Bir de Türkçe Öğrense… / Gönül Gönensin

 

BİR DE TÜRKÇE ÖĞRENSE…


Ne Asma Bahçeleri’ni görebildik Babil’in, ne masallardaki Kule’sini. Eski Ahit’te, Tufan’dan sonra diye kayda geçmiş dünyanın en büyük inşaatı. Ama bu görkemli yapıya sinirlenen Tanrı’nın tepkisi çok ilginç: Başı göğe değen Kule’nin yapımına katılan yüzbinlerce işçinin farklı dillerini birbirlerini anlayamayacak kadar iyice karıştırınca yapım yarıda kalıyor, halk dünyanın dört yanına dağılıyor. O gün bugündür, dillerimiz de dağılıp saçılmış yeryüzüne:-)

Tanrı, bütün dünyanın dillerini önce Mezopotamya’da karıştırmış. Ademoğulları çağlar boyunca yeniden kurmuş dillerini, bugünlere gelmişiz. Şimdi ise günümüzün vahşi tanrısı ABD, artık yalnızca kendi dilini yayıyor yeryüzüne. Kolejlerden üniversitelere, hamburgerden internete güdümlüyor bütün kara parçalarını, ‘Afrika dahil’. Ülkesinde yeraltı-yerüstü servetleri olanın vay haline. Dilin kemiği var mı, bir göz atın büyük caddelerdeki çokuluslu tabelalara, anlarsınız.

Dil karmaşası düşünülünce ilk akla gelen örnek Konfiçyüs olur. (Adını doğru mu yazdım bilemiyorum; her sözcüğü yazıldığıı gibi okuma ilkesini benimsedim son yıllarda, yabancı özel adlarda ikileme-üçleme düştüğüm için.) Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız, yapacağınız ilk iş ne olurdu? diye sorulduğunda Konfüçyüs ne demişti:

“Hiç kuşkusuz dili gözden geçirmekle işe başlardım… Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceleri iyi anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar… Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar önemli değildir.” Konfüçyüs, uzgörüsüyle günümüz açılım Türkiyesini tanımlıyor sanki.

Gerçekte bir dilin her dilden söz(cük) almasından daha doğal ne olabilir; büyük sakıncalar da doğurmaz bu ilişki; alınan sözcükler girdikleri dilin kurallarına uydurulup benimsenebilirse. Uygulamada devlet dini İslamiyet olan bir Doğu ülkesi yüzyıllarca Kuran dili Arapça’dan etkilenmişse ortaya Osmanlıca’nın çıkması doğal karşılanmalıdır. Ne var ki, Türkçe’nin, yazı ve konuşma dilinin gelişimine öncülük eden yeni bir Cumhuriyetin girişimleri de doğal karşılanmalı. Halkımızın ağzında ‘nerdübân’ ‘merdiven’e, ‘penç şembih’ ‘perşembe’ye, ‘midenüvaz’ ‘maydanoz’a dönüşürken, ‘gardrop’un ‘gardolap’a, ‘restaurant’ın ‘restoran’a dönüşmesi de doğal sayılacaktır. Ana sorunumuz yabancı sözcüklerin kuşatmasından çok yeni Türkçe karşılıklar üretebilme, onları özümseyip dilimizin yapısına uydurabilme becerimiz değil midir? Geldiğimiz noktada dil-düşünce duyarlığından yoksunluğumuz, toplumca sorumluluğumuzu yerine getirmediğimizin açık bir kanıtı sayılmalıdır.

Türkçe’nin sorunları giderek ağırlaşırken fragmanlara geçeyim: Bernard Shaw, bize mi gönderme yapıyor: “Bütün dünya dillerinde hain, ihanet eden anlamına gelir: Sevgisiz, vefasız, inançsız, ikiyüzlü, güvenilmez biri… İngilterede ise, yalnızca İngiltere’nin çıkarlarına kendini adamamış kişilere hain deniyor.” Ülkemizdeki dil karmaşasını bu açıdan Konfüçyüs’ün görüşüyle birleştirip toplumsal çürümenin boyutlarını yorumlayın siz artık.

Kültürel, teknolojik değişimler çağında olmamız yaşamımıza egemen olan moda salgınını dilimize de bulaştırıyor sürekli. İnsanımız hiçbir donanıma sahip olmadan nesne olarak girdiği medyatik düzenin dilsel sıkıntılarını da yaşıyor sürekli. Yeni sözcüklerin rastgele dolaşıma girdiği, kısırlaştırılan eğitimin de etkisiyle cehaletin kol gezdiği, insanların ekonomik kıskaçta erdemlerini yitirdiği, Gülten Akın’ın esprisiyle, ‘aynı dilin konuşulup aynı dille konuşulmadığı’ bir ülkede yaşıyoruz bugün.

