S’imge Şairler : BAUDELAİRE

17/12/2009

Charles BAUDELAİRE

BALKON

Hâtıralar annesi, sevgililer sultanı.
Ey beni şâdeden yâr, ey tapındığım kadın,
Ocak başında seviştiğimiz o zamanı,
O canım akşamları elbette hatırlarsın.
Hâtıralar annesi, sevgililer sultanı.

O akşamlar, kömür aleviyle aydınlanan!
Ya pembe buğulu akşamlar, balkonda geçen!
Başım göğsünde, ne severdin beni o zaman!
Ne söyledikse çoğu ölmiyecek şeylerden!
O akşamlar, kömür aleviyle aydınlanan!

Ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları!
Kâinat ne derindir, kalb ne kudretle çarpar!
Üstüne eğilirken ey aşkımın pınarı,
Sanırdım ciğerinde kanının kokusu var.
Ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları!

Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece.
Seçerdim karanlıkta gözbebeklerini;
Mestolur, mahvolurdum nefesini içtikçe.
Bulmuştu ayakların ellerimde yerini.
Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece.

Bana vergi o tatlı demleri hatırlamak;
Yeniden yaşadığım, dizlerinin dibinde.
O ‘mestinâz’ güzelliğini boştur aramak,
Sevgili vücudundan, kalbinden başka yerde,
Bana vergi o tatlı demleri hatırlamak!

O yeminler, kokular, sonu gelmez öpüşler,
Dipsiz bir kuyudan tekrar doğacak mıdır,
Nasıl yükselirse göğe taptaze güneşler,
Güneşler ki en derin denizlerde yıkanır.
O yeminler, kokular, sonu gelmez öpüşler!

(Cahit Sıtkı Tarancı)

SONUÇ

Gönlüm rahat, çıktım dağın tepesine,
Hastane, hapisane, kerhane, araf, cehennem,
Kent görünüyor bütün genişliğince,

Çiçekler gibi açar bütün aykırılıkları.
Boşuna gözyaşı dökmeye gitmezdim oraya,
Sen de bilirsin, ey şeytan, kırık umutlarımın anası;

Kocamış bir kadının kocamış belalısı gibi
Sarhoş olmak isterdim o koca orospuyla,
Cehennemsi büyüsü gençleştirirdi beni.

Sabah yataklarında uyu daha gönlün dilerse,
Ağır, karanlık, nezleli, gönlün dilerse dolaş
Altın işlemeli akşam perdelerinde,

Seviyorum seni, rezil başkent! Orospular
Ve haydutlar, sunduğunuz hazlar sonsuz,
Ne var ki anlamaz bunu inançsız bayağılar.

(Tahsin Yücel)

İÇE KAPANIŞ

Derdim, yeter, sakin ol, dinlen biraz artık;
Akşam olsa diyordun, işte oldu akşam;
Siyah örtülere sardı şehri karanlık;
Kimine huzur iner gökten, kimine gam.

Brak, şehrin iğrenç kalabalığı gitsin,
Yesin kamçısını hazzın sefil cümbüşte
Toplasın acı meyvesini nedametin
Sen gel, derdim, ver elini bana, gel şöyle.

Bak göğün balkonlarından, geçmiş seneler
Eski zaman esvaplarıyla eğilmişler;
Hüzün yükseliyor, güler yüzle, sulardan.

Seyret bir kemerde yorgun ölen güneşi
Ve uzun bir kefen gibi doğuyu saran
Geceyi dinle, yürüyen tatlı geceyi.

(Sabahattin Eyuboğlu)

NE DERSİN BU AKŞAM

Ne dersin bu akşam, sen garip kişi, sen biçare,
Ya sen kalbim, sen ki vaktiyle çiğnendin ey kalbim,
Ne dersin en güzel, en iyi, en sevgili yâre,
İlahi bakışıyla nasıl şenlendin ey kalbim?

– Feda olsun gururumuz onu övmek yolunda!
Dünyaya değer emreden sesindeki tatlılık
Meleklerin kokusu var o latif vücudunda;
O gözler bize esvap giydirir safi ışık.

İsterse geceleyin ıssızlık içinde olsun,
İsterse sokakta kalabal›k içinde olsun,
O hayal havada rakseden bir meşale her dem!

Bazan da konuşur: “Ben güzelim emrediyorum,
Hatırım için yalnız güzel sevmeni istiyorum;
Baş koruyan meleğim ben, ilham perisi Meryem!”

(Cahit Sıtkı Tarancı)

ALIP GÖTÜREN KOKU

(Parfüm Exotique)

Gözlerim kapalı, bir sonbahar akşamında;
Sıcak göğsünün kokusunu içime çeker,
Dalarım; gözlerimden mesut kıyılar geçer,
Hep aynı günün ateşi vurur sularına.

Sonra birden görünür baygın, tembel bir ada;
Garip ağaçlar, hoş meyveler verir tabiat;
Erkeklerin biçimli vücutlarında sıhhat
Ve bir safiyet kadınların bakışlarında.

O güzel iklimlere sürükler beni kokun;
Bir liman görürüm, yelkenle, direkle dolu;
Tekneler, son seferin meşakkatiyle yorgun.

Burnuma kadar gelen hava kokular taşır.
Yemyeşil demirhindilerden gelen bu koku
İçimde gemici şarkılarına karışır.

(Orhan Veli Kanık)


ALBATROS / Baudelaire

17/12/2009

ALBATROS

Açık denizde, tayfalar sık sık eğlenmek için
Albatrosları avlarlar o iri okyanus kuşlarını,
Sürüklenir giderler bu miskin yoldaşları
Başucunda dalgalarla boğuşan gemicilerin.

