YUSUF’UN GÜZELLİĞİ / (Kısas-ı Enbiyâ)

28/10/2009

yusufZuleyha

YUSUF’UN GÜZELLİĞİ

Yusuf, Mısır sokakları içinde yürüse, yüzü, ışınının aydınlığı, duvarlarda parıldar­dı, nitekim güneş suya dokunsa duvarlara ışıldar.

Tanrı Adem’e Yusuf’u gösterdi: Güzellik ve ululuk tacıyla taçlanmış ve bilgelik hırkasını omuzuna bırakmış, sağ yanında yetmiş bin melek ve ardından bütün pey­gamberlerin ulusları tesbih çekerler ve önünde mutluluk ağacı bitmiş, Yusuf ne yana dönse o yana döner ve ne yana gitse o yana gider. Adem bunu görünce dedi ki: “Tanrım, bu ne kutlu kişidir?” Tanrı dedi ki: “Ey Adem bu senin ünlü oğlun Yusuf’tur. Ona bir şey bağışla!” Adem dedi ki: “Bağışladım cümle dölümün güzelliğinin üç kıs­mından iki kısmını!” Sonra Adem Yusuf’u göğsüne bastırdı ve, iki gözü arasından öptü ve Tanrı cümle güzelliğin iki kısmını Yusuf’a verdi ve bir kısmını kalan kulları ara­sında üleştirdi ve Yusuf, Adem’e benzerdi ki Tanrı onu kendi eli ile yarattı ve suret kıldı ve ona can üfledi.

Tanrı, Yusuf’a düş bilimini verdi ve düşte görüken işi yorumlar ve nite olacaktır haber verirdi. Tanrı o bilimi ona öğretti, nitekim Adem Peygambere adlar bilimini öğretmişti.

Yusuf’un güzelliği gece üzere gündüz aydınlığı gibiydi ve Yusuf saz benizli ve güneş yüzlü ve kıvırcık saçlı ve ela gözlüydü, baldırları ve iki kolu ve pazıları yo­ğundu ve sağ yanağında bir kara ben vardı, on dördüncü gecenin ayı gibiydi ve göz­lerinin kirpikleri akbaba tüyüne benzerdi. Ne zaman gülümsese dişleri parlar, gözükürdü, ne zaman söz söylese dişleri arasından ışınlar parıldardı.

Bir nice kimseler dediler ki: Yusuf, güzelliği dedesi İshak’tan miras aldı ve o insan­ların güzeliydi ve İshak demek İberî dilince güleç demektir.

Tanrı, güzelliği ve beniz saflığını ve ten arılığını o kadar vermişti ki, hiç kimseye onun gibi vermemişti, ne zaman yemişler ve yeşil tereler yese, boğazı dışından ve göğsünden onun yeşili anlaşılırdı.

Güzellik on bölüktür, dokuz bölümü Yusuf’ta, bir bölümü kalan insanlardadır.

Mısırlı, Yusuf’u evine getirince, avradına dedi ki: “Bunu ağırla!” Avrat baktı ve onun güzelliğini gördü, hemen onun sevgisi gönlüne düştü, Yusuf’u kendi isteğine uydur­mak istedi. Kapıları bağladı ve Yusuf’u kendi nefsine çağırdı ve dedi ki: “Gel!” Yusuf o vakit dedi ki: “Sığınırım Tanrıya, o işi işlemekten. Senin erkeğin bana çok ağırlıklı ve saygılıdır. Ve ben ona hıyanatlık yapamam, hiç hıyanat kişiler kurtulmaz.” O za­man avrat dedi ki: “Ey Yusuf, saçın ne güzeldir!” Yusuf dedi ki: “Önce tenimden dö­külecek odur.” Dedi ki: “Ey Yusuf, gözlerin ne güzeldir!” “Önce tenimden yere düşe­cek odur.” “Ey Yusuf, yüzün ne güzeldir!” “Önce toprak onu yiyecektir.”

