Duino Ağıtları / Reiner Maria RİLKE

07/11/2009

rainer_maria_rilke

“Bizler Görünmez’in arılarıyız.
Çılgın gibi topluyoruz gözünüzün balını
Görünmez’in büyük altın kovanında
biriktirip saklamak için.”

DUİNO AĞITLARI

1. AĞIT

……..
Tuhaf şey elbette, artık şu yeryüzünde oturmamak,
unutmak bundan böyle daha yeni edinilmiş alışkıları,
insanca geleceğin anlamını verememek
güllere, vaatlerle dolu öbür şeylere;
o sonsuz korkulu ellerde ne idiysek
onu artık olmamak ve öz adını bile
koyup gitmek bir kırılmış oyuncak gibi.
Ne tuhaf, dilekleri dileyememek daha,
bütün olan her ne varsa darmadağın uçuşur
görmek uzayda. Zahmetli şey ölü olmak,
yeni baştan, ağır ağır alışmak öyle zor ki,
biraz olsun bengilik sezer insan zamanla.
……….

2. AĞIT

Her melek korkunçtur. Yine de, eyvah,
sizleri şakıyorum, nerdeyse öldürücü kuşları ruhun,
bilerek sizleri. Hani Tobias’ın yaşadığı çağ?
Işıyanlardan biri durmuştu gösterişsiz kapısında evin,
yol için kılık değiştirmiş biraz, korkunçluğu gitmiş bile;
(delikanlı delikanlıya, nasıl öyle bakıyordu merakla).
O korkunç ulu melek şimdi yıldızların ardından
bize doğru bir adım yanaşıverse,
yüreğimiz ağzımıza gelirdi. Kimlersiniz?
…………

3. AĞIT

Biri var, sevgiliyi söylemek. Öbürü eyvah,
o saklı, o suçlu ırmak tanrısını kanın.
Genç kız, senin uzaklardan seçtiğin delikanlı, o kendisi
ne bilir isteğin efendisini, çok zaman yalnızlığı içinde
sen daha dindirmeden ya da hiç yokmuşun gibi,
ah hangi bilinmezlikle damlayarak o tanrı başını
kaldıran, sonsuz bir ayaklanmaya çağırıp geceyi.
Ey kanın Neptün’ü, korkunç üç çatalıyla.
Ey sarmal midyeden yapılmış göğsünün karanlık yeri.
Kulak ver, gece nasıl çukurlaşıp oyuluyor. Siz, yıldızlar,
sizlerden doğmuyor mu sevenin isteği sevdiğinin yüzüne?
İçten içe kavrayışı arık yüzünü onun
bir arık yıldızdan değil mi?

Sen gelmedin, yazık, ne de anası geldi
kaşlarının yayını böyle bekleyiş dolu.
Seninle değil, onu duyan kız, seninle değil
dudağının kıvrılışı daha verimli anlatıma.
Sanır mısın gerçekten, senin tüy gibi hafif ortaya çıkışındır
onu böylesine sarsan, sen ki sabah yeli gibi gelirsin?
Gerçi onun yüreğini oynattğn; ama içinde boşanan
daha eski korkulardı hafif dokunuşunla senin.
Çağır onu… Gene bütün bütün çağıramazsın karanlık
çevresinden. İstemesine ister, kopup gelir, rahatlayıp alışır
senin saklı yüreğini, alır ve bağlar kendini.
Ama hiç bağladı mı kendini?
Sendin onu küçük yapan, ey ana, sendin onu bağlayan;
senin için yeniydi o, yeni gözleri üstüne
iyi dünyayı eğdin, saldın yabancısını.
Ah nerede o yıllar, sen, daha fidan gibi,
kaynayan kaos’un yerini tutardın onun gözünde?
Çok şey sakladın ondan; geceleyin kuşku veren odayı
zararsız kıldın; sığınaklar dolu yüreğinden biraz
insanca uzay kattın gece uzayına odanın.
Zifiri karanlığa değil, hayır, daha yakın varlığına koyardın
gece lambasını, o da sanki dostluğundan ışırdı.
Tek çıtırtı olmazdı ki ona gülümseyerek açıklayamıyasın;
çoktan bilir gibiydin, sofanın ne zaman canlandığını…
Kulak kabartırdı o, yatışırdı. Öylesine güçlüydü
sevgi dolu kalkışın; koca mantosu içinde alınyazısı
dolabın ardına saklanırdı, tedirgin geleceği sığardı
hafifçe yer değiştiren kıvrımları arasına perdenin.

