PRANGALAR / Kemal Burkay

29/12/2009

KEMAL BURKAY

(1937)

PRANGALAR

Ben ki yalnızca sevmek isterdim
Sizi, kırları, yaz akşamlarını
Bir kadın eli gibi geçsin
İsterdim saçlarımdan rüzgâr
Bir Hasan var orda dağ köylerinde
Daha hiç okşanmamış
Bir Elif var saçları taranmamış
Trahomsuz büyüsünler isterdim
Öyleyse nedir bu prangalar

Ben kimin ağlamasını istedim ki
Yok ki benim kurşunlarım
Dikenli tellerim, taş duvarlarım yok ki
Bir türkü söylerim güneş vardır içinde
Alınteri, toprak ve hayat
Beni elleriniz ilgilendirirdi
Gözleriniz, o hilesiz ve dost
Öyleyse nedir bu prangalar

Çocukları kılıçlara büyütmeyelim
Çocukları ağlamaya büyütmeyelim
Ağaçları küstürmeyelim kendimizden
Bombaları çoğaltmasak sevinçler çoğalırdı
Kinleri bilemesek ne güzel gülümserdik

İstesek bölüşürdük doğan günü
Birleşirdi ellerimiz ve türkülerimiz
İstesek bölüşürdük bir dilim ekmeği
Ama ne çoğalırdı yaprakların sevinci
Ne mutlu büyürdü çocuklar

Ben sizden bir maviyi gizledim mi
Hangi denizleri kaçırdım sizden
Hangi yağmuru, çiğ tanelerini
Size şiirler getirirdim, nisan aylarını
Yalnızlığımı getirirdim ısınmanız için
Öyleyse nedir bu prangalar

Ben kimin ağlamasını istedim ki
Yok ki benim kurşunlarım
Dikenli tellerim, taş duvarlarım yok ki

Reklamlar

BARIŞ ve SOKRATES / Melih Cevdet Anday

29/12/2009

BARIŞ VE SOKRATES


“Gerçekte devlet, bireyin hak ve özgürlüklerini korumak için vardır.
Bunun dışında devletin yüksek çıkarlarının ne demeye geldiği ortada kalır
ve bireyin devlete yabancılaşmasını doğurur.”


Barış yılı imiş bu yıl… İnsanın inanası gelmiyor, bir savaş dünyasında yaşıyoruz çünkü. Savaş nedir? Bir anlamda, politikanın şiddete dönüşmesi. Ama bu şiddet ille iki ulus arasında işliyor demek değildir, içeri dönük de olabilir, bir yönetimce kendi halkına karşı da uygulanır. Uluslararası nitelikteki savaşların tarih boyunca çok çeşitli nedenleri oldu: Fetihcilik, yağmacılık, sömürgecilik, bağımsızlığı ortadan kaldırma… gibi. Bu şiddet insana yaşamı zehir etmiştir, insanı küçültmüş, zavallılaştırmıştır. Görülen odur ki, barışseverlik kazanmazsa, bu şiddet, insanoğlunu yeryüzünden kaldıracaktır.

İçe dönük şiddetin, neden ve sonuçları ile uluslararası şiddetin neden ve sonuçları arasında benzerlikler, koşutluklar var: Orada da sömürü, yağmacılık, özgürlükleri ortadan kaldırma, aklı susturma, işkence…

Barışseverlik, bu iki şiddete de karşıdır. Ama onun, savaşı ortadan kaldırma gücü nedir sorusu, bizi birtakım çözümlemelere sürükleyecek gibidir. Önce şunu belirtmekte yarar var: İç ve dış şiddetin ortadan kaldırılması, yalnızca iyi niyete bağlanmakla gerçekleştirilemez. Başka bir deyişle, barışseverliğin çeşitli savaşım alanları vardır ve bunlar türlü usal cihazlanmayı içerir; öyle ki, bu yüzden kimi yerde nedenlerle amaçlar yer değiştirebilir. En başta şunu unutmamalı ki, şiddet barışseverliği kendisine düşman saymakla, iyi niyeti ve aklı ortadan kaldırmak ister. Oysa bunlar olmadan barışı yerleştirme savaşımına başlanamaz bile. Yukarıdaki, “Barış sadece iyi niyete bağlanmakla gerçekleştirilemez,” sözüne şimdi bir de aklı eklemekle, barışın zorunluluğunu kanıtlama konusuna gelmek istiyorum. Bu zorunluluk kanıtlanmadan hiçbir iyi niyet ayakta duramaz. Ama aklın konuşabilmesi için, kuşkusuz, özgürlük gereklidir. Savaşçı, baskıcı, şiddetçi, işkenceci ise özgürlüğün karşısındadır. Bu durum, barışseverliğin cesaretli olmasını gerektirecektir ister istemez. Çünkü cesaret, demokrasinin moral temelleri aras›nda yer alır ve yasalar-gelenekler kalesinin duvarlarını zorlar. Akla saygı uyandırmanın başka yolu yoktur.

