BİR AŞKA VURAN GÜNEŞ / Oktay Rifat

17/11/2009

BİR AŞKA VURAN GÜNEŞ


Öyle sevdalar vardır, biter biter başlar;
Buruk tatlar vardır, ağızda sürüp giden;
Bir aşka vuran güneş kolayca batmıyor.
Yanıyor bin kollu şamdanı, tutuşuyor
Ufkunuzda camları göksel konağının
Ve bir yaz akşamı buhurdan gibi tüten
Hanımellerinin morumsu buğusunda,
Bekliyor bahçemize dönük balkonunda,
Sarmaşık gülleri kokladıkça kırmızı,
Hüzünler, japonfenerleri arasında.
Öyle günler var, öyle anlar, hiç bitmeyen!
Nasıl bir ışık emmişler ki sevginizden,
Ansızın başka bir yüzle güzel, kopmuşlar
Büyük Irmak’tan, ayrı düşmüşler desteden,
Yağmışlar ilkyaz yağmurlarınca ve özlem
Açmış yaban çiçeklerini tarlanızda.
Ölümsüz günler onlar, bir hiçle beslenen;
Zaman dişi güvercinler, uçma bilmeyen;
Uzay ötesi ovalar, ayak değmemiş;
Başka bir mevsim, başka bir dal, başka yemiş.
Erir kim bassa o toprağa ve kim tatsa
O yemişten. Balla dolar testi, açılır
Açılmayan kilit, çiçeğe durur badem,
Dolanır bilgelikle mutluluk yüreğe.
Ak bir bulut bekler üstünüzde havada,
Kuşlar iner, devinme birden bitiverir,
Çıt çıkmaz evrenden. İşte ortadasınız,
Havuz, ağaç, deniz, ne varsa size göre.
İşte aydınlıklarda, çekilmiştir bir resim
Gibi kalır aklınızda, gölgesiz, duru,
Küçük bir bahçede susar gibi yaparak
Karşılıklı gizemlere daldığınız gün.

Oktay RİFAT


“MOR KÂKÜLLÜ, BAL GÜLÜŞLÜ SAFO” / Sappho

17/11/2009

 

ONUNLA

Onunla tatlı tatlı fısıldaşırken
sevecenlikle gülümserken ona,
büyülersin tanrılaşan erkeğini
yüreğin paramparça dağılır oysa.

Nasıl da tutulur dilim bir bilsen
sesim kısılır, kulaklarım uğuldar,
hüzünle buğulanır gözlerim,
titremeye başlar terli bedenim,
yemyeşil kesilirim otlar gibi,
küçük ölümle yüzyüze gelirim.

Ama karşında böyle umarsız kalsam da
Cesaretle katlanmalıyım tüm acılara.

IŞILTILAR

Dolunaya dönüşüp parlayan ay
tüm yeryüzünü aydınlatınca
hemencecik gizler ışıklarını
çevresinde gezinen yıldızlar.

ARZU

Seni düşününce eriyip gidiyor yüreciğim.

SELAM YİRİNA!

Daha nice çok selamlar yollarım sana,
tek başıma yaşadığım yıllar kadar
senden çok uzakta

ÖLDÜĞÜN GÜN

Unutacak seni bütün dostların
çünkü nasibin olmadı hiç Perya gülünden;
ölüler de bakmayacak solgun yüzüne,
Hades’te de yapayalnız kalacaksın.

HİÇ SANMIYORUM

Gün ışığını bir daha görebileceğini
sencileyin bilge bir bakirenin.

ŞÖLEN

Şölen başladı, nektarlı şarabınla
çiçekler takınıp gel bana Kıbrıslı,
altın kadehlerde sun güzelliğini.

EN GÜZEL

En güzel şarkılarımı sunacağım bugün
en güzel körpecik sevgililerime.

SAPPHO

(Türkçesi : Gönül Gönensin)


Ulanı da Karacoğlan Ulanı / Hasan Hüseyin

17/11/2009

 

ULANI DA KARACOĞLAN ULANI

 

hangi kadına baksam
karşımda karacoğlan
hangi kadınla yatsam
karacoğlan kokuyor

ulan insaf bre hey
ne göz kalmış bakılmadık, feleksiz!
ne döş kalmış öpülmedik, kitapsız!
mor dağların yeli m’oldun esersin
haziranın gülü m’oldun tütersin
gurbet ilin yolu m’oldun muratsız
sıla sıla özlem özlem gezersin
ulan insaf bre hey!

aç kurt gibi ne dalarsın sürüye
gerdanı benliye boyu selviye
anasının dizinde körpe kuzuya
amanı da karacoğlan amanı
biz biliriz yiğit ile yamanı
çukurova toprağına inen dumanı
bizim şu dağlarda kar eylemişsin
ulan insaf bre hey!

