DOĞU ÖYKÜLERİ / Ferit Edgü

23/12/2009

[MİNİMAL DOĞU ÖYKÜLERİ]

karakış


– Halit bu ne kar!
– Sen daha beterini görmedin Hocam, bu henüz bahar.
– Bahar mı? Kış baharı m› bu?
– Handiyse.
– Göz gözü görmüyor Halit, bu ne mene bahar karı?
– Az sonra açılır Hocam.
– Sonra?
– Sonra kurtlar iner. İşte o zaman yeniden karakış.
– Peki o zaman ne yapacağız?
– O zaman kendi içimize döneceğiz Hocam.

pusula/sız


Elimde pusula, soruyorum:
– Nereye gidiyoruz Ramazan?
– Köye.
– Köyün yolu burdan değil ki.
– Artık köyün yolu yok Hoca. Kar kapadı köyün yolunu. Yaza değin köyün yolu diye bir şey yok.
– Öyleyse nasıl gideceğiz köye?
– Yeni bir yol açarak. Şu anda yaptığımız da bu.
– Ama sen yanlış yönde açıyorsun yolu.
– Sen elindeki pusulaya bakma Hoca, beni izle.
– Ama yanlış yoldasın Ramazan.
– Öyleyse beni bırak, pusulayı izle. Ya da kendi yolunu kendin aç.

bu


– Bu ne bu?
– Kar.
– Böyle kar hiç görmemiştim.
– Burda daha neler göreceksin.
– Neymiş göreceklerim?
– Kurt, köpek.
– Başka?
– Ayı, tilki.
– Başka?
– İşin rast giderse, bir insanoğlu.
– Bu karda mı?
– Bu karda, eğer yolunu bulabilirsen. Ya da o, yolunu yitirmişse. Artık bahtına…

Ferit EDGÜ

(Doğu Öyküleri, YKY)

Reklamlar

EYLÜLÜN SESİYLE / Edip Cansever

23/12/2009

EYLÜLÜN SESİYLE

Baylar!
Bin dokuz yüz seksen birdeyiz
Karşınızda eylülün sesi
Ağustos çekildi, eylülün sesi
Birazdan konuşacak
“Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar.”

Tepelerde bulamaçların kahverengi eridiği
Eriyip sarı sarı aktığı bir mevsim
Bir saat gibi işlerken avucumdaki güz çiçeği
Yosunların kapılara usulca
Tırmanıp yerleştiği
Yani eylülün sesi, buysa çok iyi baylar.

Yaz geçti, sözgelimi midyelerden yorulduk
Eni boyu belirsiz bir ıslaklıktan
Upuzun gündüzlerden, sevimsiz otellerden
Eylül ki, sorabilir mi
Hüzünler iç kamaştırıyor, aşklarsa niye yoksul
Bir asfaltın kuru sıcak soğuğundayız
Oysa bir deniz feneri mevsimsiz ölür baylar.

Dahası
Bu düğmesiz giysileri şöylece giymek
Bir boşluğu giyinmek mi olur
Olsun
İşte karşınızda ekimin sesi
Kasımın sesi sonra
Yağmurun eşliğinde -çocuğunu emziriyor yaz-
Bundan böyle günlerimiz nasıl geçecek baylar.
Her şey o kadar dokunaklı ki
Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen
Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem
Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri-
Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.

Sonra bir kır kahvesi kendini okurken
Masaları toplanmış, bardakları toplanmış
Tam kendini okurken
Derim ki bir semti iyi tanımak kadar
İyi tanımalı dünyayı
Açın radyolarınız: eylülün sesi
Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar.

Elmalar silik silik kırmızı artık -olsun-
Gözlerimiz tozlanmış, kirli
Gizlisi yok, bu dünyada böyle sıkılmak iyi
Sıkılmak iyi baylar
Biz hazır tuttukça böyle
İçi yangından alev alev
Dışı buz tutmuş kalplerimizi.

Edip CANSEVER


[Siyah Tülün Altından…] / Ahmatova

23/12/2009

[SİYAH TÜLÜN ALTINDAN…]

Siyah tülün altında sıktım elini…
“Bugün neden büründün bu solgunluğa?”
– İçirdim ona buruk kederimi,
Sarhoş ettim sızdırasıya.

Nasıl unuturum? Yalpalayarak çıktı gitti.
Eğri bir acı konmuştu ağzına.
Korkuluklara değmeden merdiveni indim,
Ardından koştum avlu kapısına.

Soluk soluğa bağırım: “Şaka,
Tüm bu olanlar. Gidersen beni öldürürsün.”
Güldü tüyler ürperten bir rahatlıkla
Ve dedi: “Rüzgârda durma üşürsün.”

Anna AHMATOVA

Türkçesi: Azer Yaran


ÖYLE DEĞİL Mİ / Hamit Macit Selekler

23/12/2009

ÖYLE DEĞİL Mİ?

Bu yazı bambaşka düşünüyorduk:
Geniş bir bahçede biz ik çocuk
Gibi dalacaktık geçen günlere.

Gümler damla damla altın demekti;
Günler eriyecek, süzülecekti,
Dallar arasından durduğun yere…

Şüphesiz, şebnemler bırakır, geçer,
Serperdi rengini aylı geceler
Ümitli hülyalar kurduğun yere…

Zamanı o kadar içten severek,
İçimizden sesler “geçme!” diyecek
Gibiydi aydınlık geçen günlere…

Bu yazı bambaşka düşündük; zaman.
Gelmedi. Sen şimdi odanda uzan
Ve bir cümle kaydet küçük deftere…

Ele ne geçti ki umulanlardan?