Kendisi rahatlamış yatardı böyle, akıtıp
gözkapakları altında o tatlılığı ön uykusuna,
senin biçimlendirdiğini oyun gibi –;
korunmuş görünürdü… Ama içinde: Kim savar,
kim tutardı içinde aslanın ırmaklarını?
Ah sıkıntı yoktu uyuyan için; uyurken,
ama düş görürken, ama hummada: Nasıl bırakırdı kendini.
Daha yeni, daha ürkek, nasıl yakalanırdı içindeki oluşun
çepçevre boyveren sarmaşıklarına dolanıp,
örnekler olurdu, boğazlayıcı üreyiş, kovalayan
hayvansı biçimler. Nasıl verirdi kendini –. Severdi.
Kendi içini severdi, içindeki yabanlığı, eldeğmemiş ormanı, –
ve dilsiz çökmüşlüğü üzerinde ormanın, yüreği dururdu
Işık yeşili. Evet, sevdi. Bırakıp yürüdü
kendi kökleri boyunca zorlu başlangıcına,
çoktan yaşanmıştı orada küçücük doğuşu. Daha eski
kana indi severek, dar boğazlara, Korkunç’un
oturduğu, ataları yemiş, daha karnı tok.
Her Ürkünç tanıdı onu, göz kırptı, haberli gibiydi.
Evet, gülümsedi Ürkünç… Azdır senin
öyle gülümsediğin, ana. Nasıl sevmezdi artık,
ona gülümsemişti ya. Senden de önce
sevmişti onu, çünkü sen daha karnında taşırken
tohumu çimlendiren özsuyun içindeydi.

Bak, biz çiçekler gibi tek bir yılın uzayından sevmiyoruz; biz severken öncesi düşünülmez
özsu yükseliyor kollarımıza. Ey kızlar,
İşte bu: İçimizde seviyoruz biz. Geleceği, bir tek çocuğu değil, mayalamakta olanı sayısız;
babaları seviyoruz, yıkılmış dağlar gibi
derinimizde yatan; bir zamanki anaların
kuru dere yatağını –; ses vermez ülkeyi bütün,
o apaçık ya da bulut bulut yazgı
altında–: İşte bu , genç kız, senden öncesi.
Sen kendin, ne bilirsin, hangi uzak çağları
dirilttiğini sevenin içinde. Başkalaşmış varlıklardan
hangi duygular yol bulup yükseldi. Ne kadınlar kin duydu sana.
Bilmezsin, ne karanlık adamlar uyandırdın
damarlarında onun. Sana gelmek istedi
ölü çocuklar… Yavaşça, ah yavaşça,
sevgi dolu bir iş yap, güvenilir, gündelik bir iş, onun önünde, –
al onu, bahçelerin oraya götür, gecelerin o büyük ağırlığını ver ona…
Alıkoy onu……

4. AĞIT

Ey yaşamın ağaçları, ey ne zaman kışlık?
Uzlaşmış değiliz. Haberli değiliz
biz göçmen kuşlar gibi. İş işten geçince,
apansız yellerin önüne katılıp
konuyoruz aldırmaz gölün üstüne.
Aynı anda biliyoruz çiçeklenmeyi ve solmayı.
Bir yerlerde aslanlar dolaşıyor daha, bilmeden,
aslan oldukları süre, güçsüzlük nedir.
………..

5. AĞIT

……….
Bir yer olmalıydı bizim bilmediğimiz, ey melek! Orada
anlatılmaz halı üzerinde göstermeliydi sevenler,
burada ustalığa hiç erişemeyenler
o korkusuz, yüce hünerlerini yürek coşkunluğunun,
istek kulelerini, o uzun zamandır
altında yer olmadığı› için yalnız birbirine dayanan
merdivenlerini göstermeliydi sarsılarak-, başarsalardı bunu,
çepeçevre toplanan seyircilerin, sesi çıkmaz ölülerin önünde:
O zaman atar mıydı seyirciler o sonuncu, o hep biriktirilmiş,
hep saklanmış, bizim hiç bilmediğimiz,
mutluluğun sonsuza dek geçer akçelerini atar mıydı, en sonunda
gerçekten gülümseyen çiftin önüne, dinmiş halı üzerindeki?

