İSTANBUL / Cahit Külebi

10/11/2009

kamyon

İSTANBUL

Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Niksar’da evimizdeyken
Küçük bir serçe kadar hürdüm.

Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Mevsimler ne çabuk geçiverdi
Unutmak, unutmak, unutmak.

Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Yine kamyonlar kavun taşır
Fakat içimde şarkı bitti.

Cahit KÜLEBİ


Elleri Var Özgürlüğün / Oktay Rifat

10/11/2009

ozgurluk

ELLERİ VAR ÖZGÜRLÜĞÜN

1
Köpürerek koşuyordu atlarımız
Durgun denize doğru.

2
Bu uçuş, güvercindeki,
Özgürlük sevinci mi ne!

3
Öpüşmek yasaktı, bilir misiniz,
Düşünmek yasak,
İşgücünü savunmak yasak!

4
Ürünü ayırmışlar ağacından,
Tutturabildiğine,
Satıyorlar pazarda;
Emeğin dalları kırılmış, yerde.

5
Işık kör edicidir, diyorlar,
Özgürlük patlayıcı.
Lambamızı bozan da,
Özgürlüğe kundak sokan da onlar.

Uzandık mı patlasın istiyorlar,
Yaktık mı tutuşalım.
Mayın tarlaları var,
Karanlıkta duruyor ekmekle su.

6
Elleri var özgürlüğün,
Gözleri, ayakları;
Silmek için kanlı teri,
Bakmak için yarınlara,
Eşitliğe doğru giden.

7
Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!

8

Özgürlük sevgisi bu,
İnsan kapılmaya görsün bir kez;
Bir urba ki eskimez,
Bir düş ki gerçekten daha doğru.

9
Yiğit sürücüleri tarihsel akışın,
İşçiler, evren kovanının arıları;
Bir kara somunun çevresinde döndükçe
Dünyamıza özgürlük getiren kardeşler.
O somunla doğrulur uykusundan akıl,
Ağarır o somunla bitmeyen gecemiz;
O güneşle bağımsızlığa erer kişi.

10
Bu umut özgür olmanın kapısı;
Mutlu günlere insanca aralık.
Bu sevinç mutlu günlerin ışığı;
Vurur üstümüze usulca ürkek.

Gel yurdumun insanı görün artık,
Özgürlüğün kapısında dal gibi;
Ardında gökyüzü kardeşçe mavi!

Oktay RİFAT


MİNİ MİNİ ŞİİRLER ANTOLOJİSİ

10/11/2009

minimini1

MİNİ MİNİ ŞİİRLER

SUNU

aşk kuşu’nun karanlıkta kanayışı niyedir
şiir-kuşun uçuşuna eşlik etsin diyedir

Ahmet NECDET

PARSEL

Girdim yarin bahçesine
Parsellenmiş

Erdoğan TOKMAKÇIOĞLU

DOKUNMATİK

Görmüyor musun
Su içiyorum
Şiir yazıyorum
Ne dokunuyorsun

Can YÜCEL


HAYDAR HAYDAR

Bir durak börtü böcek
Çıplanmış tarlalarda
Hişt hişt Sait Faik

Salâh BİRSEL

MERAK

İçimde bir merak bir merak
Ölümümden bir ay sonra bir güncük yaşamak
Ve dostu düşmanı
Suçüstü yakalamak

Aziz NESİN

KEHANET 1985

Lokman Şair senin hayatın
Yedi kırlangıcın hayatı kadar
Altısını ardı ardına yaşadın
Bir kırlangıcın daha var

Cemal SÜREYA

AĞIR İŞÇİ

En ağır işçi benim
Gün 24 saat
Seni düşünüyorum

Ümit YAŞAR

İKİ DOĞRU

Ana
Çocuğu somutlar
Anadil
Çocuğun kişiliğini.

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

İLLET

Sayın baylar bayanlar
Ayıptır söylemesi
Bende
Vatan aşkı var.

