E-Mail / Tamer Gülbek

18/12/2009

E-Mail

From: tamergulbek@gmail.com
To: yıllaröncekitamerbirankaraziyaretinde@kabusanılar.com

Merhaba hayal meyal hatırladığım ben;
Olaylar hayal meyal olabilir de, ruh sanki ne hayal ne de meyal
Ne peşinde koşuyorduk da dalmıştık o pespaye geceye, işte sual
Ne ummuştuk sanki, gizem denen şeye bu inanç nedendi, neden
Kopar bu soruların cevaplarını hafızanın dallarından, kopar da al

O zamanlar mektup yazardık seninle, pul toplardık, dön onlara bak
Tamamen adressiz gecelerimizdendi, yitirilen şeyler vardı muhakkak
Lakin hiç mi dizginsizdi aklımızda dörtnala giden hayaletler, giden giden
Hiç mi sebepsizdi kulaklarımıza dadanan o umutsuzluk bulutu, o sisli sokak

Oysa ben eğlenmeyi severdim ve gülmeyi: zihinde yayılan o pekmez
Güldüğüm zaman gülmeyenleri düşünürdüm bir de ister istemez,
Büyük sahipsizlik diyebilirdim, ya da diyebilirim şimdi buradan bakan ben
Neyse ne de, nasıl daldık nereden, esrikliği kimden satın aldık, bilinmez

Bu makus gece müsveddesine, bu iri mi iri ‘new wave’ müsveddesine,
Bu belalı mı belalı resmiyet ülkesinde, bu gri bakan ve gri sulanan ve gri,
Un ufak bir yokluk çıktı en sonunda içimizden, kırık bir olmamışlık
Hamlık değil, sanmıyorum, daha çok bir pullanıp postalanmamışlık

Elektronik ortama yabancıydık o zamanlar
Ilık bir akıntıydı mektuplar zamanın sinesine
O yüzden o resmi karanlığa soğuk bıçaklar,
Soğuk kahkahalar gibi dalışımızı tek bir şey açıklar:

Pullanıp postalanmamışlık…

Tamer GÜLBEK


ÖNSÖZ / Özdemir İNCE

18/12/2009

ÖNSÖZ

Bazan bir sözcük arar ozan, bekler
bir anahtar sözcük, başlamak için şiire,
bir görüntü bazan, bir ses, bir koku,
bazan da bir şey, bir devinim izi.

Hepsi var, hem de istemediğin kadar;
kireç yanığı görüntüler: Lemnos, Ayios Istratis,
üç tanık sözcük: Makronissos, Yaros ve Leros;
sürgün ve işkence öyküleri, burun sızlatan.

Ağaçlar: Zeytin, çınar, incir, okaliptüs
Duvarlar: Ak badanalı bahçe duvarı
Sesler. Saban, çıngırak, keçi melemesi
Başka şeyler: Kiraç taşları, mavi ve yeşil.

Bir de fotoğraf var, eski biraz:
Gülen bir kadın, saçları kısa, tatlı esmer,
bir çocuk, kıvırcık saçlı, üç-dört yaşlarında,
ve bir erkek, kısa pantolon giymiş,
kolları çapraz, gövdesi çıplak
ve belinde bir asker palaskası.

Bir asker palaskası: Tıpkı o
parmağa dolanan beyaz iplikler gibi,
hatırlamak için, unutmamak için
bir tarih yorumcusu gerektiği zaman.

Gülüyor adam, mutlu olduğu da söylenebilir,
‘daha az gökyüzü istemem’ der gibi sanki.
Ancak bir emekçi ozan böyle durabilir ayakta,
bunca deney ve bunca sınavdan sonra

Özdemir İNCE


FLORA / Attila JOZSEF

18/12/2009

ATTILA JOZSEF

(Macaristan, 1905 -1937)

FLORA

Şimdi iki milyarla zincirlemek için beni
Benden bir çoban köpeği yapmak için kendilerine
Fakat iyilik, şefkat ve incelik duyguları
Göç ettiler onların dünyasından Güney’e
Artık ışık içinde göremiyorum bu dünyayı
Göremiyorum, deney tüpüne bakan bir doktor rahatlığıyla
Diz çöküyorum, haykırıyorum yenilgimi
Sevgilim, bir an önce gelmezsen yardımıma.

Köylü nasıl toprağa muhtaçsa
Yağmura, güneşe nasıl muhtaçsa, muhtacım sana
Bitki nasıl ışığa muhtaçsa
Ve klorofile, fışkırmak için topraktan,
Muhtacım sana, çalışan kalabalık
Nasıl işe, ekmeğe, özgürlüğe muhtaçsa
Ve nasıl avuntuya muhtaçlarsa kuşatıldıklarında
Çünkü gelecek doğmadı daha acılarından.