Sonra Yusuf ile Rail’in işi kent içinde duyuldu ve insanlar söyleşti. Ve bir kaç av­ratlar söyleşip dediler ki: “Mısırlının avratı aşüfte olmuş, kendi kulundan murat almak istedi.” Bunun üzerine Rail konukluk verdi ve önde gelenlerden kırk avrat çağırdı, bunlar için yemek ve oturacak ve dayanacak yastık hazırladı ve öyle bir yemek ha­zırladı ki bıçak ile kesilir. Portakal ve kavun ve muz getirdi ve her birisinin eline bir bıçak verdi ve Yusuf’a dedi ki: “Bunların önüne çık!” Yusuf’u bunların konukladığı odadan başka odaya koymuştu, sonra Yusuf çıkıp bunların önüne geldi ve bunlar Yusuf’u görünce hayran olup bıçaklarla kendi ellerini kestiler ve kan görünceye kadar ağrısını duymadılar. Sonra bir ağızdan o avratlar dediler ki: “Hâşâ ki bu insan ola! Bu ancak bir saygı değer melektir.” Bunun üzerine Rail dedi ki: “Bu odur ki, siz beni onun sevgisinden ötürü ayıpladınız!”

(Kısas-ı Enbiyâ)

Reklamlar

GÖL / Lamartine

28/10/2009

gol

ALPHONSE DE LAMARTİNE

(Fransa, 1790-l 869)

GÖL

Ebedî gecesinde bu dönüşsüz seferin
Hep başka sahillere doğru sürüklenen biz
Zaman adlı denizde bir gün, bir lâhza için
Demirleyemez miyiz?

Ey göl, henüz aradan bir sene geçti ancak,
Seyrine doymadığı o canım su yanında
Bir gün onu üstünde gördüğün şu taşa, bak.
Oturdum tek başıma!

Altında bu kayanın yine böyle inlerdin;
Yine böyle çarpardı dalgaların bu yara,
Ve böyle serpilirdi rüzgârla köpüklerin
O güzel ayaklara

Ey göl, hatırında mı? bir gece sükût derin,
Çıt yoktu su üstünde gök altında, uzakta
Suları usul usul yaran kürekçilerin
Gürültüsünden başka.

Birden şu yeryüzünün bilmediği bir nefes
Büyülenmiş sahilin yankısıyle inledi.
Sular kulak kesildi, o hayran olduğum ses
Şu sözleri söyledi:

“Zaman, dur artık bahtiyar saatler, siz
Akmaz olunuz artık!
En güzel günümüzün tadalım o süreksiz
Hazlarını azıcık!

“Ne kadar talihsizler size yalvarır hergün,
Hep onlar için akın;
Günler ile birlikte dertlerini götürün,
Mesutları bırakın.

Nafile, isteyişim geçen saniyeleri;
Akıp gidiyor zaman;
Geceye:”daha yavaş” deyişim boş; tan yeri
Ağaracak birazdan.

“Sevişmek! hep sevişmek! akıp giden saatin
Kadrini bilmeliyiz!
İnsan için liman yok, sahil yok zaman için,
O geçer, biz göçeriz!”

Kıskanç zaman, kabil mi sevginin kucak kucak
Bize zevki sunduğu sarhoş edici anlar,
Kabil mi uzaklara uçup gitsin çabucak
Matem günleri kadar?

Nasıl olur kalmasın bir iz avucumuzda?
Nasıl yok olur her şey büsbütün silinerek?
Demek vefasız zaman o demleri bir daha
Geri getirmeyecek?

Loş uçurumlar: mazi, boşluklar, sonrasızlık,
Acaba neylersiniz yuttuğunuz günleri?
Alıp götürdüğünüz derin hazları artık
Vermez misiniz geri?

Ey göl! Dilsiz kayalar! Mağralar, kuytu orman!
Siz ki zaman esirger, tazeler havasını,
Ne olur, ey tabiat o günlerin saklasan
Bari hâtırasını!

Sakin demlerde olsun, deli rüzgârda olsun,
Güzel göl etrafını süsleyen oyalarda,
O kapkara camlarda, sularına upuzun
Dökülen kayalarda!

İster meltemlerinde, bir ürperişle esen,
Seslerde, ister uzak ister yakında olsun,
Yahut gümüş pullarla sular üstünde yüzen
Ay ışığında olsun!

Kuduran fırtınalar, sazlar bize dert yanan,
Meltemini dolduran kokular, hep beraber,
Ne varsa işitilen, görülen ve koklanan,
Desin ki:”Seviştiler!”

(Yaşar Nabi)


SEVİNÇ TÜRKÜSÜ / SCHİLLER

28/10/2009

meleksevinci

FRIEDRICH SCHILLER

(Almanya, 1759 – 1805)

SEVİNÇ TÜRKÜSÜ

Sevinç, güzelim kıvılcımı tanrıların,
Cennetin kızı,
Yanıp tutuşarak coşkunluktan
Giriyoruz göklerdeki tapınağına senin.
Büyülerin birleştiriyor yeniden
Zamanın kıyasıya ayırdıklarını:
Temiz kanatlarının süzüldüğü, her yerde
Kardeş oluverir bütün insanlar.

Kim ermişse yüce mutluluğuna
Bir dost ile dost olmanın,
Kim kazanmışsa yüreğini bir soylu kadının,
Evet, kim bu yeryüzünde,
Bir cana canım diyebilmişse,
Gelsin katılsın sevincimize!
Ama kim tadamamışsa bunu ömründe,
Çekilsin gitsin aramızdan ağlayarak.

Bütün varlıklar içer sevinci
Doğanın memelerinden,
Bütün iyiler, bütün kötüler
Yürür, güller serpili yolunda sevincin.

Öpüşleri verdi, asmayı verdi bize;
Ölesiye bağlı bir dost verdi
Şehveti en küçük solucana da verdi,
Kerubi de verdi önüne Tanrı’nın.

Sevinçle nasıl uçar güneşler
Engin ovasında göklerin;
Koşun yolunuza kardeşler sevine sevine,
Zafere koşan yiğitler gibi!

Sevinç, güzelim kıvılcımı tanrıların,
Cennetin kızı,
Yanıp tutuşarak coşkunluktan
Giriyoruz göklerdeki yurduna senin.
Büyülerin birleştiriyor yeniden
Zamanın kıyasıya ayırdıklarını;
Temiz kanatlarının süzüldüğü her yerde
Kardeş oluverir bütün insanlar.

Milyonlarca insan, kucaklayın birbirinizi,
Bütün dünyayı sarsın öpüşmeniz;
Kardeşler, yıldızlı kubbenin üstünde
İyi yürekli bir baba otursa gerek.
Yerlere kapanmıyor mu milyonlarca varlık?

Koca dünya, sezinliyor musun Yaradanı?
Yıldızlı kubbenin üstünde ara onu,
Yıldızların ötesinde, konağı orda olsa gerek.
Milyonlarca insan, kucaklayın birbirinizi,
Bütün dünyayı sarsın öpüşmeniz.
Sevinç, güzelim kıvılcımı tanrıların,
Cennetin kızı,
Yanıp tutuşarak coşkunluktan
Giriyoruz göklerdeki yurduna senin.

Yerlere kapanmıyor mu milyonlarca varlık?
Koca dünya, sezinliyor musun Yaradanı?
Yıldızlı kubbenin üstünde ara onu.
Kardeşler! Kardeşler!
Yıldızlı kubbenin üstünde
İyi yürekli bir baba otursa gerek.

Sevinç, cennetin kızı,
Büyülerin birleştiriyor yeniden
Zamanın kıyasıya ayırdıklarım;
Temiz kanatlarının süzüldüğü her yerde
Kardeş oluverir bütün insanlar.

Milyonlarca insan kucaklayın birbirinizi,
Bütün dünyayı sarsın öpüşmeniz;
Kardeşler, yıldızlı kubbenin üstünde
İyi yürekli bir baba otursa gerek.

Kucaklayın birbirinizi,
Bütün dünyayı sarsın öpüşmeniz.
Sevinç, güzelim kıvılcımı tanrıların.
Cennetin kızı.
Sevinç güzelim kıvılcımı tanrıların.

(Sabahattin Eyüboğlu)


AŞK RÜBAİLERİ / Mevlânâ

28/10/2009

mevlana

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî

(İran, 1207 – 1273)

“Bağa gel,” diyorsun, “bak geldi bahar!
Işık var, bade var, gül yüzlüler var.”
Sen yoksan, bunlardan bize ne fayda,
Sen varsan, tüm bunlar ne işe yarar?

İlk zamanlarda güzel sevgilimin aşkıyla
Komşular ağlayışımdan uyumazdı bir an;
Şimdi feryadım azaldı, fakat aşkım arttı;
Alev aldıkça ateş, eksilir elbette duman..

Yolumuz uğradı cânân ile gül bahçesine;
Goncalardan birine gitti gözüm istemeden;
Yüzüme baktı da cânân dedi ki: Aşkolsun,
Güle bakmak yakışır mı, yanağım hâzır iken?

(İbrahim Edip)

Seviyorum seni.. Bana bunun için nasihat neye yarar?
Zehir içmişim ben.. Bana şeker ne eder?
Benim için: “Onun ayağına zincir vurunuz!” diyorlar;
Divane olan gönlümdür, ayağıma zincir vurmak niye?

Seninle beraberken senin sevginden uyuyamıyorum.
Sen yokken de ağlamaktan uyuyamıyorum.
Allah Allah! Benim her iki gecem de uykusuz geçiyor,
Fakat sen bu iki uyanıklık arasındaki farkı bir anla!

(Asaf Halet Çelebi)

DÜN GECE

Ne güzel geceydi dün gece, ne güzel geceydi:
Onunla sarmaşdolaş, dudak dudağa,
talih kapısı ardına kadar açık,
güneş kucağımızda.

Ne güzel geceydi dün gece, ne güzel geceydi:
Şarap tasını her sunuşunda
diyordu aklına başına al.

Hani dün gece aklın da tam sırasıydı ya !

(A. KADİR)


YAZ MUTLULUĞU / Edip Cansever

28/10/2009

yazmutlulugu

YAZ MUTLULUĞU

Sen bir karanfilsin, delisin
İçlisin de, bükersin hemen boynunu
Mendilimin içindeki kirazdır
Mendilin içi kiraz
Bilmem ki, ne desem, yaz mutluluğu.

Nasılız ay ışığmdaki dostum
Bütün bir gecenin uykusuzluğu
Bak şimdi her şey bir dengeye uydu
Bir domates, birkaç domates hemen hemen tartıldı
Bir sancı gibi yerleşti şuramıza özgürlük
Kirazlar kirazlar
Gözyaşları günbatımının
Karanfilin kokusu.

Demiştim, evet
Söz haziranın
Surdan burdan bir vapura binildi
Gümüş kafesinde denizin
Bir sürü kuştan geçildi
Sevgilim, canım mendilim.

Bir karabatak sürüsü dadandı bordamıza
Dadansın iyi
De bana kim bulacak denizin kalbini
Yeşimden oyulmuş ağaçlar
Kıyılarda
Kim bulacak kıyıların kalbini
Hepsini anlat, hepsini.
Anlat ki
Güneşli günler de sıkabilirmiş insanı
Bir rastlantı gibi gelen mutluluklar da
Susarsak susarmışız da, ölçemezmiş kimse derinliğini
Kim bulacak derinliğin kalbini
Sana kızar mıyım hiç
Bana bir gül ver.

Sevgilim, canım mendilim
Mendilim kiraz dolu
Anlatamıyorum galiba
Hüzün değil yaz mutluluğu.