Halim ŞEFİK

ÇİÇEKLE KONUŞMA

Artık ne pencerem var seni koyacak
Ne masam,
Sevgilim de yok bu şehirde
Çiçek seni alıp ne yapsam?

Cahit KÜLEBİ

KADEH

Burası dalyan kahvesi
Ortalık süt mavisi
Apostol bu ne biçim meyhane
Tabağımda bir bulut
Kadehimde gökyüzü

Oktay RİFAT

YAĞMUR

Birden serçelerle indi yağmur
Hangisi serçe
Hangisi yağmur

Melih Cevdet ANDAY

MARİFET

Suya dokunmazmış
Sabuna dokunmazmış
Pise bak

Celal VARDAR

BAŞLANGIÇ

Doğanın bana verdiği bu ödülden
Çıldırıp yitmemek için
İki insan gibi kaldım
Birbiriyle konuşan iki insan.

Edip CANSEVER

BOYNUMUN BORCU

Leman Hanım
Size bir şiir borcum vardı ya
İşte onu ödüyorum.

Metin ELOĞLU


Kitap Yakmak Devri Geçmiş, Ya Okumak / Gönül Gönensin

10/11/2009

kitapkedi

 

SÖYLEŞİ

KİTAP YAKMAK DEVRİ GEÇMİŞ, YA OKUMAK…

………………………..Cennet’i bir kitaplık biçiminde düşleyen Borges’e

Sevgili Hilmi Yavuz, kitap okumanın bir alışkanlıktan çok bir yetenek işi olduğu kanısında. Bu yetenek ilkokulda ortaya çkar, ortaokulda gelişir, lisede ise yapılacak iş bu yeteneğe yön vermektir. Tıpkı resim yapmak, bir müzik aleti çalmak gibi düşünüyor okuma yeteneğini. Sonra da diyor ki: “belki de yetenek değil, çevredir insanı okumaya götüren. Hayalgücünü besleyen gölgeler, mangalın sıcaklığıdır kitapla birlikte hülyalı çocukların içini ısıtan. Evde yüksek sesle şiir okuyan babadır (kendi şiirlerini okuyan bir baba değil di mi? G.G.); sessiz ve gizemli ev içleri, arka bahçelerdir. İyi okurlar, belki yalnız çocukların arasından çıkıyor. Kimbilir?”

Ben “kesinlikle yalnız çocuklardan!” diyorum. Hani eskiler, gaz lambası ya da mum ışığında okumalarını ballandırarak anlatırlar ya, yalnızca mutsuz çocuklar için gerçek payı içerdiğini düşünürüm kitaba yönelmenin. Ama her çocuğun yakın çevresinin yasakçı ve buyurgan tavırlarla küçük yaşlardaki yetenekleri köreltmede de üstüne yoktur doğrusu.. En masum uyarıydı: “Şu aşk romanlarını bırak da dersine çalış yavrum.”

Oysa kitaba ilişkin yasaklar bende hep okuma iştahı uyandırmıştır. Evde yasakla karşılaşmadığım için ne zaman bir “yasaklanan kitap” haberi duysam, ne yapar eder bulurdum o kitabı, merakla okurdum sevmesem de… Geçen ay yitirdiğim sevgili bir arkadaşım gibi çoğu insan da aynı merakla arardı o toplatılmış kitapları. Hele yasaklanan ‘ahlaka mugayir’ olursa… Hiç unutmam, 80’li yılların başında Adalet Hanım’ın Fikrimin İnce Gülü adlı romanı toplatılmıştı da hemencecik bulup bir solukta okumuştum. O sıralarda evimizde “yasak” aramaya gelen sivil polisler ise 1000 kadar kitabımın içinden yalnızca ‘Rus Klasikleri’mi poşete doldurup götürmüşlerdi. Tolstoy ve Dostoyevski’nin komunizm propagandası yaptığı yıllardı evrenimizde…

Ülkemizde kitap okutmanın bir yöntemi de bu olabilir, birçok olumlu örnek tanığım var. Üstelik, küçük yayınevlerinin büyük paralarla başaramayacağı bir reklam kampanyası. Şaka bir yana, ‘demokrasi’nin(!) ‘has’ ölçütlerinden biridir ‘kitap yasağı’ bence.