Geminin güvertesine serilirler sessizce,
Kralları gökyüzünün utangaç ve sakar,
O geniş ve beyaz kanatlarını açarlar
Yorgun birer kürek gibi, kalırlar çaresiz.

Ne güzeldiler önce, şimdi gülünç ve çirkin,
Topal ve yılgındır artık bu kanatlı yolcular,
Gagasını dürter durur duyarsız tayfalar,
Tanımazlar, bilmezler, bu hale nasıl düştün.

Ey şair, yeryüzüne sürüldün sen bulutlardan
Nerde oklara göğüs geren dev kanatların,
Öldükçe ölüyorsun, yuhalandıkça gururun,
Uçamazsın şimdi, artık nasibin yok rüzgârdan.

Charles BAUDELAİRE

(Türkçesi: Gönül Gönensin)


PARS / Baki Süha Ediboğlu

17/12/2009

PARS

Aydınlık bir ölüm arayıp durur
İçimde alevden pençeli bir pars
Gündüzün sesiyle göğsü kudurur.
Geceler onunçün kevserden bir tas

Durmadan arıyor yüreği üzgün,
Sesinden dağlara kaçan gazalı.
Durmadan rüzgârla koşuyor ölgün,
Gözleri dumanlı, kalbi yaralı.

Bir mavi kuş olur, düşer sulara,
İpekten kanadı okşar engini
kalbinden akşama açılan yara,
Geceyle yükselir, aşar bendini.

Boşluğu seyreder bakışı durgun
Ve uçar ruhunun çılgın azabı;
Dökülür kalbine mavi bir sükûn,
Durulur gözünün dönen girdabı…

Baki Süha EDİBOĞLU


MEVLÂNÂ’dan “Kanatlı Sözler”

17/12/2009

MEVLÂNÂ’DAN KANATLI SÖZLER

* İyi ağaçtan talihli dal çıkar.

* Gözyaşı, kadının tuzağıdır.

* Altına düşman olan var mıdır?

* Bu dünya tuzaktır, yemi de istek.

* Köpeklerin artığını› aslan yemez.

* Savaşlar, birkaç kancık adam yüzünden olur.

* Balığa denizden başkası azaptır.

* Yeni doğan aslan bir kediye bile yenilir.

* Aşk, altın değildir, saklanmaz. Âşıkın tüm sırları meydandadır.

* Aşkı, aşktan başka hiçbir şey söndüremez.

* Aşk, hiçbir âfetten öğüt almaz, uslanmaz.

* Güzel yüz aynaya âşıktır.

* Bal, her ağızda tatlıdır.

* Balıktan başka her şey suya kandı.

* Soru da bilgiden doğar, yanıt da.

* Tuzağa saçtığın taneler, cömertlik sayılmaz ki..

* Çoban uyudu mu kurt emin olur.

* Buğdaysız değirmene gidenin boş yere sakalı ağarır.

* Köpeklerin dudaklarıyla deniz kirlenmez.

* Dert, insana daima yol gösterir.

* Gülün dostu dikendir.

* Dosttur, çöp sanıp kırma onu.

* El, hiç gönülden gizli bir iş yapabilir mi?

* Gece, neye gebeyse onu doğurur.

* İnsana kimse gözü gibi lalalık edemez.

* Halk, kime secde ederse, onun canını zehirler.

* İlâç, âlemde dertten başka bir şey aramaz ki..

* Her denizin incisi olmaz. Her sedefte inci bulunmaz.

* Kanaattan hiç kimse ölmedi, hırsla da hiç kimse padişah olmadı.

* Karınca, güzelim harmanı görmez, bir tanecik buğdayın üstüne titrer.

* Kılıca, kesmekten utanç gelmez.

* Ne kutludur o kişi, yoldaşı haset değil..

* Testi, taştan korkar.

* Komşudan av kapmak, aslanlara ayıptır, köpeklere değil.

* Kuş, ancak kendi cinsinden kuşlarla uçar.

* Her nimetin bir eziyeti vardır.

* Değersiz otlar, iki ayda yetişir; ama kızıl gül, bir yılda..

* Sabır, genişliğe ulaşmanın, olgunluğun anahtarıdır.

* İnsan, akılla pir olur, saçı sakalı ağarınca değil..

* Bir sarhoş, mezeyle şaraptan başka ne isteyebilir?

* Sevgi ve acıma, insanlıktandır; hiddet ve şehvet, hayvanlıktan

* Örümceğin sofrasındaki kebap, ancak sinek olur.

* Su, hiçbir zaman ateşten korkmaz.

* Şarap, zaten edepsiz olanı edepsiz eder.

* Bir kimseyi tanımak istiyorsan, arkadaşlarına bak.

* Ayna ve terazi yalan söyler mi?

* Hiç derede kuru toprak olur mu?

* Ayran içinde yağ nasıl gizliyse, doğruluk cevherinde de yalan gizlidir.

* Kara yüzlüye ha sabun, ha kara boya..

* Yüzün rengi, kalplerin casusudur.

* Yüzü, güneşe benzemeyen, yüzünü gece gibi peçeyle örter.

* Yüz elimizdeyse doksan da bizdedir.


Mevlânâ’dan Dörtlükler

17/12/2009

RÜBAÎLER

Gördüğümden beridir ki seni kan ağlıyorum;
Öyle ki: kalmdadı bir yerde hayâlin bensiz;
Zehir olsun el uzattımsa eğer bir kadehe
Sevgilim kahrolayım ben yaşadımsa sensiz.

