GEYİKLİ GECE / Turgut Uyar

27/10/2009

geyikli

Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk.

Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak

Bir yandan, toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut döğüşerek
Geyikli geceyi kurtardık

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden

…..”Geyikli gecenin arkası ağaç
…..Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
…..Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı”
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli

Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor.

Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar ve teoriler ışıtamaz yanını yöresini
Örneğin Manastır’da oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında

Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı

Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarmız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk

…..”Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
…..İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
…..Sultan hançerIeri gibi ayışığında
…..Bir yanında üstüste üstüste kayalar
…..Öbür yanında ben”
Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
…..”Halbuki geyikli gece ormanda
…..Keskin mavi ve hışırtılı
…..Geyikli geceye geçiyorum”

Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.

Turgut UYAR

Reklamlar

S’imge Şairler : LORCA

27/10/2009

lorcaS

Federico Garcia Lorca  (Granada, 1898 – 1936)

ATLININ TÜRKÜSÜ

Kurtuba
Uzakta tek başına

Ay kocaman at kara
Torbamba zeytin kara
Bilirim de yolları
Varamam Kurtuba’ya

Ova geçtim yel geçtim
Ay kırmızı at kara
Ölüm gözler yolumu
Kurtuba surlarında

Yola baktım yol uzun
Canım atım yaman atım
Etme eyleme ölüm
Varmadan Kurtuba’ya

Kurtuba
Uzakta tek başına

(Melih Cevdet Anday – Sabahattin Eyüboğlu)


MADRİGAL

Yağmur yağar Santiago’ya
Güzelim sevgilim benim
Gölgeli aydınlığı güneşin
Ak kamelyası göklerin

Yağmur yağar Santiago’ya
Hep karanlık geceler
Uykudan ipekten çayırlar
Issız ayları örter
Bak yağmura sokaklarda
Taş ve kristal sancısı, derin
Bak, yitik rüzgârlara
Gölgesi ve külü denizlerinin

Gölgesi ve külü denizlerinin
Santiago, güneşten ötelerde
Çok eski sabahların suları
Çırpınır durur yüreğimde

(Hilmi Yavuz)


HOŞÇAKALIN

Ölürsem
açık bırakın balkonu.

Portakal yiyor oğlan çocuğu,
Balkonumdan görüyorum onu.

Çiftçi ekin biçiyor,
Balkonumdan duyuyorum onu.

Ölürsem
Açık bırakın balkonu.

(Tüzün Gürson)


DENİZ SUYU TÜRKÜSÜ

Deniz
gülümsüyor uzaktan.
Dişleri köpükten,
dudakları gök.

“Ne satarsın, deli kız
rüzgârda memelerin?”

“Suyunu denizlerin, yiğit,
suyunu denizlerin.”

“Ne taşırsın kara oğlan,
kanınla karıştırıp?”

“Suyunu denizlerin, yiğit,
suyunu denizlerin.”

“Bu tuzlu gözyaşları, ana,
nerden gelirler?”

“Ağlarım suyunu denizlerin, yigit,
suyunu denizlerin.”

“Bu derin sızı, gönül,
nerden dogdu oy?”

“Ne acıymış, ne acı
suları denizlerin!”

Deniz
gülümsüyor uzaktan.
Dişleri köpükten,
dudakları gök.

(Cevat Çapan)


BİR GENÇ KIZIN KULAĞINA

İstemedim, hiçbir şey
söylemek istemedim sana.

Gözlerinde iki çılgın ağaç gördüm,
gülüşten, esintiden, altından iki ağaç.
Kımıldanıp duruyorlardı, istemedim.

Sana hiçbir şey söylemek istemedim.

(Tüzün Gürson)


ÖLÜ BİR ÇOCUK İÇİN GAZEL

Her gün öğleden sonra Granada’da
Bir çocuk ölür her öğleden sonra
Her öğleden sonra sular durulur
Şöyle bir söyleşmek için dostlarla

Ölünün yosunlu kanatları var
Rüzgârlar aydınlık ve buluttur
Kulelere doğru bir çift sülün uçar
Gün, yaralı bir çocuktur

Şarap mahzenlerinde seni bulurken
Tarla kuşlarından iz bile yoktu
Nehirde boğulduğun günse gökyüzünde
Bir bulut kırıntısı görünmüyordu

Korkunç bir sel gelir de tepelerden
Devrilir uğuldayan vadide zambak ve köpek
Ellerimin menekşe gölgesinde o ölü tenin
Nehrin kıyısında, soğumuş melek

(Hilmi Yavuz)


DİNLENEN KADINA KASİDE

Seni çıplak görmek, toprağı hatırlamaktır.
Düzgün toprağı, atlardan temizlenmiş.
Gümüş sınırlı o kamışsız toprağı,
Geleceğe kapanmış sağ durumuyla.