Bir köye nasıl okul, elektrik
Su, taştan evler gerekliyse
Çocuk nasıl gereksinirse oyuncaklara
Isıtan bir sevgiye;
İşçi için bilincin
Ve gözüpekliğin anlamı neyse
Yoksul için onurun;
Ve bulanık çocuklarına bu toplumun
Bir hayat çizgisi nasıl gerekliyse
Ve nasıl gerekliyse hepimize
Akıl, uyanıklık, yol gösteren ışık
Flora! Yüreğimde yerin işte öyle.

Türkçesi: Ataol Behramoğlu


BEYAZ GÜVERCİN / Ümit Yaşar

18/12/2009

BEYAZ GÜVERCİN

Süzülüp mavi göklerden yere doğru
Omuzuma bir beyaz güvercin kondu

Aldım elime, usul usul okşadım
Sevdim, gençliğimi yeniden yaşadım

Bembeyazdı tüyleri, öyle parlaktı
Açsam ellerimi birden uçacaktı

Eğildim kulağına; dur, gitme dedim
Hâreli gözlerinden öpmek istedim

Duydum; avuçlarımda sıcaklığını
Duydum; benden yıllarca uzaklığını

Çırpınan kalbini dinledim bir süre
Ve uçmak istedim onunla göklere

Ak güvercinin iri gözleri vardı
Güzelliğinden fışkıran bir pınardı

Soğuk sularından içtim, serinledim
Çağlayan bir nehrin sesini dinledim

Belki buydu sevmek hayat belki buydu
Işıl ışıldım, gözlerim dopdoluydu

Bir nağme yükseldi sevinçten ve hazdan
Bir nağme yükseldi, güzelden beyazdan

Uzattı sevgiyle pembe gagasını
Birden öğrendim hayatın mânâsını

Kaderde sevgiyi sende bulmak varmış
Seninle bir çift güvercin olmak varmış

Ümit YAŞAR


ŞAFAKTA / PARILTI / SONBAHAR – Ahmet Hâşim

18/12/2009

AHMET HÂŞİM

(1885 – 1930)

ŞAFAKTA

Dönsek mi bu aşkın şafağından,
Gitsek mi ekâlim-i leyâle ?
Bizden daha evel erişenler
Ağlar bugün evvelki hayâle…

– Dönmek mi? ne mümkün geri dönmek
Düştüyse gönüller bu melâle !
Bir eldir ufuklardan uzanmış
Zulmet bizi çekmekte visâle…

PARILTI

Âteş gibi bir nehr akıyordu
Rûhumla o rûhun arasından,
Bahsetti derinden ona hâlim
Aşkın bu unulmaz yarasından.

Vurdukça bu nehrin ona aksi
Kaçtım o bakıştan, o dudaktan
Baktım ona sessizce uzaktan
Vurdukça bu aşkın ona aksi…

SONBAHAR

Bir taraf bahçe, bir tarafta dere,
Gel uzan sevgilim, benimle yere,
Suyu yâkuta döndüren bu hazan
Bizi gark eyliyor düşüncelere


Gerçek Hadis İmiş… / Nesîmî

18/12/2009

NESÎMÎ

(?-1418)

GERÇEK HADİS İMİŞ BU Kİ…

Gerçek hadis imiş bu ki hûbun vefâsı yok
Kim sevdi hûbu kim dedi hûbun cefâsı yok

Aşkın belâsı yok deyü ben aşka düşme var
Kim âşık oldu kim dedi aşkın belâsı yok

Onun ki hacc-ı ekberi ey cân sen olmadın
Beyt-ül-Harâma varmamış anın safâsı yok

Şeytan tek ol ki sûretine kılmadı sücûd
Bir ince derde düştü ki hergiz devâsı yok

Şol can ki senden özge taleb etmedi murâd
Hecrinde yakasın onu her dem revâsı yok

Yârab ne sem’ imiş bu mehin yüzü kim anın
Yüzü katında şems-i duhânın ziyâsı yok

Bîmâr-ı aşka can verir ey can lebin velî
Münkir sanır kim ol şefeteynin şifâsı yok

Gel gel beri ki savm ü salâtın kazâsı var
Sensiz geçen zamân-ı hayâtın kazâsı yok

Aynın hatasız ey büt-i Çîn döktü kanımı
Türk-î Hatâdır aslına varır hatâsı yok

Fânî cihâna bakma geçer ömrü sevme kim
Ömrün zevâli var u cihânın bekâsı yok

Yârin gelir hemîşe cefâsı Nesîmi’ye
Sen sanma kim Nesîmî’ye yârin atâsı yok


ELA GÖZLERİNE KURBAN OLDUĞUM / Âşık Ömer

18/12/2009

ÂŞIK ÖMER

(?-1707

ELA GÖZLERİNE KURBAN OLDUĞUM

Ela gözlerine kurban olduğum
Yüzüne bakmaya doyamadım ben
İbret cin gelmiş derler cihana
Noktadır benlerin sayamadım ben