Hâmit Macit SELEKLER


KIŞ SEVİNCİ / Ahmet İnam

23/12/2009

KIŞ SEVİNCİ

Bir kıvılcımdır kış, yakar. Issızlık çınlar onda. Bir geyik bakar. Dağlar üşür. Ayrılık olur siner kar, toprağa. Kış, kıştan uzağa. Kâinat insanı sınar. İnsan  kıştan uzağa.

Görmüş geçirmiş, donmuş. Yaşamış, yaşlanmış konmuş beyaza. İtmiş, kaçırmış. Evlere. Ocak eşiklerine. Toplaşıp paylaşmaya kalan ısıyı. Dokunarak. Kış bu, değdirir birbirimize.

Buldurur içimizi.

Yine de hasrettir, neden? Kış neden hasrettir, Şevki Bey, o derin Hicazında neden inletir?

Kış geldi fîrâk açmadadır sinede yâre
Vuslat yine mi kaldı güzel, başka bahâre?
Bâri, bulayım söyle de sen, derdime çâre
Vuslat yine mi kaldı güzel, başka bahâre?

Kıştan önce miydi kavuşma? Sonra mıdır? Kış mıdır hicrannüvâz? Kış mıdır uzaklık koyan gönüllere? Şöyle mi diyeyim kıştan yılanlara:

Kış gitti, vuslat olmadadır ölüme çâre?

Kış gider, hasret biter mi? Ölüme çâre midir kışsızlık?

Kışbilenim. Kışgören. Şevki Bey’e sözüm o: Ölümün çâresi ölümdür, Vuslat hasret doğurur. Hayatın yâresidir. Derde çâre yoktur. Vuslat başka bir kışa kalmıştır.

Bahar vurgunu nereden gelir? Doğayı tanımamaktan. Sürûr sanılır ki yalnızca bahardadır, bilinmez kış sevinci.

Varolmanın bilinci. Varoluşmanın  bilinci. Birlikte oluşmanın. Kışta. Karakışta. Yollara kurt indiğinde. Doğa: “Haydi birbirinize” dediğinde. “Haydi birbirinize!” Kış yangını odur, kıştaki kıvılcım, şerâre. Elbette yâre doğrudur, garip başlı yâre, mazlûm ve hayın.

Kış sevinci, sanılır ki Alpler’de, pahalı otellerde, karlı tepelerde.

Kış sevinci, kara vuran ısısında insanın. Bahar bağımlılarının tadamadıkları. Güzü hele hiç bilmeyenler. Görmeyenler. Dîdârdan mahrum olanlar, yâr-î dîdârdan. Belki bir besteleyen bulunur benim Şevki Bey’e yazdığım Kışımı:

Kış geldi! Yârin gönlü yazılsın da kenâre,
Sırlarla okunsun içi, sırlarla dîdâre!
Bildin kışı, yaksın seni artık bu şerâre!

Kış ne der? Seviflin! Kış içindeki kıvılcımıyla çağırır insanı söylemeye, okumaya, yarin gönlünü.

Kışın hışmına uğramış, kış elinde perişân mıyız? Değiliz. Kalem-i şitâzedeyiz belki. Kışın vurduğu insanın kalemi. Onlar kış desin. Biz sözcük değiştirir “şitâ” deriz. Hengâm-ı şitâ bizim mevsimimiz. “Nesim-i âh ile” şitâya gideriz. Kış bahardır bize, şitâîyiz, şitâî.

Kış, kış olacak dipte, yaşanmışsa sevinci. Issızlığın sevinci. Yalnızlığın. Kavuşmanın. Ayrılığın. Varoluşmanın. Firâkın sinede açtığı yârede bir mâsum kardelen.

Ekim 2006, Ankara

Ahmet İNAM


YALNIZ / Nietzsche

23/12/2009

Friedrich Nietzsche

(Almanya, 1844 – 1900)

YALNIZ

Çığrışan kargalar
Dağınık uçuşuyor kente doğru:
Nerdeyse yağacak kar –
Yeri yurdu olanlara ne mutlu!

Donmuş kalakaldın,
Hanidir gözlerin arkada!
Boşuna kaçışın, ey çılgın,
Kıştan uzaklara!

Dilsiz ve soğuk binlerce çöle
Açılan bir kapıdır dünya!
İnsan senin yitirdiğini yitirse
Bir yerlerde duramaz bir daha!

Sen şimdi solgun-sarı
Kış gurbetlerine lanetli,
Hep soğuk gök katlarını
Arayan bir duman gibi.

Uç git, kuş, söyle ezgini,
Issız çöl kuşlarının sesiyle!
Göm, gizle, ey çılgın, kanayan kalbini,
Buzların, alayların içine!

Çığrışan kargalar
Uçuşuyor kente doğru, dağınık:
Nerdeyse yağacak kar –
Yeri yurdu olmayana çok yazık!

Türkçesi: Behçet Necatigil


Kalmışsın Bir Kış İçinde / Pir Mehmet

23/12/2009

Pir Mehmet

KALMIŞSIN BİR KIŞ İÇİNDE

Kalmışsın bir kış içinde
Gam gönlünü yaz edersin
Elin yoktur iş içinde
Karanlıkta göz edersin

Kış kaydını görmemişsin
Gonca gülü dermemişsin
Dört kapıya ermemişsin
Gelmiş burda söz edersin

Ağzın dolu hep kıyl ü kâl
Kalbinde yoktur hiçbir hâl
Soran bize bin yıllık yol
Yel ardından naz edersin

Pir Mehmed’im der buyursam
Karşında iplik eğirsem
Gizli sırları duyursam
Değildir der göz edersin