Çözümlememizin daha başında, barış kadar değerli ve vazgeçilmez değerlerin bir aradalığı ile karşılaştık. Öyle ki, bunlardan hangisinin neden, hangisinin sonuç sayılması sorunu bize güçlükler yükleyecek gibidir. Hatta, daha da ileri gidilerek, barış kurulmadan bu değerler birleştirilemez savı bile ortaya atılabilir. Öyle ise biz barışı hep bu değerlerle bir arada düşünmeliyiz.

Geçen hafta Dostlar Tiyatrosu’ndaki oyunu seyrederken, barış, özgürlük, cesaret, akıl, demokrasi, yasalar ve gelenekler konuları anlığımda iç içe girdi, bir bütünlük kurdu. Peleponez Savaşı’ndan yenik çıkan Atina, bunun suçunu Sokrates’in üstüne atmaktadır. Ölüm cezası istemi ile yargılanan Sokrates, bu fırsattan yararlanarak Atinalılara özgürlüğün, demokrasinin nimetlerini bir kez daha anlatır, aklı över ve yasalar-gelenekler karşısındaki cesur tutumu ile onları kendine büsbütün düşman eder.

O oyunu seyrettiğim akşam, benim en sevinçli, en mutlu akşamlarımdan biri oldu. Meğer güzel bir oyunu ve oynanışı ne kadar da özlemişim! Yalınayak Sokrates adlı oyunu öylesine başarı ile ortaya çıkaran çok değerli sanatçıları, başta Genco Erkal olmak üzere, candan kutlarım. Maxvell Anderson’un oyunundaki ustalık, onun Sokratesvari diyaloglar kurabilmesi ve yukardan beri sıraladığımız erdemleri bir arada ele alması ile belirginleşiyordu.

Sokrates, tanrıları yadsımakla, yeni bir din kurmaya kalkışmakla, gençleri her konuda inançsızlığa, kuşkuya itelemekle suçlanmaktadır. Davanın bir savaş yenilgisinden sonra açılması, kimi iktidar heveslilerinin, kimi zorbaların işine gelmektedir. Peki, özgürlüğe, akla, demokrasiye düşkünlük bir toplumu savaşa ve sonunda yenilgiye atabilir mi? O toplumun başına benzeri bir felaket getirebilir mi? İşte iktidar, Sokrates’i suçlarken, gerçekte özgürlükleri ve demokrasiyi ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Sokrates, bu amaç için bir bahanedir. Çünkü o, yasalar ve gelenekleri sarsmıştır. Buna karşın Sokrates tam bir cesaretle aklı savunur: “İncelenmeye dayanamayan inançların yok edilmesi daha iyi değil midir?” diye sorar. Devlet tanımı söz konusu edildiğinde, onun çıkarları ve üstünlüğü uğruna bireyin hak ve özgürlüklerinin ortadan kaldırılması, geçenlerde Prof. Bahri Savcı’nın yetkin bir biçimde yazdığı gibi, uyumsuz bir uslamanın ürünüdür. Gerçekte devlet, bireyin hak ve özgürlüklerini korumak için vardır. Bunun dışında devletin yüksek çıkarlarının ne demeye geldiği ortada kalır ve bireyin devlete yabancılaşmasını doğurur. Duruşmasında, “Atina’nın en çok sevdiğim yanı da kentimin özgürlüğüdür; var olan her şeyi açık seçik incelemesi ve incelediği şeylerle birlikte yaşayabilmesidir,” diyor Sokrates. (Yoksa İlhan Selçuk gibi, “Düşünüyorum, öyleyse vurun!” demesi gerekirdi.). Bunlar gerçeklik alanından kovulduğunda, hiç kuşkusuz, savaş iç şiddet olarak, işkence olarak varlığını sürdürecektir ve özgürlüğü ezecektir. Böylece, özgürlükçü olan barışsever, artık onun düşmanıdır. Sokrates, “Benim yaşamamı isteyenler düşüncenin yaşamasına inananlardır; ölmemi isteyenlerse, insanın hiç düşünmeden ona söyleneni yapması gerektiğine inananlardır,” diyor.

Kendisini, “Beni suçlayanların dedikleri gibi, kuşku içinde bir adamım ben,” diye tanıtan Sokrates’in sözcükleri, kavramları, değerleri kurcalaması, başka bir deyişle, aklına özgürlük tanıması, bir toplumu çöküntüye götürür mü?