9. AĞIT

…………
Yeryüzü, bu değil mi istediğin: Bir görünmez
uyanış içimizde?– Kurduğun düş bu değil mi,
bir kez görünmez olmak-– Yeryüzü! Görünmez!
Değişim değilse ne, yüklediğin büyük ödev?
Yeryüzü, sevdiğim, istiyorum. İnan, tüm buharların
gerekli değil beni kazanman için-, yalnız bir tanesi,
bir tanesi kanıma çok bile artık.
Ben, adsız, seni seçtim kendime, çok uzaktan.
Her zaman haklıydın sen, senin kutsal buluşundur
dostumuz ölüm.

Bak, yaşıyorum işte. Nereden! Ne çocukluk,
ne gelecek azalıyor… Artmışçasına varlık
kaynıyor yüreğimden.

(Türkçesi: Can Alkor)


Cevat Çapan’dan 3 Şiir

07/11/2009

cevat_capan_afis1

AÇIĞA DEMİRLİ BİR GEMİDEN

Dağın eteklerinde orman –
çam, sedir, ulu çınarlar…
Birbirini seyrediyor aynasında denizin.
Çamlar pürleriyle suskun,
sedirlerin gözleri uzakta,
“Ölünceye kadar seninim,” diyor denize
kendi gölgesinde yanan bir çınar.

KUŞLAR MIDIR ONLAR ?

Buradan
Bu külrengi düzenden uzakta
Fenikeli martılar olmalı
Sevişen,
Sevişmeyi düşünmeden.

NEREDE BİZİ SEVEN KIZLAR

Neyle boğuşur insan
koşup yorulduktan sonra
geçmiş zamanın ardından
silik, karanlık anılarından başka
yapayalnız kalmışsa o yalancı pehlivan?
Temennalar, naralar,
elenseler, şikeler, tuş olmalar bir yana-
nerede can yoldaşları
doruklara tırmanan
o korkusuz dağcılar,
pişmanlık denizinde
vurgun yiyen dalgıçlar?

Mutluluk bir gülmüş eskiden
adı üç kez anılan.

Cevat ÇAPAN


Bir Martıyı Ağlattın Sen / küçük İskender

07/11/2009

kucukIs

BİR MARTIYI AĞLATTIN SEN

I.

bir martıyı ağlattın işte
bir çocuk garanti intihar eder artık
kütür küfrediyor gece imanıma
bir yaprak kırılıp suya düşüyor
su yaralanıyor su kanıyor şelale!

ah nasıl titredim tensiz
bir piyanist büküldü sanki
kesişen ayrışık doğrular gibi
çarpışıverdim yüzünle. Yüzün
öyle düzgün suna bir el yazısı
yüzün yüzüme aksedince
yüzün ayna alnımda
yüzün uzun hüzünlü bir alınyazısı!

bitmemiş bir ömrün yalanısın
sen: kabuslarımın tabiri
çocukluğumun arta kalanısın!
öldüreceğim kendimi dudaklarınla
dudakların etle, şehvetle seferber
sen! bana inen son kutsal kitap
son fakir yatır
son aciz peygamber!

bir martıyı ağlattın işte
bir çocuk garanti intihar eder artık

II.

sonra sabaha karşı bir ceren de ölür

benzin istasyonlarına çektiğin
otomobilden akan yeşil yaşlar;
neyin nesi bir sabit aşkın tasviri,
suyun uykusu yok! su rüya işitmez artık!
indirin beni senin yüzünden..