bu dünyaya biz de geldik gideriz
güzeller içinde yarsız gezeriz
karacoğlan sevdi diye susarız
ulanı da karacoğlan ulanı
biz severiz allı pullu yalanı
öptün diye koynumdaki yatanı
güller diken diken değer elime
morlar kızıl kızıl yakar elimi
sevdiceğim sövgü olur dilime
ulan insaf bre hey!

hemeni de karacoğlan hemeni
biz söyledik dilimize geleni
gözucundan bal küpünden güleni
yazdık defter defter destan eyledik!
çağdaş ozan der ki yellerim düşük
ateşim yanmıyor çömleğim pişik
karacoğlan saygısından aşılmaz eşik
geldi artık buramıza, feleksiz!
bırak artık yakamızı, kitapsız!
yeter artık dilediğin, muratsız!
al sazını çık aradan, bacanak!
hele bırak
azıcık da biz yanak
ulan insaf bre hey!

ulan çapraz ulan yanık ulan sevdalı!
hangi kadına baksam
karşımda karacoğlan
hangi kadınla yatsam
karacoğlan kokuyor
ulan insafsız bre hey!

Hasan HÜSEYİN


Sen Beyaz Bir Kadınsın / Attilâ İlhan

17/11/2009

SEN BEYAZ BİR KADINSIN

asıl büyük sarhoş benim uzaktaki
ben ki tek damla şarap içmedim
ekmeğin beyaz zeytinin siyah olduğunu biliyorum
asıl büyük sarhoş benim uzaktaki
benim kusturucu sarhoşluğum
yoksulluğum

yüzüme bakmasan da yağmura düşürsen de gözlerini
gözlerime bakmasan da ne kadar
o kadar aydınlığın gökyüzüme uzanıyor
uykularımda nefesinin sıcaklığı
o kadar

hangi akşam kapımı çalan sen değilsin
sen değil misin
gizli bir kıvılcım gibi gözbebeklerimde duran
umutsuzlandığım her akşam
senin rüzgârın almıyor mu uğultulu yorgunluğumu
yoksulluğun eşiğinde kapaklandığım zaman
ellerimden sımsıkı tutmuyor mu
senin
iyimserliğin

ben bu tezgâhı kurdumsa senin için kurdum
senin için dokuduğum basma ve pazen
denizin yeşilinden süzdüğüm balık
göğün mavisinden çaldığım kuş
senin için
felsefe okudumsa iktisat okudumsa gece yarıları
boğazım kurumuş içim bir kalabalık
sıcacık mısralar okudumsa yunus’dan
senin için okudum
geceyarıları

sen beyaz bir kadınsın
uzaktaki
gözlerin aklımdan çıkmıyor
sen beyaz bir kadınsın karanlıkları dinleyen
uzaktaki
sarmaşıkları duyuyor musun rüzgârda
yorgun başını üşümüş yastığına koyuyor musun
uyuyor musun

Attilâ İLHAN


Aphrodite’ye Yakarış / Sappho

17/11/2009

 

APHRODİTE’YE YAKARIŞ

Ey tahtı ışıl ışıl ölümsüz Aphrodite
Ulu Zeus’un düzenci kızı
yalvarırım yüreğimi acılarla
dağlama!

Yardımıma gel gene, hani eskiden
sesimi duyunca nasıl, çıkıp
babanın sarayından kanat çırpan
kuşların

çektiği yaldızlı arabana biner;
yeryüzüne inerdin bulutsuz
mavilikten;
ölümsüz dudağında o aydınlık gülüşle
sorardın,

“Gene nen var?” derdin, “nedir gene
deli gönlünü çelen? Tılsımımla kimi
bafltan çıkarıp yollamam gerekiyor
koynuna?

Söyle, Sappho, kim seni üzen?
Kaçıyorsa kaçsın, bırak,
yakında o senin ardına
düşecek,

bugün almıyorsa verdiklerini,
yarın o sana armağanlar verecek,
seni sevmiyorsa, istemese de er geç
sevecek.”

Geleceğin varsa, şimdi gel,
kurtar beni
kuşkudan, ne diliyorsa gönlüm
yerine getir, sen de katıl benimle
savaşa.

SAPPHO

(Türkçesi: Cevat Çapan)


Şubat Ayında Ankara’da.. / Özdemir İnce

17/11/2009

ŞUBAT AYINDA ANKARA’DA YAZILAN BİR ŞİİR


Bu yıl erken bastırdı kış!
Yağmur yağıyor, yağmur yağdıkça seviyorum seni.
kar yağıyor, kar yağdıkça seviyorum seni.
karaya vurdukça, sular dondukça
üşüdükçe, bir şeyler yitirdikçe, umudum kırıldıkça
Çıkmaza girdikçe yaşam, yüreğim sıkıştıkça,
sen değiştikçe daha çok seviyorum seni.