*

Bir bakışla çalıyor gönlünü her bir görenin,
Veremezler ona elbette tabipler de ilaç;
Görseler çünkü onun gül yüzünü bir kerre,
O tabipler de olur başka tabîbe muhtaç!

*

Yolumuz uğradı Cânân ile gül bahçesine;
Goncalardan birine gitti gözüm istemeden;
Yüzüme baktı da Cânân dedi ki: Aşkolsun,
Güle bakmak yakışır mı, yanağım hâzır iken?

*

Bir sadâ geldi güzel sevgilimin kabrinden
O dudaklar yoluna ben döküyorken al kan;
Dedi: Uğrumda değil, kendin için gözyaşı dök,
Çünkü sensin daha çok merhamete lâyık olan!.

*

İlk zamanlarda güzel sevgilimin aşkıyla
Komşular ağlayışımdan uyumazdı bir ân;
Şimdi feryadım azaldı, fakat aşkım arttı;
Alev aldıkça ateş, eksilir elbette duman..

*

Ruhumun göklere doğru uçarak gittiği gün,
Kara toprakta harab olduğu anda şu beden;
Kabrime kalk diye parmak ile yazsan güzelim
Yeniden canlanarak fırlar idim ben de hemen.

*

Beni Bayram ile Mey Sofrası eğlendiremez,
Ayrıyım sevgilimin gül yanağından ne yazık;
Şimdiden sonra dikenler bürüsün bağları hep
Gökten isterse çakıl taşları yağsın artık !..

*

Öyle koştum ki güzel sevgilimin uğrunda,
Bıktım artık ve bu gün bekliyorum son yerimi;
Şimdi geç, sevgilime yarın kavuşsam bile
Artık, nerde bulurum ben o geçen günlerimi !..

*

Dedim: Artık kaçarım, derdini çekmektense.
Dedi: Hicran ile hasret seni etmez mi telef ?
Kalmadı bende tahammül bu cefâlarla, dedim;
Dedi: Bir gün benim uğrumda ölürsen ne şeref !..

Türkçesi: İbrahim Edip


S’imge Şairler : MEVLÂNÂ

17/12/2009

RUBAÎLER

Seviyorum seni.. Bana bunun için nasihat neye yarar?
Zehir içmişim ben.. Bana şeker ne eder?
Benim için: “Onun ayağına zincir vurunuz!” diyorlar;
Divane olan gönlümdür, ayağıma zincir vurmak niye?

~ ~ ~

Seninle beraberken senin sevginden uyuyamıyorum.
Sen yokken de ağlamaktan uyuyamıyorum.
Allah Allah! Benim her iki gecem de uykusuz geçiyor,
Fakat sen bu iki uyanıklık arasındaki farkı bir anla!

~ ~ ~

Kendim güzel olmasam da güzelliğe tapanlardanım.
Şarap değilsem bile şarapla mest olanlardanım.
Münacat ehlinden olmazsam olmayım.
Bu arada senin meyhanende sarhoş olanlardanım.

~ ~ ~

Bu gece bana benzeyen bir arkadaşla beraberdim
Çimenlerin üstünde meclis kurmuştuk.
Orada kadeh, şarap, meze, ışık, mutrip.. hepsi vardı.
Keşke yalnız sen olsaydın da bütün bunlar olmıyayd›.

~ ~ ~

Biz şarapsız ve kadehsiz olmaktan memnunuz.
Bizim için kötü de, iyi de söyleseler biz memnunuz.
Bize: “Sizin sonunuz yok!” diyorlar.
Biz sonsuz olmaktan memnunuz.

~ ~ ~

Bağa geliniz ve yeşil giyinen tabiatı seyrediniz,
Her köşede bir çiçekçi dükkanı açan tabiatı seyrediniz
Güller bülbüllere diyorlar ki:
Susunuz ve susarak seyrediniz !

~ ~ ~

Dudaklarını anarak yüzüğümün lâlini öpüyorum.
Onları bulamadım ne yapayım, şimdi bunları öpüyorum.
Senin bulunduğun göğe ellerim yetişmiyor
Ve ben secdeye kapanıp yeri öpüyorum.

~ ~ ~

Sen gittin ve sen gidince ben kan ağladım,
Senin büyük acınla uzun uzun ağladım.
Sen yalnız gitmedin, gözlerim de senin arkandan gitti.
Mademki artık gözlerim yok, nasıl ağlayabilirim?

Türkçesi: Asaf Halet ÇELEBİ


NERGİS ile YANKI / Melih Cevdet Anday

17/12/2009

NERGİS İLE YANKI

Nergis dünyaya geldiğinde
Su perisi olan anası
Ona baktı da uzun uzun
Ya bu dünya güzeli çocuk
Göze gelirse diye meraklandı,
Dar attı kendini falcının yanına,
“Oğlumun ömrü uzun mu falcı baba?”

Falcı mavi saçlı periye dedi ki,
“Evet, ama hiç görmezse kendini..”

Delikanlı Nergis on altısında,
Sevgilisiydi herkesin.
Ama hiçbiri bu talihsizlerin
Sokulamamıştı yanına,
Çünkü döndüğünü bilmiyordu dünya,
Büyümez gibi büyüyordu bervak otu,
Kunduz bilmeden acıkıyordu,
Görmeden bakıyordu geyik.
Güzelliðini bilmeyen güzellik,
Issızdı görkemi içinde,
Nergis büyüsü içinde donuk donuktu.
Hani öğle saati amfitrit
Sallanarak derin sularda
Uyur ya ağýr, kibirli, alıngan,
Hani kayalık dağın doruğundan
Göz açıp kapayıncaya kadar
Yürek oynatırcasına iniverir ya
Uçurum telaşsız ve yaban,
Hani kaldırır başını orman dinler
Gülümseme nedir bilmeyen yavru şahin,
Hani papağanları ürkütür
Tavşanları kovalar yavru kaplan..

