TAŞLAR / Oktay Rifat

01/01/2010

TAŞLAR

Karyalı kızları anlat, Amazonlar,
Titanlar, atlar yonulmuş mermerleri,
Güneşli taşları söyle, saçak, duvar,
Çünkü ağaç ve insan Zaman’dır, diri!

Biziz kuran saatleri. Nikel sarkaç
Biziz, sallanırız kendimiz boyunca,
Kurgu biter, özlem dolu, sevgiye aç
Gideriz bir bir, akrep ya da karınca.

Taşlarsa, ölümsüz tanrılarla sarmaş
Dolaş, Girit’ten, Kargamış’tan başa baş
At sürerler bu yana Sonsuz’la. O gül

Akşamsız bir günün dalında, hani el?
Hani dün kokladığım saç, hani adem
Gözlü güzel, hani Hürrem, nerde Kösem!

Oktay Rifat

Reklamlar

ARS LONGA VİTA BREVİS / Enis Batur

01/01/2010

ARS LONGA VİTA BREVİS

“Bir vakitler ardışık olmayan, geçmiş ve geleceği içeren, belirli bir şimdi’nin kaynağı olan bir zaman vardı. İnsan, bütün bu zamanları kapsayan sonsuzluktan sürülünce, ölçülebilen zamanın içine düştü ve saatların, takvimlerin kölesi oldu. Zaman dün, bugün ve yarına, saatlara, dakikalara, saniyelere bölününce, insan zaman ile, gerçekliğin akışı ile bir olmaktan uzaklaştı.”

Hegel’in sanatın ölümüne ilişkin tarihsici (historiciste) kehâneti gerçekleşmedi. Âdemoğlu, tıpkı İbrani’nin sürekli göçü ve kıyametle boy ölçüşmek isteyen sürgünü gibi, sanatta, boyutlarından kovulduğu ve üçboyutluluğa devrildiği sonsuzu özlemeyi sürdürdü. Sonsuzluğu istemek, bu isteğin sürekliliğinde yaşama olanağı olmasa bile, bir başka zamanın gövdesine taşınabilmek olduğu için, sanat ötekilik koşuluyla “fizik zaman”a karşıkoyma uğraşı oldu: Duyarlığa ve zihine, duyulara ve ele yönelirken dış zamana karşın iç zamanı, zamanın düzçizgisel olmayan mantığını gerçekleştirdi. Gene de, sanatçının dış zaman ile karşıkarşıya oluşunda bir karabasan niteliği buldu zaman: Saatın ve takvimin sanal birer araç olarak gün ve gece, gün ve mevsim, gün ve yıl biçiminde oluşturup örgütlediği düzçizgisel zaman, sanatçının ‘ömür’ ile ‘ölüm’ ikilisi önünde duyduğu, hafiflemek nedir bilmeyen bir ağrıyı: Sonsuz karşısındaki sınır gerçekliğini, açık ya da örtük, işlemesine yol açtı.

Geçmişin her bir uygarlığında; bu uygarlıklardan silinerek, eksilerek de olsa bize ulaşmış her bir insansal sözde bir yaratılış söylencesiyle bir apokalips söylencesinin izlerini görürüz. Ve insanlık tarihinin bilinçaltına yer etmiş bu iki durağın arasından sanaterinin her yerde ve her çağda sınırlarının ötesine taşma güdüsünü beslediğini, imgelemini doğal yapay demeden zorladığını, onu kendi gücünün neredeyse ötesine ittiğini farkederiz. Blake’in uyarıcılarda, Verlaine’in absinthe’te, Segalen’in durdurak bilmeyen yolculukta, Kafka’nın bir düş mahzeninde, Yesenin’in ölümde aradığı, belki de zaman’ın som boyutuydu. Cézanne resimlerini zamanın içinde bitiremiyordu; Artaud orada yazamıyor, Borges orada susamıyordu. Zaman, sanatçı için anaizlek, anakonuydu hep.