“Kritias – Tanrılarımızdan, yasalarımızdan, geleneklerimizden, hatta kullandığımız sözcüklerin anlamlarından bile kuşkulanmayı sen öğretmedin mi bana?

“Sokrates – Her şeyi araştırmak yöntemimizdi bizim.

“Kritias – Yüzde yüz doğru olan bir şey bulduk mu peki?

“Sokrates – Yazık ki bulamadık.

“Kritias – Öyleyse neden öldürmeyelim? Neden çalmayalım? Hiçbir kural yok ki!”

İncelenmeye dayanmayan inançların korunması için düşünce ve özgürlük yok edilecekse, insanlık durgunluk içinde çürümeye bırakılıyor demektir. Nitekim Atina’yı ele geçiren Pausanias, böyle bir ülkenin kralıdır.

“Pausanias – Demokrasi çirkin ve düzensiz bir yönetim biçimi. Demokraside halk, büyüklerine saygı duymuyor, dilediğni yapıyor, aklına geleni söylüyor… Bizde ise zenginlik ve mevki uğruna burada görülen itişme kakışma yoktur.

“Sokrates – Desene ki bir cennet yaratmışsınız siz?

“Pausanias – Evet.

“Sokrates – Peki, bu cenneti kim yönetiyor?

“Pausanias – Hükümet üyeleri yönetiyorlar, krallar ve generaller.

“Sokrates – Onları halk seçmiyor mu?

“Pausanias – Hayır, bir avuç insan, ülkeyi yönetmenin tam yükünü ve sorumluluğunu üstüne alıyor. Sıradan yurttaşlar bu dertten kurtuluyorlar böylece.

“Sokrates – Öyle ise düşünmek gibi can sıkıcı işleri de onlar yapıyor.

“Pausanias – Evet, doğru.

“Sokrates – O zaman sıradan yurttaşlara belirli miktarda düşünce dağıtılıyor, tıpkı yiyecek, içecek, giyecek dağıtıldığı gibi”.

Barış yılı bütün insanlara kutlu olsun, barış getirsin!

(7. 2. 1986)

Melih Cevdet ANDAY


AVLU / Haydar Ergülen

29/12/2009

HAYDAR ERGÜLEN

AVLU


Sevgilim, güzel yazım, ince randevu
verirsen bana: Adam evdir, kadın avlu
yaz! Ben sana açılayım, sense sokağa
yaz, beni de bir ince vakte ayarla,
bir adam adası varsa oraya b›rak,
ister ıssız bırak, uğurla, dilersen uğra,
su gibi yaz: Kadın deniz, adam ada,
hem bütün adalar kadınla ıssız hem
adam kadının ortasında tenha, bir kuğu
bile bir kez olsun kendi etrafında
kirlenmeden dönemiyorsa bu dünyada
neyi yazacaksın sevgilim, yaz! Ucu
kırılmaya doğru açılmaktaysa kalemin,
yükselmekteyse şiirin adasındaki sular da!
İşte ıssız adalar bir bir kadınlarda boğuldu,
en iyisi denizin yuttuğu bir adam oldu…
Dünya avlumuz olsaydı da evler gibi
yüzyüze bakabilseydik orada, yaz ve açıl
sevgilim, güneş bir avlu daha kazansın senden,
denize de benden bir adam daha…

Güzel avlumsun benden sokağa açılsan da!


AŞK / Birhan Keskin

29/12/2009

BİRHAN KESKİN

AŞK

Sevgilim sabahın erkenini seviyor,
Ben geceyi ve esmerliğini onun,
O dorukları seviyor, korkuyor bundan.
Ben rüzgârla buluşan tepeyi, tuhaflığı,
Ona bir yeşil gülümsüyor,
ben, hayatı delice sevdiysem nasıl,
diyorum, seni de öyle.
O kendi boflluğunda oyalanan günlerde
canı sıkılan bir çocuk gibi uyuyor,
ben göğe bakıyorum geceden,
Kendi çukurunu bulmuş deniz gibiyim
diyorum, yanında,
o sabahları eğilip öpüyor denizi.

Çıplağın çıplağımda, rüzgârın dağımda olsun,
esmerliğin gecemde, öyle kal.
“Bulutlara bak, gidiyorlar, hızla” diyorsun,
yağmur bir yalıyor yüzümü, bir
duruyor. Sabahları eğilip yüzüme
öpüşün geçiyor bir,
bir duruyor aklım.

Su ve rüzgâr, dağ ve doruk,
sonsuz hepsi,
oysa camdaki sardunya gibi üşür
bana biçtiğin ömür,
ölüm geliyor aklıma bir
bir, çıplağın çıplağımda.

Rüzgârın dağımda olsun, esmerliğin gecemde
öyle kal, sana sonsuz sarıldığımda.