Bir gün kurduğu ağlara doğru
Sürerken ürkek geyikleri
Söze ilk başlamayı bilmeyen Yankı
Onu görüp vurulu verdi.
Ardına düþtü Nergis’in gizlice,
Tutup yalvarmak isterdi,
Yalvarýp sarmak isterdi,
Ama Yankı’ydı o, biri söylerse ancak
Ancak son sözleri yinelerdi.

Çevresinde bir şeyler sezinleyen Nergis
Dedi ki “Kim var yanımda benim?”
Yankı mutlu, ses verdi:
“Ben’im”

Nergis bakınıp dört yanına,
Kimsecikler görmedi, şaştı.
Çünkü görünmek için en uygun sözü bekleyen
Ormana saklanmıştı.

Aldandı Nergis kendi sesine
Bağırdı, “Gel birleşelim!”
Yankı ses verdi gene,
“Birleşelim!”

Ve sarılmak için özlediğine,
Çıktı ormandan.
Ama aldatıldığını anlayan Nergis
Onu korku ile itti.
“Çek beni kucaklamak isteyen ellerini
Ölürüm de sana öyle yar olurum.”
Yankı da son olarak dedi ki,
“Yar olurum.”
Ve ormanın içlerine çekildi.

O günden beri ıssız mağaralarda
Kendini yakıp bitiren Yankı
İşittirir sesini bütün çağıranlara,
Söylemek istediği içinde saklı,
“O da sevsin dilerim Tanrım,
Sevsin de kavuşmasın derim Tanrım”

Oralarda bir akarsu vardı.
Ne dağlarda otlamayı seven keçiler,
Ne çobanlar, ne bir sürü, ne bir kuş
Bozabilmişti duruluğunu bu suyun.
Hiç güneþ görmeyen bir kuyunun
Serinliği gibi serin, ne bir yaprak yüzer
Yüzünde, ne bir küçük titreyiş.

İşte av yorgunu Nergis
Uzandı bir gün içmek için bu suya
Görünce yüzünü birden bire suda
Başkası sandı kendini,
Başkası diye vuruldu kendine,
Kalakaldı güzelliğinin önünde.

Mermer bir yonuttu sanki yüzü,
Bir çizgisi bile oynamıyordu.
Nergis kendini kucaklamak istiyordu,
Seven de kendi, sevilen de.
Kaç kez kollarını boş yere
Suya daldırdı tutmak için bu başı,
Açlık da ne, yorgunluk da ne,
Hiçbir şey onu bu yerden ayıramadı.

Niye direniyorsun, söylesene,
Kaçıcı bir görüntü yakalamak için?
Sen dönünce yok olacak sevdiğin,
Seninle gelir, seninle gider gördüğün,
Sen kendinsin arkasından koþtuğun,
Niye direniyorsun, söylesene!

Büyülenmiş, kendini seyrederken öyle,
Suya damladı gözyaşları,
Bir bulanıklık oldu suyun yüzünde.
Silinip uzaklaşmaya başladı Nergis,
Sağlıcakla kal dedi ta derinden Nergis,
Düştü bitkin başı çiçekli çimenlere.

Nergis’in ölüsü bulunamadı,
Düştüğü suda şimdi safran rengi,
Beyaz bir çiçektir artık adı…

Melih Cevdet ANDAY


MERHÂBÂ ŞİİR, MERHÂBÂ METAFİZİK / Ahmet İnam

17/12/2009

MERHÂBÂ ŞİİR, MERHÂBÂ METAFİZİK

Şiir yaşamdadır. Yaşamın soluk borusu, öteyi gören gözü olarak. Şiir dünyadadır ve insandadır. Bundan dolayı şeytânî, bundan dolayı rahmanîdir.

Ortadoğu, insanına şiir emzirir.

Ortadoğu insanı metafiziği şiirde duyar.

Metafiziğin şiire kapısı vardır. Tıpkı diğer sanat dallarına, bilime, felsefeye, dine, hikmete, folklore, günlük yaşam bilgisine olduğu gibi. Metafiziğin sayısız kapısı vardır, sayısız bilgi, ilgi, duygu, görgü alanlarına. Metafiziğin bedene bile kapısı vardır.

Kapıya gelmektir, gelebilmektir sorun.

Hayatın şiire kapısı elbette vardır. Kapısız şiir olabilir mi?

Kapısız metafizik? Metafiziksiz kapı olabilir mi? Her kapı metafiziğe açılabilir, duran varsa önünde, durabilen. Her kapı şiire açılabilir, şiirleyen varsa, şiirlenen. Şiirin ve metafiziğin ortaklığı orada: Açılmadıkları nesne yoktur, açılmadıkları varlık. Açanı varsa, açılanı, göreni; şiirin ülkesi metafiziğin ülkesiyle kapılar doğurur, kapılar “çağlar”, kapılar açar, kapılar kırar, yıkar, kapar. Kapılar ülkesidir. Belki de: Şiir de, metafizik de kapıdır. Hem iki ülkedir, birbirleriyle bir yanlarıyla örtüşen; püskürttükleri kapılarıyla; Terra poetica, Terra metaphysica! Âlem-i Şiir, Âlem-i Mâbâdettabîa! Neyin, nelerin kapısıdırlar? Duranına bağlı, önlerinde. Kapıların kapısıdır onlar.