Donmuş suda çelik tadı var
ağzımda eski tütün ve buruk çay tadı
her sabah yaya geçiyorum bütün Ankara’yı
kömür ve kükürt kokuları arasında
her akşam yaya geçiyorum bütün Ankara’yı
okuyarak bildirilerini direnen öğrencilerin
bakarak yırtık afişlere, şarkıcı resimlerine,
nereye gitsem içimde bir geç kalmışlık duygusu
bu yüzden bir saat erken gidiyorum gideceğim yere
ne zaman, nerede ve nasıl bilmiyorum, ama birden
yaşamın korkunç bir hızla değiştiğini düşünüyorum
ve ikimizin aynı kişiler olmayacağımızı yarın.

Bu yıl erken bastıran kışı yaşıyoruz
Sanki ölümlü kahramanlarıyız kötü bir romanın
yeni bir dilin sözdizimine çalışıyoruz
gökyüzünü verip yüzünü alıyorum
görüntünü verip acıları siliyorum
yüzünü koyuyorum umutsuzluğun yerine

Usumda sesinin ve gövdenin
usumda sesinin ve gövdenin görkemli atlası.

Özdemir İNCE


Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var / Ataol Behramoğlu

17/11/2009

 

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
   Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Ataol BEHRAMOĞLU


Bir Çöl Rüzgârı Ömrümüz / Ömer Hayyam

17/11/2009

 

Neye yarar?
Bir meyhaneye çöküp vicdanı sınava
çekmek. Camide secdeye kapanmak bitmiş
bir ruhla. Bir yazgımız olduğunu bilmek
ve ne yazıldığını hiç bilmemek:
Dert değil!
*

Öyle davran ki,
kimse bilgeliğinden acı çekmesin. Kendini
tut, öfkelenme. Gerçek bir gönül arılığına
varmak istiyorsan, senden başka hiç kimseye
vurmayan
talihine gülümse!
*

Ne aşağılıktır,
sevmesini bilmeyen, sevgiden esrimeyen
yürek! Sevmiyorsan eğer, ayın ya da
güneşin tatlı parlak ışınlarına nasıl
değer biçersin?
*

Cehennem
korkakları sığınırlar tapınaklara…
Tanrı’nın yüceliğini bilenler, kalplerine
sokmazlar böyle düşünceleri!
*

Definemiz
şarap, köşkümüz meyhane. Sarhoşluk
ve susuzluk en eski dostlarımız. Bir
hırka, bir kadeh, bir ruh ve bir yürekle
ne topraktan sakınınız, ne
ateşten
ne sudan!
*

Yakınma
bu dünyada dostlarının azlığından!
Birkaç candostundan öte umursamaz
hiçbiri. Bir insanın elini almadan
önce, o elin bir gün sana vurmayacağını
düşün!
*

Cenneti
ve cehennemi arıyordum, dünyanın ve
sonsuzluğun ötesinde. Görkemli bir ses
yankılandı göklerde: “Ne arıyorsun?
Cennet de sendedir, cehennem de!”
*

Umurumda
değil dünya! Doldur kadehi güzelim.
Dudakların bir goncagül bu akşam…
Yanakların gibi lâl olsun şarap…
Ve pişmanlıklarım uçup gitsin
zülfündeki
rüzgârla!
*

Ben, her zaman
Ermişlerin veresiye mutluluğuna karşın
yaşam şarabının peşin coşkusunu seçtim.
Gönlüm yok
Uzaktan hoş gelen tambur sesinde!
*

Gül gibi
bir yüzü okşamadan önce, dikenlerini
ç›karmalısın bedeninden, benliğinden!
Bak şu tarağa: Bir odun parçasıydı..
Kesildi, parçalandı, ne acılar çekti.
Ama şimdi, bir güzelin kokulu
saçlarında!
*

Tanrı,
ey Tanrı, cevap ver bize: Göz verdin,
güzellikler verdin. Mutluluğu tattırdın!
“Bakma, görme!” diyorsun, “Tatma”
diyorsun… Dolu bir kadehi boşaltmadan
ters çevirin
bakalım!
*

Sabah rüzgârı,
giysilerinden soyunan güllerin fisıltısıyla
duyulduğunda, yalnız biri vardır yaşam› anlamlı
olan: Uykuda gülümseyen masum bir genç
kız! İşte buna içmeli ve kırmalı
kadehi sonra!