Aşkın ateşidir sinemi yakan
Lûtfuna erer mi çevrini çeken
Kolların boynuma dolanmış iken
Seni öpmelere kıyamadım ben

Terkeyledim ağalarım, beylerim
Bozbulanık seller gibi çağlarım
Anın içün ben ah edip ağlarım
Ayrılık oduna doyamadım ben

Kaldı deli gönül kaldı hep yasta
Mevlâ’m erdir beni murada kasda
Âşık Ömer eydür sevgili dosta
Allah’ısmarladık diyemedim ben


AJANS / Niyazi Akıncıoğlu

18/12/2009

NİYAZİ AKINCIOĞLU

(1916 – 1 Şubat 1979)

AJANS

Radyoda bir hüzzam şarkı var
dışarda sümbül havası,
” halbuki şimdi uzak ufuklara kar yağıyor.”

Daha evvel ajans dinledik,
zincirlerini şakırdatarak geçti esaret
alev raylar üzerinden demir arabalarla.

Toprak gebeydi,
toprak çocukları: Dostlar,
kiminde orak, kiminde balta
-buğday kokan avuçları kan içinde –
emeklerini yığın yığın, başak başak
harman yerinde bırakarak
döğüştüler en ön safta.

Döğüştüler ve öldüler.
Sonra hürriyet
– yaralı ceylânlar gibi -ve sulh
– anam sütü kadar helâl –
yüzünde ne bir kin, ne bir infial düştü yollara.

Yollar uzun, menzil ırak
ayakları kanıyor, yalnayak!

Bir şarkıdır bu
sulh ve hürriyet dediğin
ağız dolusu söylenir ufuklara karşı
Bir şarkıdır bu
kalû belâdan beri söylenir
kurtlar dilinde, kuşlar dilinde

Ben, onunla büyüdüm
onunla yürüdüm
onun için büyüttüm bu boyu
onun için ölebilirim.

Demir bu şarkıyla dövülür
Bu şarkıyla yürür gemiler
ve bir temmuz öğlesinde
mola verdiği zaman orakçılar
bu şarkıyla ayran içer.
Bu şarkıyla geçer
semasından insanların
boşaltıp rahmetini kümülüs bulutları.

Dostlar,
dostların dostları;
bu bâbda ne söylesek az.

Bir şarkıdır bu
kan ve ölümle yazılmış kalplerimize,
unutulmaz!


BİR GEMİ YELKEN AÇTI / Ali Mümtaz Arolat

18/12/2009

ALİ MÜMTAZ AROLAT

(1897 – 4 Eylül 1967)

BİR GEMİ YELKEN AÇTI

Bir gemi yelken açtı hayâl iklimlerine,
Civarından çığlıkla yorgun martılar kaçtı;
Rüzgâr sürüklenirken derinlerden derine
Hayâl iklimlerine bir gemi yelken açtı.

Beyaz yelkenlerinde ölgün bir kızıllığın
Titrek son akisleri dalgalandı belirsiz;
Toplanırken göklerde bulutlar yığın yığın
Hırçın bir fırtınayı düşünüyordu deniz

Ufuklarda solarken altın flafak gülleri
Yabancı âlemlerden saadetler, emeller,
İhtiraslar bekleyen kimsesiz gönülleri
Gizlice sıkıyordu kızgın demirden eller.

En katı yüreklinin bile bu sabah iki,
Üç damla yaş kurudu solgun yanaklarında;
Açılan yolcuların hepsi hissetmişti ki
Bugün de erişilmez o diyara, yarın da…

Madem ki o iklime erişmeye imkân yok,
Neden böyle vakitsiz enginlere çıkışlar?
Bulutlar toplanıyor, ufukta dalgalar çok,
Kış geliyor, yelkenler emin bir yerde kışlar!

Yolcular diyorlar ki; -Erişmek ümidi az,
Biliriz dalgaların herbiri bir mezarlık.
Belki de içimizden hiçbiri ayak basmaz,
Lâkin yolunda ölmek, bu da bir bahtiyarlık!

Ufkun dört duvarına kanadını vurarak
Rüzgâr sürüklenirken derinlerden derine,
Gümüş yelkenlerini yüksekten savurarak
Bir gemi yelken açtı hayâl iklimlerine


SON / Kemalettin KAMU

18/12/2009

SON

Vuruldum nesine, unuttum nasıl?
Üç yıl tapındım da ona muttasıl
Bilmem ahengini hâlâ sesinin.

Daha bir çocuktu, ama ne zarar,
Byüyüp kadrimi bilene kadar
Olurdum esiri her hevesinin.

Ne onda merhamet, ne bende gurur,
Her gece evinin önünde durur,
Ağlardım altında penceresinin.

Öldü, bilmiyorum nerde türbesi,
Öldü sanıyorum sularda sesi,
Rüzgârda kokusu var nefesinin.

Kemalettin KAMU