Biraz tarihe dönelim mi bu arada: 1930’lar Almanyasında Nazilere karşıt düşünceleri içerdikleri ya da salt Yahudi yazarlarca yazılmış oldukları için “KİTAP YAKMA ŞENLİKLERİ” düzenleniyor.

A.L. Haight’ın ‘Yasaklanmış Kitaplar’ından o günleri anlatan bir bölüm: “10 Mayıs 1933’te öğrenciler Yahudi yazarlarca yazılmış 25 bin kitabı Berlin Üniversitesi’nin önündeki alanda yaktılar. Çiseleyen yağmur altında yükselen alevleri 40 bin kişi sessizce seyretti. Propaganda Bakanı Dr. Goebbels ‘bu davranışın sembolik önemi’ üzerine bir konuşma yaptı. Üniversitelerde benzeri gösteriler düzenlendi. Alanda Marksist edebiyatın yakıldığını ‘resmen’ seyreden 5 bin Münihli öğrenciye şöyle dendi: ‘Alman düşmanı kitapları yakan bu ateş, kalplerimizde de vatan sevgisini tutuştursun.’

Eserleri ateşe atılan yazarlardan kimileri şunlar: Marks, Freud, Jack London, Lessing, Hemingway, J. D. Passos, Emil Ludwig, Arthur Schnitzler, Troçki, Lenin, Stalin, Alfred Adler, Thomas Mann, Remarque, Einstein, Heinrich Heine…

1935 şubatında, Adolf Hitler’in Almanya’da yasakladığı kitaplardan oluşan bir Amerikan kitaplığı Brooklyn’de Prof. Einstein tarafından açıldı. Açış konuşmasında Einstein bu kitaplardan çoğunun Almanya’da yasaklanmasındaki biricik sebebin onlardaki ‘insani nitelik’ olduğunu, ‘nefret ve düşmanlık üzerine kurulan her toplumun çökmesinin kaçınılmazlığını, çünkü insan ruhundaki olumsuz itkilerin bir kere oluşup güçlendikten sonra, ister istemez günlük yaşamda da patlak vereceğini’ belirtti.

Nazilerin kitap yakma şenliği İkinci Dünya Savaşı’na kadar sürüyor. Naziler yeniliyor. Artık daha yeni ve vahşi Nazimiz ABD, bütün karaparçalarında (Afrika dahil !) modern yöntemlerle eski Nazilere taş çıkartacaktır. Sahi, son dönemde işgal ettiği Yakındoğu’daki kütüphanelere n’oldu?

1946’da savaş sonrası ilginç bir olay: “Almanya’daki Amerikan Askeri Hükümeti, Nazileri hatırlatan şeylerin imha edilmesini emretti.” Bunca acıların ardından ‘Nazi düşüncesini temizleme’ adı altında tüm Almanya’da kitaplar yine toplandı. ‘Özgürlük Savaşı’nın hazin sonucu bu… 1953’te Doğu Almanya’da toplanıp ortadan kaldırılan(?) ‘Alman, Nazi ve yabancı yazarların’ kitaplarının toplam adedi 5 milyon. Günümüzde ‘Korsan’ kitaplarla mücadele yöntemi de aynı anlayışın ürünü mü ne? Rahmetli Erdal Öz, İstanbul’da korsan kitap basan matbaaların yetkililerce bilindiğini özellikle söyler dururdu.

‘Demokrasi demokrasi!” dedikleri dünyanın her yerinde böyle bir şey olsa gerek?!