*
Bilgisizler,
ya da çokbilmifller: “Ruh ve beden ayrıdır.”
derler! Ben de derim ki: “Şarap
var, şarap! Ayrılığı›, endişeyi yok
eden!”
*

Ölümden
korkmuyorum! Doğduğum andan beri yakamı
bırakmayan hayata yeğlerim ölümü! Nedir
ki hayat? Ben istemeden, bana emanet
edilen armağan… Umursamadan geri
vereceğim!
*

Biraz ekmek,
biraz taze su! Bir ağaç gölgesi ve gözlerin! Hiçbir
Sultan benden mutlu değildir artğk! Ve
hiçbir dilenci,
benim gibi kederli!
*

Her aşkın
bafllangıcı: Tatlılık, dostluk ve güzellik!
Ardından, sevmeler okşamalar! Ve sonra, yırtık
bir zarf gibi yürekler… Herbiri bir
yanda!
*

“İçme artık,
Hayyam!” diyorlar bana. Oysa ben içince
anlıyorum lâlelerin, güllerin, zambakların dilini.
Ve karşımda suskun duran sevgilimi!
*

Bak, ne diyor
gül: “Dünyanın hârikasıyım! Bir damla
gülsuyuna, nasıl kıyarlar bana?” İçini çekti bülbül:
“Bir mutlu günün ardından bin yıl gelir
gözyaşlarıyla!”
*

Yoğun
bir acıyla titrediğinde ve artık gözyaşların
akmadığında, yağmurdan sonra harelenen çimenleri
düşün! Ne zaman duru bir gökyüzüyle çılgına
dönüp, sonsuz bir gecenin dünyaya çökmesini
dilersen, uykusunda gülümseyen bir çocuğu
hatırla!

HAYYAM

(Türkçesi: Kenan SARIALİOĞLU)


İNSAN Yazın Düşün: 4

17/11/2009

yanar döner

II

kabuklu balık

yanık çakıl taşı
gezgin güneş altında
yere bakıyor bir yüzü
yuvarlacık damarlı
bir gözünde gökyüzü

tut elinde sıcak çöreği
üfleye üfleye
avucunda çevirdikçe
çift dünyalısın birden
yüreğin yıldız pencereleri

düş gerçek olmuş
döne döne
gerçek düş

destanları düşün masalları
böyle sık sık kime
gökten üç elma düşmüş

eski sularda yüzer gibi
yanıyor taşın içinde
-avuçta tutulmaktan-
kabuklu bir balık kristali

III

devir teslim

en çok babam severdi
ne varsa dünyada
-türlü türlü-
ve ne yoksa
en çok da beni

iş başa düştü
gitti gideli

Hasan ŞİŞLİ

 

İPSİZ

Geceyi yırtan sesle yüreğim burkuluyor
Hüznün doru atları dolduruyor kaleyi
Dalgalar kudurmuşça dövüyor limanı
Kış kendii kendini yeniden doğuruyor

Romanda yazar boğuşuyor kendiyle
Şairlerse durmaksızın kanıyor
Kanıyor yeryüzünün bütün duyarlıkları

İpsiz bir tarihin ıpıssız bir yerinde
Her kahraman ipini boynunda taşıyor

Yusuf ALPER

 

DİCLE ÜSTÜ AY BULANIK

8. UZUN VADELİ YIKIM

Gözleri Ağustos ortasında zemheri
İki donmuş çığlık iki kireç kuyusu
Uykuları bir namlu uzunluğunda
Oyunları yıkık duvarlarda saklambaç
Yıllardır ölülerin ayak ucundan
Dünyaya bakan küçücük çocukların
Kim nasıl silecek körpe kirpiklerinden
Yüreklerine sızan yılanın zehirini
Ey ışıklı dünyaların büyük bilginleri…

15. GÖKYÜZÜ O GÜN GÖKYÜZÜ OLACAK

Bütün ufuklardan iyilik esen
Yedi renge bürünmüş bir akşam üstü
Diyarbekir Kalesi’nde çocuklar
İlmek ilmek dokuyarak onurla günü
Dingin güleç ışıklı ve mağrur
Şiirler okuyacaklar Dicle’ye karşı
Salıp ayaklarını rüzgârın koynuna
Barışaa sevgiye kardeşliğe dair
Bütün güzel şairlerinden dünyanın…

Bir ayağı öksede göğsümdeki son kuş da
O gün kanat vuracak bulutların ülkesine
Toprak olanca coşkusuyla özgür
Yağmur bir sevişme tadı bedenlerde
Gökyüzü o gün gökyüzü olacak…

Şükrü ERBAŞ