ucuz peynirler, ah kötü şaraplarla
ucuz hüzünler, ah kötü hatıralarla
geçtigeçtigeçti geç’ti ömrümüz
o zaman keserim ben de kötü kollarımı
ucuz jiletlerle
o zaman inlerim ben de kötü çocuklar
ucuz sevişmelerle
hep bir boka batmış hokkabaz fırlar
yaralardan
yaralardan lav gelir meni gelir
lav meniye bulanır ihanete dökülür
eskimiş sevgililer bulup geceleri
dövüşürüm sokak sokak
tırnaklarımı söke söke dirilir ihtiras

sen bir cam kırığısın kalbime gömülü
ilerliyorsun yavaş yavaş kanatarak
ha varlığın ha bir yangın
ha temaslar ha bir kuran
farketmedi yağmur hiçbirimizi!

kaçışacağız içimize
karışacağız seninle hayat zerrelerine
senin avucunda bir tül ipliği kırıntısı
benim saçlarımda bir güz ikindiciği

karının biri arebesk okuyacak adımıza
içip içip sapıtacak birileri bizim için
sonra.. sonra, unutulacağız bir gün
derin bir yorgunluk kalacak yerimizde..

“bir martıyı ağlattın ben bir çocuk
sen bir çocuk intihar eder artık”

küçük iskender


ömrün ah hali / Sacide Bayraktar Sezgenç

07/11/2009

10324_165082261832_734221832_3488503_6664042_n

……………………..Virginia Woolf’e

Ömrün ah hali

ömrün ah halini gördük
kırpışıtırdık da derimizi
taş’a yürüyen aklımızın tarlasını sürdük
üzüldük den halimize

döktük saçlarımızı
belki çiçeklerde taktık ama
omuzlarımızda istedik
hep dünyanın hoyrat sesini

Ah bakire hüzün
parmaklarımızın arasında duruyormuş ölüm
taşları doldurup cebine
yürür suya bedenin ..

sacide bayraktar sezgenç


Bir Şeyin Varoluşu / Hulki Aktunç

07/11/2009

hulkiks8

Bizim bu göğümüzde
Kanatların görülmesinden
Korkarlar.

Bizim göğümüz altında.
Kanatlarımızı
Gördüğünde düşerim,
Görüp düşeriz diye
Korkuyorlar.

Bu göğlerin altında
Bin bir kanat vardır,
Eksilmiş bin nazar

BİR ŞEYİN VAROLUŞU

(35)

Mustafa Irgat ile Burhan Uygur’a Mevlüd olsun içün söyledim
Karanlık söz ile karalanmış beyaza varabileceğinden söyledim
Acıklı yüzleriyle hep sormalı olanlar içün söyledim
Annemin kırkı dolduğunda, Süleyman Çelebi’den kdrkan hocalara
İnat olsun içün söyledim, laf ve boya bizi bir kere daha aşsın içün

Ölüme başladık mı Mustafa?

Öncelerimizden sakınmak gibi, sonralarımızdan sakınmak gibi,
Bölünmek gibi bir kadından ve erkekten, ölüme girdik mi
Mustafa? Eskimiş kapıları boyayıp yeni eşikler kılan ey,
Eskimiş sözcükleri avcuna alıp parltataraktan Burhanmustafa.

Ölüme giriştik mi Burhanmistâ?

Kendimizden birkaç baba sonra, birkaç anne önce belki de.
Üç beş kara oğul ve birkaç sarı kız sonradır karşıladığımız
Yedi yaşam. Eyvallah. Çarşı çiçeğindeki toprak, toz ve ölüm,
Eyvallah. Ey ve vallah doğru Doğu, ey ki derin bi vallah.

Sonra da biz taklit hakkına girişelim, ölüme başlayalım Mustafa.

Nedense birlikte görmüştüm ikinizi en son. Sen ve kara mı kara
Fanilasıyla Burhan efendi, Asmalımescit civarında ölüyordunuz.
Bir cemreye birkaç öğün kaldığı garip gün, akşam  inmek bilmiyor,
Teta, sonsuz umut, ince gül açmak bilmiyordu, eyvallah, Allah!

Ayışığı karanfili, yıldızların kuyumcusu omuzsuz Burhan diyordu
Ki: Moustapha, şiir bir rengin parçalanıp unutulması olabilirdi.
Ustaları canevinden çırak çıkaran bir şeydir ve kimse saçıyla
Bilmez, bilemez, diye ekliyordum Moustapha adıyla. Kim bilirdi
Mahallemizin büyük ve tek çıkmazını? Orda kımıldanıyordu
O büyük ölüm ve bizden ağır ağır dökülür. Komşu düşmanlar,
Eğrilmiş resimler, eyvallah, yüz binlerce gözün girer olduğu
Üç kapılı kapılar pencere eskizleri, eyvallah, kepenkleri yaşamın,
Tahta yahu tahta, birtakım sesleri iç içe bitiriyordu ki,
Ömrüne Müstefâ ilen Bürhân biçiliyordu hepsinin kendiliğinden.