Bu denemenin girişindeki satırların yazarı Octavio Paz, düz-çizgisel zamanın tanrısı Khronos’un karşısına içgörenlerin (visionnaire) devrik zamanını diker. Gerek sanatçıların belli bir bölüğünün, gerekse düşülkecilerin iki ucun arasna sıkıştırılagelmiş Takvim’e başkaldırışlarının serüvenidir bu. Tarih’e, geçmiş zamanın bu tılsımlı bilgisine bakarken bile, içgören, düz-çizgi zaman boyutunu bir kristalin parçalanma ânını durduturmuşçasına algılamayı seçer. Proust’un “Yitirilmiş Zaman” yolculuğu, paramparça bütünü; bir bakıma yalnızca kendisinin, o da yalnızca bir defalığına düzenleyebilme tansığını canlandırır. Bizim coğrafyamızın ağrılı nostaljikleri için de durum uzun uzadıya farklı değildir aslında: Koca Mustafapaşa’daki şair ile “Bursa’da Zaman”ın kuyumcusu için zaman, sanki bir sarnıca biriktirilen tanrısal vergidir. Tıpkı Hisar gibi, kollarına saat takmaz onlar. Bir başka yakada, düne ve yarına kendini kapatan şair, belli bir bölgede günü doldurur: Yalnızca akşam yaşar Hâşim, Dranas geceye saplanır, Nâzım’da sabahın büyülü gücü salınır… Dünün ve bugünün ardından geleceği sınayacaktır şair soyu: Büyük Futuriste depreminin mimarları, özellikle de Hlebnikov ve Mayakovski yarının nabzını tutarlar. Okyanusun ötesinden yaşlı Avrupa’ya inen Pound ise saltık bir ardzamanlılığın ardındadır.
Gerçeküstücülükle birlikte, sonsuzla hesaplaşma canalıcı bir hız alır. Mallarme’nin zaman-dışılık deneyiminden, Lautreamont ve Rimbaud’nun başkaldırı zamanına yataklık eden korkunç cüretten yola çıkan gerçeküstücüler, acımasız bir duruşmada sorgularlar düzçizgi zamanı. Bir bir öteki boyutlara tırmanılır: Düş zamanı, Haşhaş zamanı, Düşülke zamanı aynı bilince taşınır: Dali’nin yumuşakça saatları, De Chirico’nun akrep ve yelkovana terkettirdiği ıssız saat kuleleri, Breton’un sonsuz aritmetiğine sokulduğu “rastlantı zamanı”, Aragon’un saltıkla yüzleşmesi gerçeküstücülüğün zamanın öteki boyutu’na yaptığı yolculuğun başlıca duraklarıdır. Başka bir kolda, Hegel’in deyimiyle “dünyanın nesri” olarak adlandırılabilecek bir dil/bilinç düzleminde, mürekkep zaman çok biçimli bir dönüşümden geçecektir. Anlatı alanında, özellikle de sinema ve romanda, düzçizgisel zaman anlayışı bir uçtan ötekine çatlar. Bilinç akışı ile birlikte zaman zinciri kırılır. Halkalar arasındaki düzen değişmekte, bir halkadan bir başka halkaya akılsırermez hızsal farklarla geçilmekte, kimi halkalar büyürken kimileri de toptan yokolmaktadırlar. Bu açılım Faulkner’ın yapıtında doruğuna ulaşır bir bakıma: Romancı, keskin bir titizlikle bir deste iskambil kağıdını karıştırır gibi anlatının zamandizinini karıyor, gene de hangi kağıdın nerede olduğunu bilen bir hile ustası gibi hangi zamansal birimin hangi sıraya girmesiyle hangi efektin uyanabileceğini, inceden inceye hesaplıyordur artık. Çağcıl romancının mürekkep zamana yaklaşımı bir örnek değildir. Musil’in Niteliksiz Adam’ının bir yerden sonra dünü ve yarını kalmaz: Sonsuz Bugün’e çalışır yazar. Beckett’te zaman ufalarak, Borges’teyse büyüyerek ölçüsüzlüğe açılır. Nathalie Sarraute ve öteki ‘yeni romancı’lar ile mikroskopik bir boyutta algılanacaktır. Sinemada ise, bir bakıma ekonomisi aranır zamanın. Fellini, özellikle de Sekiz Buçuk’ta, hem düzçizgi zamanın ileri geri mantığını zorlar, hem de, öte yandan, düş ve sanı zamanını devreye sokar. Alain Resnais, Muriel’den Providence’a doğru, ölçülebilen zamanın algılanış ölçüsüzlüğünde konaklar, Kubrick’in 2001’i zamanın metafizik ve fizik sorgulanışını aynı potada eritir.

Ars longa, vita brevis: Hippokrates “sanat uzun, yaşam kısadır” der. Sanateri kendisine acımasız bir hisse çıkarmıştır bu kıssadan: Geçmişin kuyusuna, şimdiki zamanın öteki kuyusuna, geleceğin kalın sisine korkusuzca dalarken bir bakıma yapıtının cadenza’sını belirler: Doğuda ve Batıda, Güneyde ve Kuzeyde gizleri en çok soru konusu edilen boyuttur Zaman. Ve Gılgameş’in ölümsüzlük düşü elden ele, geceden gündüze sonsuz dolaşımını sürdürmektedir.