Geribıraktırılmış ülkelerde yönetimi kim ele geçirirse ilkokul eğitiminden başlayarak, değer yargılarıyla, dinsel inançlarıyla kendisi gibi düşünen insanlar yetiştirmek her ‘demokratik'(!) yönetim’in temel ilkesi olagelmiştir. Kitaplar, ha yakılmış, ha yasaklanıp ortadan kaldırılmış, farkeder mi? Hele ‘İnsan Hakları’ gibi bir aldatmaca kalkanınız da varsa, AB’nin ‘bilgi toplumu’ olarak bağrına bastığı Türkiye’de kitap okuma-okutmanın ne tür bir anlamı kaldı dersiniz. Ya öğretmenlerimizin ve öğrencilerimizin sürekli yükselen cehaletini nasıl açıklamalı?!

Büyüklerinize bir sorun: 12 Eylül günleri ülkemizde yakılan ya da gömülen kitapların sayısı, Dünya Savaşı’nın kitap yakma şenliklerinde imha edilen kitapların kaç katıdır? 12 Eylül’ü izleyen kış aylarında kitap yakarak ısınan ‘aydın’larımızın genç kuşaklarıyız bizler. Onlardan birçoğunun evinde-elinde hâlâ kitaba rastlayamazsınız bu yüzden. Lakin, güncel modaları ve popüler etkinlikleri izlemekte dünya şampiyonu sayabiliriz gençlerimizi. Her Türk, cep telefonu ve 3 G teknolojisiyle dünyaya bedeldir artık. Ve gençlerimiz şöyle diyebiliyor günümüzde: “Kitap okuyunca elime ne geçecek?”

Konumuz ‘ahlak’, ‘yasakçılık’ değil, ‘okumak’tı.. Red Kit ‘okuru’ bir başkan döneminden sonra ülkece küreselleştik ve ‘okuma’ diye bir sorunumuz da kalmadı böylece. 80’li yıllarda ‘yerli malı’ sosyetemizin, evleri için sevdiği renklerde kitaplıklar yaptırdığı, ardından da ciltleri aynı renkte ansiklopedi ya da kitap setleri sipariş ettiğine tanık olduk. O kitapların okunup okunmadığından söz etmeye gerek var mı? Okumayan ülkemizde, 2000’li yıllarda ‘sahaf’çılığın yükselmesini neye bağlıyorsunuz? Popüler korsan kitaplar satmayan bir sahafın yaşama şansı da kalmadı pek ya…

Günümüzde kitap okumayan iki insan türü var: Birincisi, kitap okumayanlar. İkincisi de, sözgelimi edebiyat türünde yer alan şu yazarları tümüyle okuyup da tümüne birden ‘bayılanlar’: Nâzım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek, Orhan Veli, Attilâ İlhan, Ahmed Arif, Orhan Pamuk, Ahmet Altan, Elif Şafak, Yılmaz Erdoğan, Canan Tan, Ahmet Selçuk İlkan, Ataol Behramoğlu, Murathan Mungan, Yusuf Hayaloğlu… Bir anketten kopyaladığım adların çoğu şair oldu; halkımızın şiiri ne kadar çok sevdiği de ortaya çıktı böylece… İnternet şiir sitelerinde de en çok okunan “şairler”in arasında Yılmaz Güney, Uğur Mumcu, Can Dündar, Can Yücel (kendisine ait olmayan şiirlerle?) vb.. sanatçıları görüyoruz. Çok kültürlü medyamızda da Popüler kültür aşuresi Türk-İslam-ABD senteziyle revaçta…

Hani, ne Türkçe ne de Arapça bildiği halde ‘Arap harfleriyle Kur’an’ külliyatını alıp saklayan milyonlarca yurdum insanı gibi, pazarlamacıdan popüler bir yazarın setini taksitle alıp okumadan yıllarca saklayan ‘okurcu’larımızı da unutmayalım bu arada.