Metafizik bir alan, bir ülke. Bir uçsuz bucaksız âlem. Gözlemlenebilir, hesap edilebilir olanın ötesi. Bilimle bulunabilir olanın ötesi. Bilim metafiziğin ülkesinde büyümeye başladı. Adım adım onun bölgesini ele geçirdi. Büyümeyi sürdürüyor.

Şiir ükesi, başlangıçtan beri metafizik ülkesinden ayrıydı, ortak alanları, birbirlerine kapıları olsa da.

Şiir ülkesi, kültürü yaratmış bir ülkedir. Metafiziği, dini, felsefeyi, sanatı, hikmeti doğuran odur. Sonra koptu onlardan. Başlangıçtaki anlamı zaman içinde dönüşüme uğramadı değil; içinde manzume ülkecikleri doğdu, bu ülkecikler onu ele geçirmeye kalktılar. “Rhetorik” şiirden salt güce; ele geçirici, sömürücü, yok edici güce doğru gelişti: Ölçülü uyaklı sözleri manzume ülkesinin, şiire musallat olmaya, onu istilâ etmeye çalıştılar. Şükür, şiirin hâlâ manzume tarafından ele geçirilmemiş bölgeleri vardır. Şairlerin yüzü suyu hürmetine durur şiir ülkesi, bağımsızlığıyla. Bunca şiir kuramının, edebiyat öğretisinin, dilbilim tekniklerinin, şiir tanımaz “felsefe yapma” çabalarına karşın, şiir hâlâ ayakta durmakta; şiir ülkesi oldukça toprak kaybetmekle birlikte, istiklâlini muhafaza ediyor, bir bakıma.

Şiir, “söyleyen insan”la başladı. Hem Türkçe’deki “yır”, “ır” sözcüklerinde, hem Almancadaki dichten (Latince dictô’dan geldiği söylenebilir!) de bu özellik görülebilir. Batı dillerinin büyükçe bir bölümünde Eski Yunancadaki poiêsis’le ortaya çıkan şiir sözcüğü, bir tür ürün ortaya koymayı; yapmayı, üretmeyi anlatır; bu üretim başlarda şarkı ve türkü ile söylenerek gerçekleştiriliyordu; destan söyleyiciler, “söz”den, epos’dan yola çıkıyorlardı; arkalarında onlara esin veren güçler musa’lar vardı, onun için sanatları mousikê adını alıyordu. Şair, müzikle, dansla, esinle “üretiyordu.” (Evmusos, sözü, esini “iyi” olan anlamında mâhir şairlere verilen bir sıfattı!)

Bizim dilimizde, Ortadoğulu’nun yaşamında yüzlerce yıldan beri egemen olan “şiir” sözcüğü, “şu’ur”la, “şe’ere” sözcüğü ile ilgiliydi. Arapçada çok zengin anlamlara kaynaklık eden “şe’ere”, öğrenmek, anlamak, sezmek, farketmek, algılamak, duymak, bilincine varmak, şiir oluşturmak… gibi anlamlar taşıyordu. “şa’ir”, yalnızca şiir söyleyen değildi; anlatıcıydı, derin sezgileri olan biriydi. Şâ’iriye sahibi, şiirsel güç sahibi biriydi.

Batı dillerinde şiir vurgusu, poiêsis sözcüğünden yola çıkılarak bakıldığında, üretmek, ortaya koymakla ilgiliydi; bizde ise, “anlamak”, sezmekle.

Biraz da bundandır: Ortadoğulu’nun şiir ülkesinin kapılarında durucu olması!

Söyleyicilik, iki kültürde de var: Şâ’ir söyleyicidir, hele Moğolcada, çok geveze, çok konuşkan anlamlarına geldiği savı açısından bakıldığında, “ozan”da da böyle bir özellik görüyoruz; Batılının rapsôdia’sında da olduğu gibi, şiir “okuma” özelliğini; şiirin, söyleyen boyutunu kavrıyoruz.

Şâir hileci olarak görülmüş iki dünyada da, Batı ve Ortadoğu’da, çoğunlukla; örneğin, Almancadaki Gedicht, buluş(Erfindung) anlamına geldiği gibi, hile (Betrug) anlamına da gelebiliyordu.

Şiir ülkesi, hayata bu zıt özellikleriyle yansımış, yaratıcılığının yanında, güvenilmezliği ile de; örneğin Platon’un, Kurân-ı Kerim’in uyarıları olmuştur şiir hakkında.

Bu ikircikli durum, şiirin metafiziğe açılımını engellememiştir. Şâir, sözün basmakalıp anlamlarını, günlük dilde kullanıla kullanıla aşılmış anlamlarını aşabilen biridir. Dilin olanaklarını sınayan dil olanakçısıdır. Dilin alanı, düşüncenin alanıyla içiçe olduğu için, şair, metafiziğin kapılarından geçebilen bir varlıktır. Kimi sıradan metafizikçilerden daha cesur, daha atılgandır. daha yaratıcıdır, bir açıdan. Metafizikçinin süt annesi olabilir, eğer o gönüllü ise. (Örneğin Heidegger’in gönüllüğü gibi!)

VARLIK, YAŞANTI, ANLAM SÖZ

Metafizik şiir ilişkisini açıklayabilir umuduyla, bu yazının çerçevesi içinde bir kavramsal tasarı sunmayı deneyeceğim.