Edip CANSEVER


AŞK RÜBAİLERİ / Hayyam

28/10/2009

hayyam

ÖMER HAYYAM

(Iran, 1022-1122)

Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz:
İki başımız var, bir tek bedenimiz.
Ne kadar dönersem döneyim çevrende:
Er geç baş başa verecek değil miyiz?

Benim halimden haber sorarsan,
Bir çift sözüm var sana, yürekten:
Sevginle gireceğim toprağa,
Sevginle çıkacağım topraktan.

Cennette huriler varmış, kara gözlü;
İçkinin de ordaymış en güzeli.
Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz:
Bak, bir yanda şarap, bir yanda sevgili.

Leylâ isteyen kişi Mecnun olmalı;
Kendinden de, dünyasından da geçmeli.
Sevenlerin sofrasına çağrılınca
Ben körüm, ben dilsizim demeli.

Dünya padişahın, kayserin, hakanın olsun;
Cehennem kötünün, cennet iyinin olsun;
Teşbih meleklerin olsun, temizlik Rızvan’ın:
Sevgili bizim olsun, canı canımız olsun.

Sevgili, bir başka güzelsin bugün;
Ay gibisin, pırıl pırıl gülüşün.
Güzeller bayram günleri süslenir:
Seninse bayramları süsler yüzün.

Dostunu erkekçe seven kişi
Pervane gibi özler ateşi:
Sevip de yanmaktan kaçanların
Masal anlatmaktır bütün işi.

Bir yürek ki yanmaz, yürek denir mi ona?
Sevmek haram, yüreğinde ateş olmayana.
Bir gününü sevgisiz geçirdinse, yazık:
En boş geçen günün o gündür, inan bana.

(Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu)


GÜNEŞ DOĞUYOR / Ferruhzad

28/10/2009

gündoğuyor

FURUĞ FERRUHZAD

(İran, 1936 – 1968)

GÜNEŞ DOĞUYOR

Bak nasıl içinde gözlerimin
Eriyor damla damla keder
Karanlık ve isyancı gölgem nasıl
Tutsağı oluyor güneşin
Bak
Yokoluyor tüm varlığım ve beni
İçine alıyor bir kıvılcım
Fırlatıyor taa doruklara
Bak nasıl
Sayısız yıldızla
Doluyor gökyüzüm benim

Uzaklardan geldin sen ve uzaklardan
Ve kokular ve ışıklar ülkesinden
Şimdi bir teknedeyim seninle birlikte
Fildişi, bulut ve kristal
Götür beni ey yüreğimi okşayan umudum
Götür şiirlerin ve coşkuların kentine
Yıldızlarla dolu bir yol beni götürdüğün
Çıkardığın yer yıldızlardan da yüksek
Bak
Nasıl yandım ben bu yıldızlarla
Ateşli yıldızlarla doldum ağzıma kadar
Durgun sularından gecenin saf ve kırmızı balıklar gibi
Yıldızlar topladım

Eskiden ne kadar uzaktı toprak
Gökyüzünün mor köşelerine
Yeniden duyuyorum şimdi
Senin sesini
Karlı kanatlarının sesini meleklerin
Bak nerelere ulaştım sonunda ben
Samanyoluna, Ölümsüzlüğe, bir sonsuzluğa

Birlikte çıktığımız doruklarda şimdi
Yıka beni dalgaların şarabıyla
İpeğine sar beni öpüşlerinin
İşte beni yeniden bitmeyen gecelerde
Bırakma artık beni
beni yıldızlardan ayırma
Bak tam karşımızda gecenin mum

Damla damla nasıl eriyor
Nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla
Gözlerimin simsiyah kadehi
Senin ninnilerini dinlerken
Ve bak nasıl
Şiirlerimin beşiğine
Sen doğuyorsun, güneş doğuyor.

(Türkçesi: Onat Kutlar-Celal Hosrovşahi)