Seni çıplak görmek, arzusunu anlamaktır yağmurun
Her zaman o çelimsiz biçimleri arayan,
Ya da ateşini denizin, kocaman yüzü
Yanıklarının ışığını bulamadığı an.

Kan yankılanacak yatak odalarından,
Parıldayan bir kılıçla gelecek;
Ama kurbağanın morun yüreği
Nerde saklanmış, bilmeyeceksin.

Senin karnın köklerin savaşıdır,
Sisli bir şafaktır dudakların.
Sıralarını beklerken ölüler inler
Ilık gülleri altında yatağan.

(Ülkü Tamer)


2 Gazel / Ataol Behramoğlu

27/10/2009

ataol

YİTİP GİDEN AŞKA GAZEL

Hep o yaz güneşi, gözlerimi körleştiren
Bir aşkın imgesine dönüşüyor, yitip giden

Çocukluğumu anıştıran bir kaybolmuşluk duygusu
Issız akşam üstleri içimdeki gurbetten

Yabancı bir kentte yolunu yitirmiş bir yolcu
Bilinmez nereden gelip nereye giden

Bir yankı, sesine dönmeyecek daha
Kimsesiz boşlukta kendini yineleyen

Hep o yaz güneşi, o avuntusuz güneş
Bir aşkın imgesine dönüşüyor, yitip giden

YENİ AŞKA GAZEL

Uçurumlardan geçerek gelirim sana
Delice, uçarak gelirim sana

Unutup kederle biteni nice kez
Merak merak gelirim sana

İçim şarkılarla dolup taşarken
Dilim dolaşarak gelirim sana

Aklım bir pazar yerinden karışık
Gönlüm tepetaklak gelirim sana

Yeniden öğrenmek için her şeyi
Bildiklerimi unutarak gelirim sana

Dünyaya henüz gelenden farksız
Çığlık çığlık, çırılçıplak gelirim sana

Kopar diye köklerimden beni yine
Uçur diye ey aşk, gelirim sana…

Ataol BEHRAMOĞLU


EMPERYAL OTELİ / Attilâ İlhan

27/10/2009

attilailhan

EMPERYAL OTELİ

ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
sımsıcak bir merhaba diyecektim
başımı usulca dizine koyacaktım
dört gün dört gece susacaktım
yağmur sönecekti yanacaktı
semeland seferden dönecekti
duvardaki saat duracaktı
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var

emperyal oteli’nde bu sonbahar
bu camların nokta nokta hüznü
bu bizim berhava olmuşluğumuz
bir nokta bir hat kalmışlığımız
bu rezil bu çarşamba günü
intihar etmiş kötümser yapraklar
öksürüklü aksırıklı bu takvim
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var

sesleri liman sislerinde boğulur
gemiler yorgun ve uykuludur
sabahtır saat beş buçuktur
sen kollarımın arasındasın
onlar gibi değilsin sen başkasın
bu senin gözlerin gibisi yoktur
adamın rüyasına rüyasına sokulur
aklının içinde siyah bir vapur
kıvranır insaf nedir bilmez

otelin penceresinde duracaktın
şehri karanlıkta görecektin
karanlıkta yağmuru görecektin
saçların ıslanacak ıslanacaktı
kış geceleri gibi uzun uzun
tek damla gözyaşı dökmeksizin
maria dolores ağlayacaktı
istanbul’u yağmur tutacaktı

bütün bir gün iş arayacaktım
sana bir türkü getirecektim
kulaklarımız çınlayacaktı
emperyal oteli’nin resmini çektim
akşam saçaklarından damlıyordu
kapısında durmanı söylemiştim
yüzün zambaklara benziyordu
cumhuriyet bahçesinde insanlar geziyordu
tepebaşı’ndaki küçük yahudiler
asmalımesçit’teki rum kemancı
böyle rüzgârsız kalmışlığımız
bu bizim çektiğimiz sancı
el ele tutuşmuş geziyordu
gazeteler cinayeti yazıyordu
haliç’e bir avuç kan dökülmüştü

emperyal oteli’nde üç gece kaldık
fazlasına paramız yetmiyordu
gözlerin gözlerimden gitmiyordu
dördüncü gece sokakta kaldık
karanlık bir türlü bitmiyordu
sirkeci garı’nda sabahladık
bilen bilmeyen bizi ayıpladı
halbuki kimlere kimlere başvurmadık
hiçbiri yüzümüze bakmıyordu
hiç kimse elimizden tutmuyordu
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin kabulümsün

Attilâ İLHAN