İnsan, yaşantısı olan, yaşantılayan bir varlıktır. Yaşantı, bilinçli, bilinçsiz özelliğiyle insanı, bu dünyada, bedeni içinde var eder. İnsan yaşantısı nesneleri, tek tek varlıkları yaşantılar (tecrübe eder!). Bu nesneler alışılmış anlamda fiziksel nesneler olabileceği gibi, düşünsel nesneler, düş nesneleri de olabilirler. (Uykudaki düşlerimizin, uyanıkken kurduğumuz düşlerin, düşüncelerin…) Bu nesnelere varlıklar (Heideggergil anlamıyla Seiende!) de diyebiliriz. Bunların tümünü oluşturan ve her bir nesnede içkin olarak bulunduğunu düşündüğüm Varlık, yaşantı konusu yapılamaz! Demek ki yaşantı ile Varlık arasında bir uçurum vardır! Bu uçurum bir sınır yaşantı olan anlam verme yaşantısı ile kapatılır! Anlam verme yaşantısının nesnesi fiziksel nesnelerden, düşünsel nesnelerden farklıdır: Burada bir “x” üzerine çalışır yaşantı; onu anlamla dokur! (Bir anlamıyla Edmund Husserl’den edinilmiş görüşler bunlar!) Varlık bize düpedüz yaşantı ile verilmiyor; bir anlamıyla bizden esirgenmiştir! Varlıklar verilmiştir yaşantımıza, fiziksel nesneler, düşler, düşünceler, ama Varlık verilmemiştir. Düpedüz (Almancada, blosse!) yaşantı ile varlık arasında ANLAM UÇURUMU vardır! Nesneleri algılarız; algılarken anlamları da eğitimle, o kültür içinde bize verilir! Bunlar günlük yaşam sorunlarının çözümünde yüzyıllar içinde edinilmiş yaşantılardır. Anlam yaşantılarını zamanla gerçekleştirenler, bunu bizim düpedüz yaşantılarımıza aktarmışlardır. Bundan dolayı gündelik olağan yaşamda anlamları da algaladığımızı düşünürüz! Oysa onların Varlık açısından anlamı bizden saklanmıştır! Öyle olmasaydı, sanatta, bilimde, felsefede, uçsuz bucaksız araştırmalar, denemeler sürüp gitmezdi. Düpedüz yaşantı ile Varlık kavranamaz! Bu evren, bütün bu nesnelerin anlamı! Düpedüz algılamanın ötesinde, onlardaki Varlığı yakalamak açısından tek tek nesnelerdeki anlam da bize verilmemiştir! Tek tek nesnelerde, ister fiziksel, ister düşünsel, ister bunların dışındaki bir varolma biçimiyle, tüm nesnelerde, varlıklarda Varlık vardır! (Tam bir metafizik (!) cümle oldu ama!) İşte bu Varlık, ancak anlam verilerek, ancak yorumla, iğreti bir biçimde kavranabilir. Her anlam verme atılımı geçicidir, değişmeye, dönüşmeye açıktır. Anlamlar, “yakalanıp”, değişmez kılınacak bir yapı taşımazlar! Bundan dolayı Varlık hakkında tek “yorum” tek görüş yoktur: Ne sanat ne bilim ne din ne de felsefe alanında! Anlam uçurumu oradadır,anlam verme yaşantısıyla doldurulmaya çılışılır, hiçbir zaman doldurulamaz. Metafizik ülkesi bundan dolayı bir uçurum ülkesidir, bu ülkeye yürüyen uçurumda “yürür”, düşmemek için “anlam” dediğimiz iğreti dallara tutunur.

Peki söz nerede durur?

Varlık, yaşantıdan öncedir; sözü ise yaşantı doğurmuştur! Önce varlık vardı! İnsan yaşantısı varlıkla anlam uçurumu içinde ilişkiye girdi. Anlam verme çabalarının gelişmesiyle, yaşantı, sözü doğurdu! Yaşantı, sözü doğurdu ama, söz yaşantının “doğal” bir uzantısı değildir! Söz ile yaşantı arasında yine bir anlam uçurumu vardır!

İnsan yaşantısı ne Varlığı mutlak, kesin olarak “bilebilir” ne de “Söz”ü! Söz, tüm dilleri (yapay ve doğal!), bedensel, elektronik, görsel, kokusal, dokunmasal… her türlü iletiyi, ileti düzenlerini içerir. Sözlere “uzlaşımsal” olarak anlamlar yüklenmiştir; bunlar dilsel anlamlardır, semantik, sentaktik, pragmatik… anlamlar. “Söz” de, Varlık gibi b ir “x”dir. (Husserl’i tanıyan okur, ondan nerelerde ayrıldığımı görebilir!) Onun dilsel, imsel yaşantılar dışındaki anlamı ancak, anlam yaşantılarıyla denenebilir, yorumlanabilir; yorumların hiçbiri mutlak, değişmez, kesin değildir.

Yukarıdaki şekle bakarak, insan yaşantısının söz ve Varlıkla ilgili olarak iki uçurum arasında kalan bir “dağ” olduğunu görebiliriz: Belki sözü, yaşantıyı, varlığı ve anlam uçurumlarını birleştiren, şekilde kesikli çizgi ile gösterdiğimiz bir bağ vardır aralarında: Oysa, yaşantı, iki yanımda bulunan bu iki uçurumu yaşar: Genişleyen, açılan, geri çekilen; kısaca, devinen, yürüyen(!) bir dağdır o; ne denli uğraşsa uçurumu kapatamaz. Yaşantı, söz ile varlık arasında yalnızdır! İyimser bir yorumla: Söz ile varlığı kucaklamaya, onlara ulaşmaya çalışan bir yolcudur.