Enis BATUR

(E/Babil Yazıları, YKY)


SAAT KULESİ / Edip Cansever

01/01/2010

SAAT KULESİ

Nereden gelmiş bu denizsiz kente
Bu yaşlı martı
Konmuş saat kulesinin üstüne
Öyle bir zamansızlıktan izliyor beni
Çağırsam, hemen çıkıp gelecek, biliyorum
Çok eski bir oyundan kılıksız bir haberci gibi.

Her şey yitip gidiyor
Üstelik bu akşamüstü saatlerinde
Şu akarsu ne kadar eski, şu tepe ne kadar eski
Oysa yepyeni görünüyor ikisi de.

Şakalaşmakta zamanla saat kulesi.

Edip CANSEVER


MASALLARIN MASALI / Nâzım Hikmet

01/01/2010

MASALLARIN MASALI

Su başında durmuşuz
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana.

Su başında durmuşuz
çınarla ben bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, bir de kediye.

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize

çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak,
sonra o da gidecek.

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Su serin,
çınar ulu,
ben şiir yazıyorum,
kedi uyukluyor,
güneş sıcak,
çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

Nâzım Hikmet


GEÇMİŞE MAZİ DERLER / Aleksandr BLOK

01/01/2010

Aleksandr Blok

(Rusya, 1880 – 1921)

GEÇMİŞE MAZİ DERLER…

Ne varsa geçip gitti işte:
Kapandı günlerin karanlık çemberi.
Hangi yalan, hangi oyun, hangi güç
Yeniden yaratabilir geçen günleri?

Pırıl pırıl güneşli bir sabah vakti
Kremlin duvarına çarpan ışığı
Ve ilk ürperişlerini ruhumun
Kim verebilir bana kim, geri?

Ya da Neva kıyısında bir Paskalya gecesi,
Buzlu yolu kavuran zalim ayazda
Yoluma çıkan yaşlı topal dilenci
Bir daha uzatır mı bana titreyen ellerini?

Ya da ışıklı bir ormanda
Sonbaharın dipten dibe çıtırdadığı,
Sisler içinde ve yağmur altında
Genç bir atmacayı doyurmaya yararım belki?

Ya da büyük keder bastırdığında
Dört duvar arasında ışıksız ve sessiz
Ve boynumda amansız keder boyunduruğu,
Uyurum yeterli bulup üzerimdeki kefeni.

Ama bir de bakmışsınız yepyeni bir hayatta
Bütün bu düşleri unutup geçmişim,
Ve eski Rus çarlarını hatırlamaktansa
Hiç yaşamadığım şeyleri hatırlamayı seçmişim.

Hayır! Nasıl gömülüp gider karanlığa, kardeş,
İyi kötü bütün o şeyler sevdiğim,
İyi kötü tüm çabalar ardında tükendiğim,
Ve hepsini yaratan o anlaşılmaz ateş!

Türkçesi: Attila Tokatlı


‘ZAMAN’ RÜBAİLERİ / Ömer Hayyam

01/01/2010

‘ZAMAN’  RÜBAİLERİ

Yaşamanı akla uydurman gerekir,
Ama bilmezsin akla uygun olan nedir;
Bereket eli çabuktur Zaman Usta’nın,
Başına vura vura sana da öğretir.

* * *

Akıl bu kadehi övdükçe över;
Alnından sevgiyle öptükçe öper;
Zaman Usta’ysa bu canım nesneyi
Hem yapar hem kırıp bin parça eder.

* * *

Her sabah yeni bir gün doğarken,
Bir gün de eksilir ömürden;
Her şafak bir hırsız gibidir
Elinde bir fenerle gelen.

* * *

Ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri?
Sana düşer azapların, tövbelerin beteri.
Alçakları besler, yoksulları ezer durursun:
Ya bunak bir ihtiyarsın, ya da eşeğin biri.

Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu


S’imge : ZAMAN

01/01/2010

S’imge ZAMAN sayımızda Türk ve Dünya edebiyatından seçilmiş 18 düzyazı ile 57 şiir yer alıyor.


