güzeli!
Gelmiş geçmiş kadınların en kötüsü!
Ya daha az güzel, ya daha az kötü
Olsaydın, ne çıkardı sanki, Katulla!

(Türkçesi: Oktay Rifat)


Jaques Prevert
(Fransa, 1900 – 1977)

SERBEST MAHALLE

Asker kasketimi kafese
Kuşu başıma koyup çıktım
Ne o? dedi kumandan sokakta
Selam vermek yok mu artık?
Hayır, dedi kuş;
Selam vermek yok artık.
Ben var sanıyordum da.
Zararı yok, dedi kuş,
İnsan dediğin yanılabilir.

(Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu)


DALGIN ÖLÜ

Dün güzel bir kadın geçti
Kabrimin yakınından.
Doya doya seyrettim
Gün hazinesi bacaklarını,
Gecemi altüst eden.
Söylesem inanmazsınız,
Kalkıp verecek oldum
Düşürünce mendilini;
Öldüğümü unutmuşum.

Cahit Sıtkı TARANCI

RAHATI KAÇAN AĞAÇ

Tanıdığım bir ağaç var
Etlik bağlarına yakın
Saadetin adını bile duymamış
Tanrının işine bakın.

Geceyi gündüzü biliyor
Dört mevsimi, rüzgarı, karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı.

Ona bir kitap vereceğim
Rahatını kaçırmak için
Bir öğrenegörsün aşkı
Ağacı o vakit seyredin

Melih Cevdet ANDAY


MARİFET

Suya dokunmazmış
Sabuna dokunmazmış
Pise bak.

Celâl VARDAR

UZUN EV

Ben bir masum kız idim
Yandaki odada bir karı koca
Çok da inceydi duvar
Gece uyumaz idim

Yandaki odada
Gülüşler, fısıltılar
Ablam idi kadın, erkek eniştem idi
Çok da inceydi duvar

Önce anlamaz idim
Büyüdüm çabuk
Entarim dar eğnime
Kollarım çürük.

Behçet NECATİGİL

LALELİ

Lalelim
Lalelide oturur
Laleli, lale kokar lalelimden

Laleliden geçilir
LALELİMDEN GEÇİLMEZ!

Orhon Murat ARIBURNU

DUVARA ASTIĞIM

Ölünceye kadar seni bekleyecekmiş,
Sersem.
Ben seni beklerken ölmem ki..
Beklersem.

SAYGI

Sana güzel deyorlar
Sakın olma.

Özdemir ASAF

KİBAR HIRSIZIN TÜRKÜSÜ

Anamın ipiyle indim gökdelen damınızdan
Kelebek gibi girdim kelebek camınızdan
Taksinize mülkünüze dairenize…
Heceleyerek üzerinde ayak ve el uçlarımın
Belledim seyyarenizi ve kelimelerinizi…
Gözlerinize baktım, mukaddes ciltlerinize, büfelerinize
Vesairenize…
Şiir fenerimle de baktım, son çığlık!
Aşk yokmuş sizde beş paralık!
Gidiyorum ben boşçakallar
Sıçmışım ortalık yerinize
Kıçımın fosforuyla aydınlanın siz artık

Can YÜCEL

ARZ-I HAL

Ben de günahkar kullarındanım Allahım…
Bir “Kulhuvallahi” bilirim dualardan,
Bir de “Yarabbi şükür” demeyi doyunca,
Bir kere oruç tutmam ramazan boyunca,
Ama çekmediğim kalmadı sevdalardan.
Ben de günahkar kullarındanım Allahım!…

Benim gibi kulun çok dünyada, Allahım!…
Eğer bilmiyorsan işte, haberin olsun.
Ekmek derdi, aşk derdi unutturdu seni.
İnsan hatırlamıyor dün ne yediğini.
Zaten yediğimiz ne ki hatırda dursun.
Benim gibi kulun çok dünyada, Allahım!…

Yazdıklarıma sakın darılma Allahım!…
Meleklerin sana bunları söylemezler.
Artık, pek yarattığın gibi değil dünya
İnsanlar hem sabuna karıştı, hem suya:
Ne olursun hoşuna gitmediyse eğer,
Yazdıklarıma sakın darılma Allahım!…

Sana bir şey soracağım, affet, Allahım!…
Beş vakit kızlar doluyor camilerine,
Beyaz yaşmaklı, beyaz tenli masum kızlar…
Benim bir defa görüşte yüreğim sızlar;
Sen tutulmadın mı, içlerinden birine?
Sana bir şey soracağım, affet, Allahım!…

İşte insanlar bu minval üzre, Allahım!…
Kıt kanaat sere serpe yollar boyunca
Sen, bizim için hala o ezeli sırsın.
Sen de, bizi bilmiş olsan, başkalaşırsın…
Herkesin kederi, gailesi boyunca.
İşte insanlar bu minval üzre, Allahım!…

Turgut UYAR


KANTO

Ben nerde bir çift göz gördümse
Tuttum onu güzelce sana tamamladım
Sen binlerce yaşayasın diye yaptım bunu
Bir bunun için yaptım
-Garson bira getir
Garsonun adı Barba

Ben nereye gittimse bütün zulumlardı
Bütün açlıklardı kavgalardı gördüğüm
Kötülüklerin büsbütün egemen olduğu
Namussuz bir çağ bu biliyorsun
-Garson rakı getir
Garsonun adı Hakkı

Sen belki de bir resimsin ne haber
Kırmızı bir Beykoz’un yanında duruyorsun
Yapın bir de ağaç yapmış yanına
Dallarına konsun diye kelimelerin
-Garson şarap getir
Garsonun hali harap

Cemal SÜREYA

HAVA DURUMU

yarın yine ülkemiz
yalkanlardan gelen
yoğun soydaş akımına
Uğrayacak.

Doğu anadolu bölgemiz
Parçalı eşkiyalı, köy
Basmalı ve yer yer
Er şehitli olacak.

Hafta sonu beklenilen
En yüksek enflasyon
%70’lerin üzerinde
olacak..

Metin ÜSTÜNDAĞ


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 228 takipçiye katılın