ŞİİR, METAFİZİK

Şiir, söze doğrudur; metafizik, Varlığa: İkisi de uçurumlar üzerinde yürür, iğreti köprüler, bağlantılarla. Şair, anlam yaşantısıyla söze yönelir, oradan, yeniden yaşantı dağından geçip, Varlığa, sözden-varlığa uzanmayı deneyebilir; çifte uçurum geçerek! Bu gidiş gelişler sürekli olur, her defasında geçilen uçurumların sayısı artar!

Böyle çifte uçurumlar aşarak yürüyen (belki de uçan!) şair, söze, yaşantıya, anlama, Varlığa değinmeye çabalayan, metafizik ağırlığı olan şairdir.

Genel olarak, şairin yürüdüğü yön sözdür; şekle göre, varlık arkasında kalır şairin! Varlık sözde oturmaz (Heidegger’in dediği gibi değil!) Sözdeki varlık, yaşantı ile uçurumlar açarak yorumlanabilir.

Şiirde hile nasıl yapılır?

Şair ne söze ne varlığa yürür, sözcüklerle oyun oynar; yazdıklarında ne söz ne yaşantı ne anlam (metafizik anlamda!) ne de Varlık imâsı vardır! Sözcüklerle oynayarak, kendine uçurumlar aşmış şâir süsü verebilir: Taklitçidir, oyuncudur, teknisyendir! Yaşantısı “icat” çıkarma yaşantısına benzer, oysa icattan çok, gözümüzü boyayan bir sihirbazdır!

Sözde sözler söyler, sahici söze kör olduğundan; söze doğru yürüyemediği için, beğenilme, dikkat çekme tutkusuyla, sözde yaşantı içindedir; anlattığını duymaz; başka şeyler düşünür, başka şeyler yaşar; yaşantı tabanı olmayan sözcükleri pıtrak gibi kuşatır şiiri; sözde anlam içindedir; “derin” anlamını, Sözsel, Varlıksal, metafizik anlamını yaşayamadığı sözde anlamlarla bezer şiirini, sözde Varlık’ı anlatır: Şiiri, metafizikten uzak, uyduruk, temelsiz, uçurumlardan geçmemiş varlık imâlarıyla doludur.

Şair söze yürürken ardındaki Varlığı farkedip, çifte uçurum aşma gücü ve ufku içindeyse, Varlık imâlarıyla anlam dünyamızı şenlendirip, acılandırarak anlam ufkumuzu açabilir!

Ahmet İNAM


ESRİK / Engin Turgut

17/12/2009

ESRİK’ten

GECE VE PLATH

Seni düşündüğüm zaman içimdeki iyilik bahçesi gülümsüyor ve koyu bir isyan çörekleniyor içime. Kalbimi acıtan bir hüzne söz geçiremiyorum. Durmadan üşüyen bir gece oluyorum ve adını her gün iştahla mırıldanıyorum. Kendi boşluğundan korkan derin bir yara tam şurama saplanıyor. Göğe bakıyorum, hangi kuş senden bana bir haber getirecek diye durmadan göğe bakıyorum. Sana acıkmış düşlerim gözlerindeki ışığa karışıyor. Çünkü bu aşkın kamaşan rüyası camdandır, iyi bakmazsak kırılır. Sonra, Sylvia Plath gelir, “dün bir neşelendim, sonra bulutlandı.” der ve “her şey kısırlaştı, dünyanın külünün bir parçasıyım.” diye devam ederse bu aşk, plath diye yere çakılabilir. Seni düşündüğüm zaman suskun bir dize oluyorum. Damarlarımdan bir kasırga akıyor, seni anlatan şarkılardan kaçsam da bir filmin içinde kayboluyorum. Doğaya saygı duruşunda bulunuyorum, sana giden bir yol var biliyorum da yolcu olmanın acısını duyuyorum, işte o anda uçurumlar boşanıyor gözlerimden. Gönlüm yağmurdan geçilmiyor, seni sevdiğim zaman hiç kullanılmamış düşlerimle sevişiyorum, bir otobüsün ardından bakakalıyorum, beni sana götürsün diye tanrıya yalvarıyorum. Ah, sulara karışsam da bu kadar yanmasam diyorum.


MOR VE KEDİ

Seni düşündüğüm zaman yurtiçi kargo, lunapark falan olasım geliyor, kuş ve mektup olasım, hatta ölesim geliyor. Bana hep mor bir renk kalıyor senden, seni özlediğim zaman deniz kokusu geliyor burnuma, bir masal gemisi oluyorum, uzaklarda üzgün bir denizkızı buğusu genzimi yakıyor. Seni sevdiğim zaman kalbimde bir kedi tırmığı, ruhumda genç bir yaranın çığlığı kanıyor. Başım dönüyor kutsal derinliğinden, seviniyor insan yanım. Seni düşündüğüm zaman çok sisli bir İstanbul gecesi oluyorum, mimoza yüzlü, esrik bir çocuk oluyorum. Seni düşündüğüm zaman dans ediyorum o çılgın ve sadece kendine ait olan sıcacık düşlerinle. Seni özlediğim zaman aşka doğru yolculuk yapan bütün insanları kıskanıyorum, seni özlediğim zaman son kuşlar çarsında çırpınan bir muhabbet kuşu oluyorum, bir şiirin içinde taklalar atmak istiyor canım, terzi olup kalbimi kalbine bir nakış gibi işlemek ve hep orada kalmak istiyorum. Seni sevdiğim zaman bütün canlılarla akraba oluyorum. Ruhum kir ve pas tutmuyor seni sevdiğim zaman. Seni sevdiğim zaman içim ısınıyor, aşk denizinde bir damla olabilmek bile yetiyor bana.