Değerler öylesine alt üst oldu ki, bir zamanlar kutsal olduğu savıyla Türkçe ezanı susturup ortaöğretime Arapça dersi koymaya çalışanlar bugün Fettullah Üniversitelerinde İngilizcenin anadilimiz olması için var gücüyle çalışıyorlar.

Geçmişte Türk dilinin özleşmesine karşı çıkan, Osmanlıca savunucuları vardı. Hani Türkçe sözcükler türetme etkinliğini baltalamak için ‘gök konutsal avrat’ (hostes), ‘tütünsel dumangaç’ (sigara) benzeri uydurmaları yapmışlardı ya. Bir zamanlar Türkoloji denilen bilim yurtlarını çağdışı politik-kültürel arenaya dönüştürenlerin çömezleri, yıllardır Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenlerimizi yetiştiriyor. O öğretmenlerin çömezleri de liselerde gençlerimize Türkçeyi öğretiyor(!)

Dil duyarlığı kazanmış okur-yazar insanların parmakla gösterildiği günlerdeyiz. Yabancı sözcüklere düşkünlüğümüz günden güne büyürken dil ve kültür arasındaki ilişkileri, sözcüklerle kavramlar arasındaki bağları unuttuk. Bir yandan söz dağarcığımızın gelişmesi için belirli bir birikime ulaşmamız gerekiyor, yeni sözcükler kullanmak gereğini duyduğumuzda da okumayan, düşünmeyen bir toplum oluşturulduğuna tanık oluyoruz. Doğru ve güzel konuşup yazabilmemiz için bu dilin ustalarını okumamız gerektiği sürekli göz ardı ediliyor. Eski sıkıyönetim yasakları örtülü olarak yürürlükte hâlâ.

Türkçe’yi iyi bilmeyen insanın bir yabancı dili öğrenmesinin olanaksız olduğunu kim biliyor günümüzde? Bilse de uygulamadaki etkisi ne bunun? İngilizce’yi anadilinden daha iyi bildiği söylenen, övülen bir çok insanın Türkçe bilinci ve beğenisi oluşmamışsa başka dilin inceliklerini, ayrıntılarını kavrayabileceğine kim inanır. Bu anlayışla çok ünlü profesörlerler üretmiş tek toplum biziz belki de. Cemal Süreya’nın dediği gibi:

Beş dil biliyormuş ünlü kişi
Ünlü ve saygıdeğer
Bir de Türkçe öğrense
Altı eder.

İşte bu yüzden, beğeniyle karşılıyoruz her modayı, TV, ‘ölü kaybı olmamıştır’ deyince ölülerin sağ salim mezarlarına ulaştırıldığını anlayabiliyor,  Aşevi ve lokanta dururken restaurant’ı 5-6 değişik biçimde yazabiliyor, Türkçe’yi katleden şarkı sözlerini mırıldanarak ‘tamam’, ‘oldu’, ‘yes’, ‘okey’ kolaycılığıyla idare edip yaşıyoruz işte… Dünya fani, ekmek de aslanın ağzındayken dilin ne önemi var ki!?!

Bugün severek kullandığımız birçok sözcüğü bize armağan eden Ataç’ı çoktan unuttuk. Emek verip dilimizi araştıranlar güzel, arı-duru bir Türkçe’ye gönül vermişlerdi. Bugün de çabalarını aynı inançla sürdüren dilsever aydınlarımız var. Ama onların çabaları, başta 12 Eylül kökenli TDK ve kirli politikacıların süregelen duyarsızlığı karşısında etkili-yetkili olamıyor. Küreselleştirilmiş milyonlarca insanımızın da dil, kültür, uygarlık, sanat diye bir sorunu ve gereksinmesi yok artık günümüzde…

Ferit Edgü’nün Ders Notları’na göz atalım şimdi: “Yazarı, içinde yaşadığı ortama (topluma) bağlayan, yarattığı dildir. Ortak dilden yola çıkar yazar. Ama bu dili kişisel bir dil durumuna getirmek zorundadır. Ortak dille, hiçbir büyük yapıt yaratılamaz.”

Sözcükleri yalan-yanlış kullanıp cümle bozukluklarını üslup diye savunan çoksatar yazarlarımıza Barthes’ın şu sözünü anımsatmak yeterli olur mu: “Sözcükler herkesin malıdır, ama cümle, yalnızca yazarın.”

Dil-yapıt tartışmalarına ilginç bir katkı: Bir romanın toplumsal içeriği. Dil. Dilden daha önemli toplumsal bir içerik olabilir mi?

Bendeniz gönül ehli: Nef’î’nin dizesindeki dil’i çift anlamlı yorumlamanız dileğiyle, özel dilimizi (dilin dili) yaratmamız gerektiği gerçeğiyle noktalıyorum:

“Ehl-i dildir diyemem sînesi sâf olmayana.”

Gönül GÖNENSİN

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: