SENDENDİR / Şeyh Gâlib

05/01/2010

SENDENDİR

Efendimsin cihandâ îtibarım varsa sendendir
Miyân-ı âşıkanda iştihârım varsa sendendir

Benim feyz-hayâtım hâsılı rûh-ı revânımsın
Eğer sermâye-i ömrümde kârım varsa sendendir

Veren bû suret-i mevhûma revnak reng-i hüsnündür
Gülistân-ı hayâlim nev-bahârım varsa sendendir

Felekten zerre mikdâr olmadım devrinde rencîde
Ger ey mihr-i münevver âh u zârım varsa sendendir

Senin pervâne-i hicrânınım sen şem’-i vuslatsın
Be her şeb hâhiş-i bûs u kinârım varsa sendendir

Şehîd-i aşkın oldum lâlezâr-ı dâğdır sinem
Çerâg-ı türbetim şem’-i mezârım varsa sendendir

Gören ser-geştelikte gird-bâd-ı deşt zanneyler
Fenâ-ender fenâyım her ne vârım varsa sendendir

Niçün âvâre kıldın gevher-i galtânın olmuşken
Gönül âyinesinde bir gubârım varsa sendendir

Şafak-tâb eyledin peymânemi hûn-âb ile sâkî
Sabâh-ı sohbet-i meyde humârım varsa sendendir

Sanâdır ilticâsı Galib’in yâ Hazret-i Munlâ
Başımda bir külâh-ı iftihârım varsa sendendir

Şeyh Gâlib

Reklamlar

ALİ’M NE YATARSIN… / Pir Sultan Abdal

05/01/2010

ALİ’M NE YATARSIN GÜNLERİN GELDİ


Gözleyi gözleyi gözüm dört oldu
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi
Korular kalmadı kara yurt oldu
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi

Kızılırmak gibi bendinden boşan
Hama’dan Mardin’den Sıvas’a döşen
Düldül eğerlendi Zülfikâr kuşan
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi

Mümin olan bir nihana çekilsin
Münafık başına taşlar üşürsün
Sancağımız Kazova’ya dikilsin
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi

Şah’ın geleceğin bir gün duydular
Yezitler lânet gömleğini giydiler
İmam Aliyyürriza’ya kıydılar
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi

Pir Sultan Abdal’ım bu sözüm haktır
Vallahi sözümün hatası yoktur
Şimdiki sofunun Yezit’i çoktur
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi

Pir Sultan Abdal


GEÇTİĞİ HER ŞEYİ ÖPÜYOR ZAMAN / Enver Ercan

05/01/2010

ENVER ERCAN

(1958)

GEÇTİĞİ HER ŞEYİ ÖPÜYOR ZAMAN

13.

bir yüzük verdi bana
hoşçakal sözcüğünden
yakarken ardındaki bütün harfleri

anlatmak uzun

kimbilir kaç yıl sürer daha
bende o gün

14.

kendime baktım da camda
aşk artık yüzümde
tek kat boya

en sevdiğim pencerem yitti
onunla birlikte
cumartesiler, pazarlar, sokaklar yitti
bense günlerdir
yerini yadırgayan bir sözcük gibi

kabzası parıldayan şu yalnızlığa
iki kurşun sıksam
iyi gelecek sanki

15.

koltuğunun yerini değiştirdim dün
yüzün beliriyordu camda
dudaklarından geçen güvercin
tozunu alıyordu sözcüklerin
sen ağzını açmıyordun ama

hadi çevir telefonu
bari dostluğunla oyala

16.

bu akşam da gülümsüyorsun fotoğrafta
gözlerinde taraf tutan bir sevgi
yüzün bana ayarlı
rüzgar almayan bir sabahtı
ama kokun hala odamda

hem içindeydim o anın
hem de dışında
sen yalnızca şaşırtmıştın
tutan bendim zamanı

17.

susmak da incitir sözcükleri
telefonlar kapanırken sessizce
dar kapımdın sen benim
yalnızca mektupların geçtiği
adresin sır tutmadan önce

hadi artık hadi
bir de benim sesimi dene

18.

artık ben kuruyorum gündoğumuna
başucunda bıraktığın saati
dalıp gidiyor sözcükler

sonra
yelkovan kuşlarını uçuruyor
yokluğunu öpüyorum yastığındaki

bilmem uyanıyor musun



BA’ĞLAÇ / Hüseyin Cahit

05/01/2010

BA‘ğlaç


………………Birhan Keskin’e ‘Ba’ için remiks


Ben seninle uzun bir araf yaşadım,
O günden bir yağmur çiçeği, önümde duruyor.
Adını bilmiyordum sonra öğrendim.

