ÇOK ÜŞÜMEK / Turgut Uyar

04/12/2009

ÇOK ÜŞÜMEK

Bir kalır uzun resimlerde anısı sakallarımızın
Urban içinde üşüyüp üşüyüp kaldığımızın

Bir Kalır yanık yağlar yataklarda o oteller
Meydanlar heykeller sizin olmadığınız o her yer

O çok yalınç gerçekli gelip gitmeler

Bir kalır uzun duvarlar ve onların dipleri
Bir kalır yılgın adamların hep “Evet” dedikleri

Çok üşürdük hep üşürdük üşümekti bütün yaşadığımız
Üşürdü ellerimiz aşkımız sonsuz uzun sakallarımız

Tükenir dağınık diriliği kaşıntımızın bir gün
Bir kalır uzun kitaplarda anısı çok üşüdüğümüzün.

Turgut UYAR


TENSÖZ / Yannis Ritsos

04/12/2009

Yannis RİTSOS

(Yunanistan, 1909 -1990)

TENSÖZ

Bedenini betimlemek istiyorum. Uçsuz bucaksızdır Bedenin.
ince bir gül tacı bir bardak tertemiz suda. Bedenin
bir yaban orman kırk kara oduncuyla. Bedenin
derin buğu basmış ovalar güneş doğmadan önce. Bedenin
çan kuleli, kuyrukluyıldızlı iki gece, trenleri raydan çıkmış. Bedenin
loş bir meyhane, sarhoş gemiciler ve tecimenleriyle; kadeh tokuşturuyor,
kırıyor bardakları, tükürüyor, küfürler savuruyorlar. Bedenin
koca bir donanma – denizaltılar, zırhlılar, kruvazörler;
demir alıyor gürültüyle; sular akıyor güvertede; direkten
denize atılıyor bir miço. Bedenin ışıl ışıl suskunluk,
5 bıçakla, 3 süngü ve l kılıçla parçalanmış. Bedenin
saydam bir göl – o batık beyaz kent görünüyor dibinde. Bedenin
kocaman kıpır kıpır bir ahtapot ayın livarı içinde, kanlı kollarla
ışıklandırılmış caddelerin tepesinde, ikindi vakti
son imparatorun cenazesi geçmişti oradan alaylarla. Bir sürü
ezilmiş çiçek asfalt üzerinde benzinle ıslanmış. Bedenin
eski bir genelev Proastion sokağında yaşlı orospularla, ucuz
yağlı kalemlerle boyanmış; uzun takma kirpikleri var,
bir de genç torlak biri var – bütün müşterilerle yatıyor,
paralan komodinin üzerinde bırakır, unutur saymayı. Bedenin
gülpembe bir küçük kız; elma ağacının altına oturmuş, elinde
bir dilim taze ekmek ve tuza banıp kırmızı domates yiyor; bir de
bir elma çiçeği var durmadan sıkıştırıp duruyor göğsüne. Bedenin
kulağında bir cırcırböceği bağ bozanın – menekşe bir gölge düşüyor koyu esmer boynuna
ve tüm üzümlerin söylemediklerinin türküsünü söylüyor tek başına.
Bedenin tepe doruklarında kayran büyük bir harmanyeri –
on bir bembeyaz at harmanlıyor başaklarını Kutsal Kitabın; altın
başaklar küçük aynalar çakıyor saçına ve parıldıyor üç ırmak
elmas taçlı kocaman kara ineklerin eğilip
su içtiği ve ağladığı. Uçsuz bucaksızdır bedenin.
Betimlenmez bedenin senin. Ben de kalkmış onu betimlemeye
bedenime sımsıkı bastırmaya, onu kendime sığdırmaya ve ona sığmaya çalışıyorum.

Türkçesi: Özdemir İnce


ADIN / Abdülkadir Budak

04/12/2009

ADIN

Adını anıyorum yangın çıkıyor
Adını anmadığım zamanlarda üşürüm
Bütün gemilerden kovulan tayfayım ben
Çünkü güllerimi denize düşürürüm

Olmadık zamanlarda geliyor adın
Karıştırıyor beni çocukların arasına
Yeniden işe alınmamı sağlıyor
Ricalarda bulunarak kaptana

Saksılı bir pencereden giriyor
Gece yatısına geliyor adın
Sokuluyor yorganımın altına
Güzel şeyler oluyor anlatsam anlatamam
Diyelim su doluyor çöldeyken matarama

Adın göle inen geyik sürüsü
Saklıyor avcıların tüfeklerini
Bir kitap dolusu şiir oluyor
Çözüyor gecenin dilsizliğini

Adın ipek gömleğimin deseni

Abdülkadir BUDAK


GAZEL / Enderunlu Vâsıf

04/12/2009

Enderunlu VÂSIF

(? -1824)

GAZEL

Ne dem ol gözleri mestâne gelir hâtırıma
İptidâ sunduğu peymâne gelir hâtırıma

O siyeh zülf-i perişâna dokundukça sabâ
Hâl-i zâr-i dil-i dîvâne gelir hâtırıma

Dest-i çevrinde nice yıllar o kaşı yayın
Çektiğim çille-i merdâne gelir hâtırıma

Bir masal söyler o şûhu sararım fikri ile
Günde yüz bin kadar efsâne gelir hatırıma

Beni sevmez deyi bîhude sitem eylemesin
Sevmem ol mehveşi de ya ne gelir hâtırıma

Ne yalan söyleyim ol şûh ile hem-meclis iken
Ne bir ahbâb ne bîgâne gelir hâtırıma

Hâhiş-i zevk-i visâlinle bilir misin acep
Göricek ben seni cânâ ne gelir hâtırıma

Derdimi dökmeye dildâre tez elden Vâsıf
Mesken-i mahfi bizim hâne gelir hâtırıma

Enderunlu VÂSIF


FİRARÎ / Faruk Nafiz Çamlıbel

04/12/2009

FİRARİ

Sana çirkin dediler, düşmanı oldum güzelin;
Sana kâfir dediler, diş biledim Hakka bile.
Topladın saçtığı altınları yüzlerce elin,
Kahpelendin de garaz bağladım ahlâka bile.

Sana çirkin demedim ben, sana kâfir demedim;
Bence dînin gibi küfrün de mukaddesti senin.
Yaşadın beş sene gönlümde, misafir demedim;
Bu firar aklına nerden, ne zaman esti senin?

Zülfünün yay gibi kuvvetli çelik tellerine
Takılan gönlüm asırlarca peşinden gidecek,
Sen bir âhû gibi dağdan dağa kaçsan da yine
Seni aşkım canavarlar gibi tâkîp edecek!

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL


“Mühür Gözlüm” Ve “Mecnunum” / Âşık Ali İzzet

04/12/2009

ÂŞIK ALİ İZZET

(1902-1981)

MECNUN’UM LEYLÂMI GÖRDÜM

Mecnun’um Leylâ’mı gördüm
Bir kerecik baktı geçti
Ne sordum ne de söyledi
Kaşlarını yıktı geçti

Soramadım bir çift sözü
Ay mıydı gün müydü yüzü
Sandım ki Zühre yıldızı
Şavkı beni yaktı geçti

Bilmem hangi burç yıldızı
Bu dertler yareler bizi
Gamze okun bazı bazı
Yâr sineme çaktı geçti

Ateşinden duramadım
Ben bu sırra eremedim
Seher vakti göremedim
Yıldız gibi aktı geçti

İzzeti bu ne hikmet iş
Uyur iken gördüm bir düş
Zülüflerin kement etmiş
Yâr boynuma taktı geçti

MÜHÜR GÖZLÜM

Mühür gözlüm seni elden
Sakınırım, kıskanırım
Uçan kuştan, esen yelden
Sakınırım, kıskanırım

Tohumundan, akrabandan
Kardeşinden, öz babandan
Seni doğuran anandan
Sakınırım, kıskanırım

Beşikte yatan kuzundan
Hem oğlundan, hem kızından
Ben seni senin gözünden
Sakınırım, kıskanırım

Havadaki turnalardan
Su içtiğin kurnalardan
Geyindiğin sırmalardan
Sakınırım, kıskanırım

Al’İzzet’i ancalardan
Elindeki goncalardan
Yerdeki karıncalardan
Sakınırım, kıskanırım

Âşık Ali İzzet



ÖYLE Bİ / Can Yücel

04/12/2009

ÖYLE Bİ

Temiz gömlegimi giydim talimden sonra
Ayaklarını yıkıyor çeşme başında erler
İşte sen öyle bir serindin
Tuzladan kaptılarla inerken şehre
Ne güzel şey sivil denmesi çıplağa
Ve gün-açık penceresinden meselerin
Yamacın kuytusuna sokulmuş mavi
Ufacık bi parça deniz gibiydin

Şipka biberleriyle konmuş okulun camlarına
Arnavut Köyünün o muhacir güneşi
İşte sen öyle bi cumartesiydin
Sahanlıkta saçlarını tarıyor kızlar
Raylar ondan böyle kıvılcımlanıyor
Köşeleri dönerken, önlükleri altından
Dünyaya başlar gibi aybaşlarının kokusu
Kalkan al tıramvaydın ergenlik durağımdan

Meyvahoşun orda bir sabahcı kahvesi
Gün ağarmıştı ama ben günaydın demedim
İşte sen öyle ışıklı bir yerdin.
Bilmiyordum hiç burda bir fırın olduğunu
Diz çöktüm asfalta, baktım aşağı, üüüü’üh!..
İşçiler ateşler ay çörekleri
Ve kılıc gibi taze ekmek kokusu…
Dağıttık evvel-allah yalnızlıkları

Yaşamak düğünse, sen orda gelindin
Seni soydum, Güler, dünyayı giyindim

Can YÜCEL