Ece ile bir şiire kalkışan, adsız kalabilir. Kalkıştıysa biliyordur da.
Mustafa, bilinmez de bir ad ile boğuşanın kuracağı zamirle mezar.
Garip mürüvvettir, yaşın küçükken öğrendin, bacaklar ve boşluk.
Vi loş pembe gışa! Demin ne de erken, şimdi nasıl da geç ve loş.

Buhran mı? Geç canım Burhan, büyütece ne gerek var yaşamımızda?
Yazı iridir. Bakla bakladır değişmiş değişmez binbir harf gırtlağında.
Çek git gözünü dünyadan, eyvallah, resim iridir. Diri ve loştur çünkü.
Doğurmuş gışa. Dolduğumuz yerden kalmıştır. Ölmeye girişmemizden
Kalmıştır. Eyvallah, bir ve pir olduğumuz bi yerden kalandır. Yara.

Dilin bir yerlere saklanışı, âmin! Betim ve istekten kopuyordur, âmin.
Cihat Beyin ölmediği söyleniyor bugünlerde, eyvallah ve bin kez âmin, âmennâ.
Bir sözcüğe gizlendiğini anlatıyorlar ve amma o sözcüğü ararsan –ki bir
Fiil olmalıdır- bükünsüz bir eylemin bin bir biçimine bürünecek, âmin.

Zeminlerden tavanlardan yırtılarak, güneşi ayı yanıltaraktan,
Köpeksi aşk göğünü pati fırçaları bile aldatarak, eyvallah,
Cihat Beyin ölmediğini söylüyorlar Mustafa. Hepimiz duyduk.

“Ben işe gelmem,
Bi şeyler düşünürsem sana telefon ederim.
Tamam mı?” Değil.
Ölmeyi sen bitirdin Mustafa. Burhan’la
Bitir. Eyvallah ü âmin ve âmin ü eyvallah.

38

Anlamın pusulaları beni yerden yere vuruyor
Kendisi soğuk yüzüyle sözler tahtında duruyor.

61

Bir şeyin varoluşu
Kendiliğinden.

Diyordu, ara. Ara.

Hulki AKTUNÇ


SİMURG – GODOT / Haldun Çağlayan

07/11/2009

haldun

SİMURG

……………………….. Sancte İoannes

her şeyi yakıp yniden başlamalısın
bir şiire bir aşka
her şey aynı kalacak
ama bu sefer başka

bir çığlığa si’den başlamalısın
kalacak yankısı bu kara boşlukta
yok bir kuşun alevden kanatlarında
yok birinin gelişinde, yoklukta

bütün şiirlere birden başlamalısın
vaktin az, imgeler uçup gidiyor
başlamak sanatıdır yaşamak
ömrün geçip gidiyor öleceksin

yakmalısın bu şiiri, kendini
küllerin aynasında godot’yu göreceksin

GODOT

………………………… UT qeant laxis

kalın kara bir do üfledin aklından
günlerin, yalnızlığın ritmini değiştirdin
saçlarını kestirdin, bıyık bıraktın
tespih satın aldın bir işportacıdan
parklarda oturdun, gitmelere kalktın
çölde haykıranın sesiydin sen, sessizliğin,
hep bekledin, gelmedi neydiyse beklediğin

kalın kara bir do üfleyeceksin sıkıntıdan, ölümden
varoluşun bam teline basmak bu, cinnet
bir kasırga patlayacak bir aşk, yokolacaksın
şehrin bütün ölüleri üstüne yürüyecek
ansızın camını kıracak bahçedeki akasya
kendini saracaksın kendi derinle
bir cenin gibi bir ceset,
bekleyeceksin, gelmeyecek beklediğin

kalın kara bir do üfle ellerinden, yüzünden
gökyüzüne bak, sular iç, otlara dokun
sonra sus ve dinle, bak: şarkı söylüyor şehir
kalın kara do’sun şimdi godot’sun
vardır seni de bekleyen birileri, birşeyler
bekle belki gelecektir beklediğin, kim bilir

Haldun ÇAĞLAYAN


Aynı Bardaktan İçmeyeceğiz / Ahmatova

07/11/2009

ahmatova1

AYNI BARDAKTAN İÇMEYECEĞİZ

Aynı bardaktan içmeyeceğiz
Ne sıcak şarabı, ne suyu,
Kuşluk vakti öpüşmeyeceğiz,
Pencereden bakmayacağız akşama doğru.
Sen güneşle soluklanıyorsun, ben ayla,
Ama düştüğümüz aynı sevda.

Sadık ve sevecen dost, benim yanımda,
Senin yanındaysa neşeli bir sevgili.
Gri gözlerindeki korkuyu anlıyorum sanma,
Ve bu çektiklerimizin sensin sebebi.
Sıklaştırmıyoruz ayaküstü buluşmalarımızı.
Ne çare ancak böyle koruyabiliriz huzurumuzu.

Şiirlerimde yalnızca senin sesinin ezgisi duyulur
Senin şiirlerinde benim soluğum eser.
Bir ateş ki, ona kim dokunur,
Buna ne korku, ne unutuş cesaret eder
Ve bilsen nasıl hoşlandığımı
Seyretmekten senin kuru, pembe dudaklarını.

Anna AHMATOVA

(Türkçesi: Hande Özer)


HABİL ve KABİL / Baudelaire

07/11/2009

habil

HABİL ve KABİL *

I.

Habil’in soyu, ye, iç ve uyu;
Tanrı sana gülümsüyor hoş görerek,

Kabil’in soyu, bir çirkefte dizboyu
Sürün ve öl sefalet çekerek.

Habil’in soyu, senin kurbanın
Büyütüyor İsrafil’in burnunu!

Kabil’in soyu, çektirdiğin azabın
Hiçbir zaman gelmeyecek mi sonu?

Habil’in soyu, gör ekininin
Ve sürülerinin iyiye gittiğini;

Kabil’in soyu, barsakların senin
Gurulduyor ihtiyar bir köpek gibi.

Habil’in soyu, baba ocağında
Karnını sıcak tut, öyle kal;

Kabil’in soyu, küçük mağaranda
Soğuktan titre, zavallı çakal!

Habil’in soyu, sev üreyerek:
Çoğalacak altının senin de;

Kabil’in soyu, ey yanan yürek,
Dikkatli ol bu büyük hevesinde.

Habil’in soyu, beslenip büyüyorsun
Tıpkı tahtakuruları gibi!

Kabil’in soyu, üzerinde her yolun
Al götür güç durumdaki aileni.

II.

Ah! Habil’in soyu, senin leşin
Besleyip büyütecek tüten toprağı.

Kabil’in soyu, gereksinimlerin
Yeterli ölçüde karşılanmadı;

Habil’in soyu, utancın artık:
Kılıç yenik düştü mızrağa yine!

Kabil’in soyu, gökyüzüne çık
Ve at Tanrı’yı yeryüzüne!

Charles BAUDELAİRE

Türkçesi: Ahmet Necdet

* Âdem ile Havva’nın en büyük oğulları. Tevrat’a göre, daha güzel olduğu için Habil, ikiz kızkardeşi ile evlenmek isteyen Kabil tarafından öldürülmüştür.


Anısı Biz Olalım Bu Sokakların / Ahmet Telli

07/11/2009

a.telli

ANISI BİZ OLALIM BU SOKAKLARIN

Anısı biz olalım bu sokakların
öpüşmediğimiz tek saçak altı
hiçbir otobüs durağı kalmasın
Biz yürüyelim kent güzelleşsin
gürültüsüz sözcükler bulalım
yeni sevinçlere benzeyen

Biz gelince bir yağmur başlar
yüzün çizilir buğulanan camlara
bir uzun karatma biter
akasyalar köpürür birdenbire
ve her avluda adınla anılan
çiçekler sulanır akşamüstleri

Bir arkadaş evinde uğrarız yolüstü
bir fincan kahve içeriz, ısıtır bizi
başını sessizce omzuma koyarsın
gülüreyhan olur soluğun
Biz kalırız kuşlar dönüp gelir
her balkonda bir menekşe sesi

Belki yeniden güzelleştiririz
adları değiştirilen parkları
perdeleri hiç açılmayan evlerde
ışıklar yanar çocuk sesleri duyulur
tanıdık sevinçlerle dolar yeniden
kendi sesini kemiren alanlar

Anısı biz olalım bu sokakların
ve hiç durmadan yağmur yağsın
Biz gürültüsüz sözcükler bulalım
sarmaşıklar fısıldaşsın yine
Gidersek birlikte gideriz
yeni sevinçler buluruz hüzne benzeyen

Ahmet TELLİ


Dünyanın Bütün Çiçekleri / Ceyhun Atuf Kansu

07/11/2009

ceyhun-atuf-1

DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ

…………..”Bana çiçek getirin, dünyanın bütün çiçeklerini buraya getirin!”
………………………………………..Köy öğretmeni Şefik Sınığ’ın son sözleri.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Bütün çiçekleri getirin buraya,
Öğrencilerimi getirin, getirin buraya,
Kaya diplerinde açmış çiğdemlere benzer
Bütün köy çocuklarını getirin buraya,
Son bir ders vereceğim onlara,
Son şarkımı söyleyeceğim,
Getirin getirin…ve sonra öleceğim.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Kır ve dağ çiçeklerini istiyorum,
Kaderleri bana benzeyen,
Yalnızlıkta açarlar, kimse bilmez onları,
Geniş ovalarda kaybolur kokuları…
Yurdumun sevgili ve adsız çiçekleri,
Hepinizi hepinizi istiyorum, gelin görün beni,
Toprağı nasıl örterseniz öylece örtün beni.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Afyon ovasında açan haşhaş çiçeklerini
Bacımın suladığı fesleğenleri,
Köy çiçeklerinin hepsini, hepsini,
Avluların pembe entarili hatmisini,
Çoban yastığını, peygamber çiçeğini de unutmayın.
Aman Isparta güllerini de unutmayın
Hepsini, hepsini bir anda koklamak istiyorum.
Getirin, dünyanın bütün çiçeklerini istiyorum.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum.
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım,
Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden,
Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden,
Ne güller fışkırır çilelerimden,
Kandır, hayattır, emektir, benim güllerim,
Korkmadım, korkmuyorum ölümden,
Siz çiçek getirin yalnız, çiçek getirin.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Baharda Polatlı kırlarında açan,
Güz geldi mi Kopdağına göçen,
Yörükler yaylasında Toroslarda eğleşen.
Muş ovasından, Ağrı eteğinden,
Gücenmesin bütün yurt bahçelerinden
Çiçek getirin, çiçek getirin, örtün beni,
Eğin türkülerinin içine gömün beni.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
En güzellerini saymadım çiçeklerin,
Çocukları, öğrencilerimi istiyorum.
Yalnız ve çileli hayatımın çiçeklerini,
Köy okullarında açan, gizli ve sessiz,
O bakımsız, ama kokusu eşsiz çiçek.
Kimse bilmeyecek, seni beni kimse bilmeyecek,
Seni beni yalnızlık örtecek, yalnızlık örtecek.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben mezarsız yaşamayı diliyorum,
Ölmemek istiyorum, yaşamak istiyorum.
Yetiştirdiğim bahçe yarıda kalmasın,
Tarümar olmasın istiyorum, perişan olmasın,
Beni bilse bilse çiçekler bilir, dostlarım,
Niçin yaşadığımı ben onlara söyledim,
Çiçeklerde açar benim gizli arzularım.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Okulun duvarı çöktü altında kaldım,
Ama ben dünya üstündeyim, toprakta,
Yaz kış bir şey söyleyen sonsuz toprakta,
Çile çektim, yalnız kaldım, ama yaşadım,
Yurdumun çiçeklenmesi için daima, yaşadım,
Bilir bunu bahçeler, kayalar, köyler bilir.
Şimdi sustum, örtün beni, yatırın buraya,
Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya.

Ceyhun Atuf KANSU