Kuru nehir, kadim ağrı seyiriyor arada,
Tel tel çözülüyor içimdeki pamuk.
Poplinlere sar beni, pazenlere!

Duran bir şey var bende, ağaç gibi.
Aşk ayaklandırmıştı bir kere…
Narın içinde canım niye kanıyor?

Kış odasında camda buğu şimdi nefesim,
Balı içinde kurumuş bir heves gibi
Bir kez hatıra ettim aşkı, bir daha etmem.

Puslu ve sarı bir çin sabahı gibiyim bazen
Savanda, sararmış kuru otlar arasında
Kanatlarım çok oldu üşüyor benim.

Dünyanın bir yerinde, burada
Bir kadın, benden biraz küçük,
Üstümdeki sessiz örtüye yağıyor.

Sana vardığımda ağlamam bundan,
O en “bir” ve “tam” olana yürümek.
Yetmez mi ikimize bir sağanak.

Bırak sökük kalsın rüzgâr, bu zırdeli düşün içinde
Bir küçük iyiliktir aşk
Kesitinde kristal bir ışık ağlasın, bırak.

Issızlık bilgisiyim ben, sessizlik bilgisi
Bu narı daha fazla taşıyamam
Bu kez o olsun beni sana hatırlatan.

Seni kırdığım yerden beni de kırdılar
Yol uzun, güzergâh zorlu, ne demeliyim?
İnsan olan yerlerim çok ağrıyor.

Hüseyin Cahit


YALNIZ DEĞİLİZ / Ahmed Arif

05/01/2010

YALNIZ DEĞİLİZ


Bir ufka vardık ki artık
Yalnız değiliz sevgilim.
Gerçi gece uzun,
Gece karanlık
Ama bütün korkulardan uzak.
Bir sevdadır böylesine yaşamak,
Tek başına
Ölüme bir soluk kala,
Tek başına
Zindanda yatarken bile,
Asla yalnız kalmamak.

Şafakları ben balığa çıkarım
Akan akmayan sularda
Benim, bütün tezgahlarda paydosa giden
Bir bahar akşamı dünyada.
Ben dört duvar arasında değilim
Pirinçte, pamukta ve tütündeyim,
Karacadağ, Çukurova ve Cibalide.

Zehirli kör yılanları
Ve sıtmasıyla
Gün yirmidört saat insan avında
Karacadağda çeltikler.
Bir kız çocuğunun gözyaşı gibi
-Ayak bileklerinde bir dizi boncuk,
Sol omzunda nazarlık,
Dağ başında unutulmuş üşümüş,
Minicik bir aşiret kızının –
Damla-damla, berrak olur pirinci.
Kamyonlarla, katır kervanlarıyla
Beyler sofrasına gider…

Çukurovam,
Kundağımız, kefen bezimiz
Kanı esmer, yüzü ak.
Sıcağında sabır taşları çatlar,
Çatlamaz ırgadın yüreği.
Dilerse buluttan ak,
Köpükten yumuşak verir pamuğu.
Külhan, kavgacıdır delikanlısı,
Ünlü mahpusanelerinde Anadolumun
En çok Çukurovalılar mahpustur,
Dostuna yarasını gösterir gibi,
Bir salkım söğüde su verir gibi,
Öyle içten
Öyle derin,
Türkü söylemek, küfretmek,
Çukurova yiğidine mahsustur…

Tütünü bilir misin?
“Kız saçı” demiş zeybekler,
Su içmez her damardan,
Yerini kolay beğenmez,
Üşür
Naz eder,
Darılır
İki parmak arasında kıyılmış,
Bir parçası var kalbimin
İncecik, ak kağıtlara sarılır,
Dar vakit yanar da verir kendini.
Dostun susan dudağına…

Sokaklardan,
Kıyılardan,
Gök mavisinden,
Ekmeğinden,
Canevinden ayrı düşmeye
Yani bütün hasretlerin kahrına
Ve zehrine çaresiz kalmaların,
İlk nefesi Hızır gibi yetişir
Cibalide sarılan cıgaranın…

Tütün isçileri yoksul,
Tütün işçileri yorgun,
Ama yiğit
Pırıl – pırıl namuslu.
Namı gitmiş deryaların ardına
Vatanımın bir umudu…

Ahmed ARİF


MELANKOLİ / Ataol Behramoğlu

05/01/2010

MELANKOLİ


Ey sokaklarında yıllarca avare dolaştığım
İçinde ilk aşkımı yaşadığım küçük şehir
Umutsuz akşamlarımda sesini duyduğum lir
Sihrinde ilk acıyı tattığım

Ey sarhoş akşamlarımın biricik tesellisi
İlk şiirlerimdeki biricik dert ortağım fener
Soğuk kış geceleri ısındığım kalorifer
Gitgide uzaklaşan tren sesi