AHMET HÂŞİM

(1884-1933)

MERDİVEN

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak…

Sular sarardı… yüzün perde perde solmakta
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…

ENİS BEHİÇ KORYÜREK

(1891 -1949)

HATIRA

Geçsin günler, haftalar,
Aylar, mevsimler, yıllar…
Zaman sanki bir rüzgâr
Ve bir su gibi aksın…

Sen gözlerimde bir renk
Kulaklarımda bir ses
Ve içimde bir nefes
Olarak kalacaksın…

NECİP FAZIL KISAKÜREK

(1905 -1983)

GEÇEN DAKİKALARIM

Kimbilir nerdesiniz,
Geçen dakikalarım,
Kimbilir nerdesiniz?

Yıldızların, korkarım.
Düfltüğü yerdesiniz,
Geçen dakikalarım.

Acaba tütsü yaksam
Görünür mü yüzünüz,
Acaba tütsü yaksam?

Siz benim yüzümsünüz;
Eğilip suya baksam,
Görünür mü yüzünüz?

Gitti bütün güzeller,
Sararmış biri kaldı,
Gitti bütün güzeller.

Gün geldi, saat çaldı,
Aranızda verin yer;
Sararmış biri kaldı!..

ASAF HALET ÇELEBİ

(1907 -1958)

MISRI KADÎM

acaba ot gibi yerden mi bittim
acaba denizlerde mi şaşırdım
ve zamanı nasıl unutmaktayım

zaman unutulunca mısrı kadîm yaşanabiliyor
kendimi unutunca seni yaşıyorum
yaşamak
bu ânı yaşamaktır

ammon râ’ hotep
veya tafnit
kim olduğunu bilmek istemiyorum
yalnız etrafında nefes almalıyım

dut bu a’ru ünnek pahper
kama pet kama tâ
mısır metinlerinde okuduğum cümleler
seninle okuduklarımsa büsbütün başka şeylerdi

seninle bir bahçedeyiz geliyor bana
orada hem var hem yok gibiyim
daha doğrusu bütün bir bahçe oluyorum
insanlığımdan çıkarak
kama pet
kama tâ

ZİYA OSMAN SABA

(1910-1957)

ORDA DA GEÇİYOR GÜNLER

Orda da geçiyor günler…
Duyar gibiyim, orda da,
-Her an ömrüm tükenirken-
Orda belki bir adada
Geçiyor özlenen günler.
Geliyor ta uzaklardan,
O benim olan diyardan
Kulağıma kadar sesler,
Ve içimden diyorum ben,
Geçiyor ruha denk günler…
Bir titreyişle arada
Sesleniyor bir çıngırak.
Her ses uzak, uzak, uzak…
Her ses sanki bir gülüştür.
Her ses şarkı ve öpüştür…
Ah, şu ufkun arkasında.
Sonsuz bahar havasında,
İşitiyorum kuşların
Kuşların ötüştüğünü
İşitiyorum bir narın
Çatlayarak düştüğünü…
Orda da geçiyor günler.
Geçiyor beklenen günler,
Geçiyor gelmiyen günler…

CAHİT KÜLEBİ

(1917-1997)

KAYIP SEVDA

Bir yandan türkü söyler
Bir yandan yürür ağlayarak,
Sevdası rüzgâr gibi iter
Dere boyunca yalnayak.

Nilüferler gibi solgun Ophelia!
Yanaklarına yapışır saçları.
Açılır etekleri suyun yüzünde,
Seyrederdi söğüt ağaçları.

İnsan kalbi o zamanlar da vardı,
Daha küçüktü, daha kırmızıydı ama şimdikinden
Kopardılar kalbini Ophelia’nın
Nilüferler gibi sarardı.

Şimdi de kızlar sokaklarda,
Minnacık eller, ayaklar, saçlar.
Ama nerde onlar, nerde Ophelia
Nerde evvel zaman içindeki aşklar.

Sevdamız kayboldu zamanlarda.
Dişi ceylanla erkek ceylan
Ayrı yönlere koşar gider.
Bir sevişmek kaldı romanlarda.

İLHAN BERK

(1918 – 2008)

OTAĞ

Sevgilim, işte eylül
Ve işte senin usul usul seğiren yüzün.

Zaman ki sonsuzdur
Bitmemiş şiirler gibidir.

Bazı hüzünleri
Bazı nehirleri tutup anlatmak gibidir.

Biz ki zamanı tırnak içine alıp yaşadık
(İsteğin bulanık kıyısında).

Bundan değil midir bizim aşkımızda
Sürekli bir akşam hüznü vardır.