DENİZ VE MARTI

Seni düşündüğüm zaman şefkat ve gönül pencerem ardına kadar açılıyor, hesapsız ve kitapsız bir sevgiyle saçlarına dokunasım, saatlerce yüzüne bakasım geliyor. Seni düşündüğüm zaman, düşünmenin ve sana yazmanın onurunu duyuyorum ta içimde. Senin dışında kimsenin olamayacak kadar özlüyorum seni. Seni özlediğim zaman şiir bana teselli olmuyor, hemen yanında olmak istiyor ama ne yazık ki can çekişen bir hevesle birlikte sana doğru koşamamanın o derin trajedisi bırakmıyor peşimi. Seni özlediğim zaman şuramda dinmeyen bir ağrı canımı yakıyor. Senin olmadığın yerde durmadan üşümenin acısını bilir misin bilmem ama seni sevdiğim zaman anadan doğma bir sevinç akıyor parmaklarımdan. Seni sevdiğim zaman kalbimin içinden binlerce masum masallar akıyor. Seni düşündüğüm zaman bir kuğunun boynuna şiir yazasım geliyor, bir göl oluyorum, orada yalnızca sen yüzesin diye bir nilüfer çiçeği oluyorum. Sana sürgün yaşamak ne acı bir şey. Yanında olsaydım sevincin yurduna taşınırdık birlikte. Seni düşündüğüm zaman bir vapurun güvertesi geliyor aklıma ve yanı başımda benimle birlikte üşüyen bir martıyla yarenlik ediyorum. Birlikte simit yiyor, çay içiyoruz. Seni özlediğim zaman vapur olmak, sana gitmek geliyor da içimden birden kendi adasına mıhlanmış bir iskele gibi acıyor canım. O iskele bir iskelet oluyor birden! Seni özlediğim zaman şurama park eden yaşama sevinci hep orda dursun istiyorum. Seni özlediğim zaman özlemenin sonu olmadığını anlıyor, daha çok özlüyorum seni. Seni sevdiğim zaman yirmi dört saat yalnızca sana açık olan yaşsız kalbime şükrediyorum ve kalbim daha çok yaşasın diye ısrarla sadece sana çalışkan gönlümü diri tutmaya çalışıyorum.

ÇİÇEK VE KUŞ

Seni düşündüğüm zaman eski zamanların tortusu çöküyor üzerime, o deniz gibi bakan gözlerindeki davet, heves ve arzu, sarışın bir tay gibi yüzümü yalıyor. O incecik beline sarılasım geliyor da bir şelale olup en kuytu yerlerine dökülüyorum. Aşk yoksa geçen günlerin hepsi ziyan. Aşk yoksa elini kalbine götürüp ağlayamazsın. Seni düşündüğüm zaman gurur denilen o gizli maske yere düşüyor. Seni özlediğim zaman doğayı dansa kaldırmak istiyor canım ve her şey yeniden yenileniyor. Seni özlediğim zaman özlemek soluk alıp veriyor, bir kahve kokusu geliyor burnuma. Üşüyen ruhlarımız ısınıyor. Kahvenin kokusundan mı yoksa şefkatli bir gülüşten mi bilemiyorum ama seni sevdiğim zaman gezegenin oluyorum, uydun oluyorum, bir hipnotizma olmalı bu. Sadece sana çeviriyorum yüzümü. Gözümü alıyor ışığın seni aşkla sevdiğim zaman. Seni düşündüğüm zaman, uzun sahil yürüyüşleri arzusu ve kumsalda ateş yakmak duygusu kaplıyor içimi. Ruh sokağım ardına kadar açık seni düşündüğüm zaman. Elimdeki çiçek gül ağacına dönüşüyor seni özlediğim zaman. Seni özlediğim zaman iyilik ve sevgi kokan kelimelerin merhametine sığınıyorum. Ruhuma üzüm yüzlü kuşlar dadanıyor.

NEY VE MEY

Seni sevdiğim zaman kuşlar katına taşınıyorum. Seni sevdiğim zaman, kanatlarını çırp mavi bir aşka doğru, yani sana gülümseyen kalbime doğru uçmaya başla. Seni sevdiğim zaman her şeye açık bir kalple bakıyorum da şımarıyor engin yanım. Seni düşündüğüm zaman, şiirden ve aşktan efkâr yapıyorum, içimdeki hoşgörü denizi gönlüme sığmıyor. Şair notaları yontsun, müzisyen kelimelerin belini büksün, ressam senin gözlerinle de baksın isterim hayata. Seni düşündüğüm zaman, sana çiçek yerine bahçe vermek geçiyor içimden. Seni sevdiğim zaman bir yaz kokusu ısırıyor ensemden. Pas tutmuyor rüyalarım ve evcil bir kedi tırmalıyor yüzümü ve bütün bedenim gülümsüyor sıcaklığından. Bakmasını bilene şiir biraz da senin gözlerindir. Seni düşündüğüm zaman divane makamından geçiyorum. Mey ile ney arasında mest oluyorum. Seni özlediğim zaman Lermontov okuyor, sana küstüğüm zaman Anna Ahmatova’nın kucağına düşüyorum. Yani, durmadan şiire sığınıyorum ve okuduğum her şiir seni bana hatırlattığı için kahrolup duruyorum. Bu söz dinlemeyen kalbim nasıl da üzgün. Seni sevdiğim zaman kalbim hızla çarpıyor, o kadar çok üşüyorum ki senden başka hiçbir ateş ısıtamaz beni. Sen yoksan bütün şarkılar katran, bütün şiirler kasvetli geliyor bana.

Engin TURGUT