Peki günümüzün okurları ne durumda? Çoğunluğumuzu medya ‘bestseller’ listelerinin yönlendirdiğini söylemek bile gereksiz. Öte yandan, ‘çok satar’ın ‘az okunduğu’nu düşünürüm hep bense. (Yukarıdaki listeye bakınız)

Pazar’ın istekleri sanat’ın isteklerine ağır basınca kitap zaten ‘meta’ konumuna düşmüş durumda. Yoksul kitlenin okuma isteğine bir ölçüde yanıt verdiği için de kendi etiğimce son yıllarda ‘korsan kitap’a tümden karşı çıkamıyorum bir türlü. Ama bir avuç nitelikli varsıl okurumuzun işportaya yönelmesi de tuhafıma gidiyor doğrusu..

Konumuz ‘okuma” olunca, günümüzde ‘okur’luğun, hele ‘sıkı okuyucu’luğun bir uzmanlık alanı olduğunu kabullendiğimizde ‘okuma’ teması öyle çetrefilleşiyor ki, ‘mutlu azınlığımıza’ iki slogan yollamakla yetiniyorum şimdilik:

‘Ancak insanlar okuyabilir’ ve ‘Aslolan mutsuzluktur’.

Gönül Gönensin


On Altın Şair 4 : Mehmet Taner

10/11/2009

mehmettaner

MEHMET TANER

(1946, Arapsun/Nevşehir)

TEMAS

Bir palmiye gibi uzak, müziğinden senin
Geçen kışı bahçede geçirdim

Çevre çitin üzerinde yağmur
Gizler bahçeleri, soğutur

Kimsesiz miydim, hiç değil
Pencereler yanar durur, söner durur

Payınca kederli, yeterince mağrur
Başka dilden bir şeydi ama içimde hayat,
Art arda devrilen ufka bu körpe
Tepelerden ağrı dalgaların önünde
– Ona ondan da tenha, ondan da elgin
Üstünde, kolları ıssız sahilin –
Bir kaybolmuş enik, bir susmuş sema
Bir ücra gömüydü dilim benim

Uğultuyla iki yanıma salınarak
Diyordum ki kök salmış rüzgarda, uzak
Bir palmiye gibi müziğinden,
Yamaçlardan inen sükût içinde
Bir şey söylenmiş idiyse
Benim, söylenen

Çitlerde yükselen şu kokulu
Sarmaşıklardan gülden işittim bunu:
Seninle sana içinde dilsiz
Dolaşacağın defteri de gönderiyorum,
Gecede parlar, günde nemli
Kayadan ve yosundan
Ayırıyorum seni

Durup dinledim, kokladım takat ile
Ciğerlerime doldurdum Yaban’ın sesini;
Telafi ise telafi, istila ise istila
Görgü ise evet kör görgü için
Baktım, otun böceğin çitlerden öte
Gözlerinin ta içlerine

Ah! Ürpersem ne, ürpermesem ne

Bildim, gene de bilmenin
Duydum fakat nedir, duymanın tesellisi

Tıkalı kulak, yakarışlarla açılır
Sızılarla nice kılcal kanal,
Ve orda olmayan, kim bilir
Bir ana damar belirir

(Çevre Çitin Üzerinde Yağmur, 2004)


On Altın Şair : 3 Gülten Akın

10/11/2009

Gulten_Akin

GÜLTEN AKIN

(1933, Yozgat)

KESTİM KARA SAÇLARIMI

Uzaktı dön yakındı dön çevreydi dön
Yasaktı yasaydı töreydi dön
İçinde dışında yanında değilim
İçim ayıp dışım geçim sol yanım sevgi
Bu nasıl yaşamaydı dön

Onlarsız olmazdı, taşımam gerekti, kullanmam gerekti

Tutsak ve kibirli -ne gülünç-
Gözleri gittikçe iri gittikçe çekilmez
İçimde gittikçe bunaltı gittikçe bunaltı
Gittim geldim kara saçlarımı öylece buldum

Kestim kara saçlarımı n’olacak şimdi
Bir şeycik olmadı – Deneyin lütfen –
Aydınlığım deliyim rüzgârlıyım
Günaydın kaysıyı sallayan yele
Kurtulan dirilen kişiye günaydın