Ey en masum arzularımı gizleyen oda
Yıldızlarla dost eden küçük pencere
Her akşam gönlümün dilediği yere
Götüren sihirli araba

Ey en içli en yanık türkülerimi duymayan
Rüzgârı saçlarımı dağıtan sokak
Ve ey saçı ak gönlü ak
Anneciğim pencerede ağlayan

Ah biliyorum güç gelecek sizlere
Ama artık gitmek geliyor içimden
Bir sabah masmavi bir bulutun peşinden
Dönüşü olmayan yerlere

Ataol BEHRAMOĞLU


Ariadne’nin Yakınması / Nietzsche

05/01/2010

ARİADNE’NİN YAKINMASI

Kim ısıtır, kim sever beni daha?
Sıcak eller uzatın bana!
Yürek mangalları uzatın bana!
Vurulup düşürülmüş çırpına çırpına,
can çekişenler gibi, ayakları ovuşturulan,
sarsılmışım, ah! Bilinmeyen ateşlerle yana yana,
sen peşimdesin, ey Düşünce!
Adlandırılamaz! Açıklanamaz! İğrenç!
Sen, ey bulutların ardındaki avcı!
Yerle bir olmuşum senin şimşeklerinle,
sen alaycı göz, dikmişin gözünü bana karanlıklardan!
Yatıyorum öyle,
kıvrılarak, çırpınarak, işkencesiyle
bütün sonsuz ezaların,
vurdun beni
sen ey zalim avcı,
sen ey tanınmaz – T a n r ı…
ur, daha derine vur!
Bir kez daha, haydi vur!
Kopar, parçala bu yüreği!
Niye bu işkence
körelmiş oklarla?
Neye göz koydun böyle,
usanmadın mı bu insan işkencesinden,
acı vermekten haz duyan Tanrı şimşeği gözlerle?
Öldürmek değil istediğin,
yalnızca eziyet, eziyet etmek mi?
Bana – niye eziyet ediyorsun,
sen, ey acı vermekten haz duyan tanınmaz Tanrı?

Ha ha!
Usul usul sokuluyorsun
böylesi gece yarısında?…
Ne istiyorsun?
Konuş!
Üstüme geliyorsun, sıkıştırıyorsun beni,
Ha! Çok yaklaştın yanıma!
Soluğumu duyuyorsun,
yüreğimi dinliyorsun,
kıskanç seni!
– neden kıskanıyorsun beni?
Git! Defol!
O merdiven de niye?
İçeri mi girmek istiyorsun,
yüreğime tırmanmak,
en mahrem
düşüncelerime tırmanmak?
Utanmaz! Tanınmaz! Hırsız!
Ne çalmak istiyorsun?
Ne gözetlemek istiyorsun?
Ne işkencesi etmek istiyorsun?
Sen ey işkenceci!
sen – Cellat – Tanrı!
Yoksa köpek gibi,
taklalar mı ataydım karşında?
teslim mi olaydım, kendimden geçerek
sevginle – sırnaşarak?

Boşuna!
Sürdür batırmanı!
Zalim diken!
köpek değilim – avınım yalnızca senin,
zalim avcı!
en gururlu esirinim,
en ey bulutların ardındaki haydut…
Konuş artık!
Ey şimşeklerin ardına gizlenen! Tanınmaz! konuş!
Ne istiyorsun, ey Eşkiya… b e n d e n?

Nasıl?
Fidye mi?
Ne istiyorsun fidye diye?
Çok iste – böylesi yaraşır gururuma!
ve az konuş – böylesi yaraşır öteki gururuma!

Ha ha!
Beni – istiyorsun ha? beni?
herşeyimle beni?…
Ha ha!
Ve işkence ediyorsun bana, delisin ya işte,
gururumu kırıyorsun işkencenle?
S e v g i ver bana – kim ısıtır ki beni daha?
kim sever ki beni daha?
sıcak eller uzat bana,
yürek mangalları uzat bana,
bana, yalnızların en yalnızına,
buzunu ver ah! yedi kat donmuş buz,
düşmanları bile
düşmanları özlemeyi öğreten,
ver, evet, teslim et,
ey zalim düşman
bana – k e n d i n i!

Kaçıyor!
Bu kez o kaçıyor,
tek yoldaşım,
en büyük düşmanım, tanınmazım benim,
Cellat-Tanrım benim!…

Hayır!
gel geri!
bütün işkencelerinle birlikte geri gel!
Bütün gözyaşlarım
sana akıyor,
yüreğimin son alevi
seni aydınlatıyor.
Gel, geri gel,
tanınmaz Tanrım! A c ı m benim!

son mutluluğum benim!…

Friedrich Nietzsche