Şimdi şaşıyorum bir toplu iğneyi
Bir yaşantı ile karşılayanlara
Gittim geldim kara saçlarımdan kurtuldum

(Kırmızı Karanfil, Toplu Şiirler 1973)


On Altın Şair 2 : Haydar Ergülen

10/11/2009

haydar_ergulen_01

HAYDAR ERGÜLEN

(Eskişehir, 1956)

BİZİ KARŞIYA GEÇİR

bize çok acıyorlar burada
öyle açıktayız ki yaramız bile
başkasında sarılıyor, nafile saklanıyoruz
düşkünlerin bizde bulduğu teselliye,
nereye gitsek şehir, kime gitsek
bir uzaklık kalıyor kendimize

iplerini bir çözsen boşluğumuza
bak nasıl sınırlarımız karışır gibi
oeğişir gibi kokularımız kem elma
kim ağır hasta ve kim aklının
bir kıyısından bir kıyısına
ve sarsıla sarsıla kendi kayığında

sonra aklım, tam ortadan ikiye
bir elma: bahçeleri karşı karşıya
birinde sen diğerinde yumuşak
ey aklım, elma desem de çıkma!
ey üzerinde güneşleri barıştıran çıplaklık
benim böyle yarım ve kokusumdan uzak
kaldığım, aklım senin bahçelerinde

sen olmalıymışım ben, daha çok
olmak için, ödemek için borcunu
geleceğe, iplerimi çöz, açılsın yelkeni
aklımın, rüzgar var içimde, iplerimi çöz,
ne kadar çok açılsak birbirimizden
o kadar bağlanırız, iplerimi çöz!

senin kayığın daha gider gelir
yükü ne eski şarap ne kara zeytin
ne yalandaki lezzeti kıskanan incir
bahçemize hayalden düştüğü için
ağır elma kayığına yük olur

bizi karşıya geçir, söz dolu
kayığını çağırdın geldik, haz dolu
bahçeni dağıttın geldik, göç dolu
dilini aldattın geldik, iz dolu
rüyalarında beyazların gözü var

bizi karşıya geçir
bu bahçesi dağılmış
elmanın cinnetidir
bizi kayığına alma
senden karşıya geçir

(Eskiden Terzi, 1995)


ON ALTIN ŞAİR 1 : Enis Batur

10/11/2009

10altinSair

ENİS BATUR

1952, Eskişehir

Sessiz Sinema

Yordu bütün yıl bizi işler
ve ilişkiler: Buraya ondan geldik.
Korkmuştuk korkularımızdan,
coskularımızdan bıkmıştık,
ne yavaşlıyor ne de hızlanıyordu
çarklar, kimseye rastlamıyorduk,
kendimize bile: Buraya ondan
gelmiştik.

Bulduk aradığımız yeni oyuncuları,
öğrendik ve öğrettik basit ve karmaşık
kuralları, neden böyle oldu pek
anlayamadık: Kağıtlar ve zarlar,
pullar ve kibrit çöpleri atıldı
tek tek bir köşeye: Bir gençlik
oyunuydu, benimsedik birden.

Kamera kontrol, döndü makaralar
geceden geceye: Rolden role girdik
gördüğümuz, görmediğimiz filmlerle;
güldük beceriksiz bir anlatıma, usta
bir kavrayışı içtenlikle alkışladık,
mimikler ve jestler arasında başka
durumlara ve kişilere öykündük:
Buraya ondan gelmiştik.

Kimbilir kim hatırladı piyanoyu
içimizden: Bıkmıştık sinemadaki
sessizlikten. Biraz buruk, çokca
esrik, kendimizden koparak yattık
sonra o gece. Buraya ondan mı
gelmiştik: Uyandık erkenden,
yeniden seslendirdiğimiz filimde:
Yabancıydık şimdi giyindiğimiz
kişiye, tıpkı gelmeden önce.