BİR KEDİM VAR KİMSELERE BENZEMEZ / Ahmet İnam

07/01/2010

BİR KEDİM VAR KİMSELERE BENZEMEZ


Evreni dinlemeyen kediyi dinleyemez. Evrendeki sesi. Dip sesi. Dünyanız yalnız insanla, insanın etkinlikleri, ürünleri ile sınırlı ise, insanı saran varlık iklimini yaşayamıyorsa, insan oluşunuzda eksiklik var demektir. İnsan, varlık ikliminin çok ama çok küçük bir parçası. Bunun bilincinde olabildiğince çok ama çok önemli bir parçası.

Teknolojiyle dinleyebiliyor. Bilimle anlayabiliyor. Varlık iklimini dinlemek bu değil. Varlık kitabının görebildikleri satırlarını okuyorlar. Bu kitabın satırları, okuyanın gözüyle buluşunca okunabilir. Göz satırlar ekleyebilir kitaba. Kitap göz ekleyebilir okura. (Kör okur bildiğini okur; dokunmuşu dokur. Okumak, gözü açmalı. Kör gözle nasıl görürüz kediyi?)

Evren yalnız biz insanlar için yaratılmadı. Orada kediler de var. Orada bakteriler, orada karbon, hidrojen, azot. Evreni kedilerle üleşebildiğim için çok mutluyum. Kendimi kedilerle bulduğum için dünyada. Kedilerle buluştuğum için.

Varlık ikliminin o güzel hayvanları, insanların onca baskısına karşın kedilerini korudular. Onlardaki cânın gücü, bendeki cân gücünü hatırlatıyor bana. Burunları doğrultusunda, bıyıkları doğrultusunda yaşadılar.

Biz insanlar içimizdeki pisileri bilemedik (Belki Eski Yunanlı içindeki cânı adlandırırken pisi harfiyle başlayan bir söz kullandı, kediyle ilgili olduğunu bilmeden).

Bir kedi uyur içimde
Bir kedide insan uyur
Ondandır uyuşuruz nicedir kedilerle.
İkimizin de içinde birer kara delik
Sonsuzluk uyur bizde.
Uyanır.

Bir bitimsiz rüyâyı onlarla uyumuyor muyuz? Ailouros. Öyle demişti. Heredot Mısır’ı ziyaretinde, iki bin beş yüz yıl önce, kediyi ilk kez gördüğünde. “Kuyruk sallayan” demekti, onun dilinde. Ailuroi. Kuyruk sallayanlar. Yaşamın bir ucuna, bir diğer ucuna. Hayatımıza öyle girdiler. Büyü oldular. Öbür dünyaların simgeleri. Sevgilerinde bağımsız, isteklerinde ödünsüzdüler. Bizim kediye elbette ulu nazârımız vardır. Tırnaklarını içimizdeki çirkinliklerde bilediler. Yüce peygamber Muhammed onların uykuları önünde ihtirâmla durdu.

Kediyi anlayamadan ölenlere acır içim. Ahmet İnam size bakar sevinir. Sevinirken kalbi yanar göyünür. Yaşamayı bilir de varlık iklimini bilmezsiniz. Tanrıyı bildiğinizi söylersiniz de kediyi bilmezseniz. Teninize dokunan kediden korkarsınız. Neden korkulacak bir varlıktır kedi? İnsandan korkmazsınız da kediden korkarsınız.

Kimler korkmadı ki kediden? Büyük İskender, baygınlık geçirirmiş görünce kediyi. Julius Caesar, Napoleon Bonaparte, I. Abdülhamid ürktüler kedilerden. İmparatordular, padişahdılar, kediden uzak kaldılar.
Şeytandan sayanlar oldu onu tarih boyunca. Papa IX. Gregory (1147-1241) kedi toplu kıyımını buyuranlardandır. Nice güzel kedi, yüzyıllarca zulüm gördü insandan.

Seveni de oldu. Ailurofilia: Kedi sevgisi. Jean Cocteau üstad: “Severim kedileri, severim yuvamı da ondan, onlar görünür ruhudur evimin” demiştir.

İncinen kediyi anlamıştır, yuvasız bir kediyi.

Başına buyruk, kendinden beklenenlere, uyarılara kapalı kediyi. Colette anlamıştır. Anatole France için kediler kitaplar kentinin sessiz bekçileridir. Aldous Huxley hele “yazmak istiyorsan, kedi besle” buyurmuştur. Henry James omzunda bir kediyle yazmıştır. George Sand bir kediydi inceden inceye, kedisiyle aynı kaptan yemek yerdi. Ya Baudelaire? “Yığınların kedileri neden sevmediklerini anlamak kolay” diyordu: “Kedi güzeldir, seçkinlik düşüncesi aşılar insana, temizlik, şehvet.”

Kimdir kedi? Dost canlısı, sabırlı, sessiz, dikkatli, zeki, yaramaz, yumuşak huylu, nazik, kibar, canlı, titiz…

Hırsız? Mikrop saçan? Çevreyi kirleten? Tüyleriyle bizi boğabilen? Nankör? Saldırgan?

Kimdir kedi? Sevgilimdir. İçimde oturur. Bana adres sorar. Sonsuzluğu. Bilirmişim gibi.

Kedim, geceleri açtırır balkon kapısını, çıkar dama, yıldızları koklar.

Konuşabilseydi, gizlerini anlatabilirdi evrenin.

Yazabilseydi, varlık ikliminin nice inceliklerini okuyabilirdik.

Şimdi oturmuş koltuğun üzerinde anlatamadığı gizlerin düşünü görüyor.

Benim on beş yıldır can dostum. Kanıtlamakta zorlandığı›m mantık teoremlerimde yardımcıdır bana; felsefedeki kavram yolculuğumda yoldaştır. Birbirimizi anlar ve sayarız. Kimi zaman nedenini bilmediğim kızgınlıkları olur bana, tırmalayıverir ellerimi. Kimi zaman çeker gider, nerededir bilmem. Bildiği gibi yaşar. Ödünsüzdür. Yılışmaz. Sevgide nasıl durulması gerektiğini öğretir bana. Öğrendiğim söylenemese de.

Cân ikliminin güzel yaratığı. Hayatı hatırlatıyorsun bana.

Haziran 2007-Ankara

Ahmet İNAM

Reklamlar

SERÇE VE KEDİ / Sunay Akın

07/01/2010

SUNAY AKIN

(1962)

SERÇE VE KEDİ


I
Toprağın altından bağlanıyor
artık telefon telleri
ve bir telaş
yüreğini sarıyor serçelerin
gördükçe kedileri

II
Anlar mı serçelerin
neden göç etmediğini
sobanın kurulmasını
bekleyen
kedi

III
Yalnızca rüzgar gelir
ölü bir serçenin
cenaze törenine
ve usulca
kımıldatır tüylerini
kediden once


KEDİ / Nazmi Ağıl

07/01/2010

NAZMİ AĞIL

(1964)

KEDİ


I
Konuştukça,
öyle tembel,
gerinen bir şey,
açıyor kendini usulca,
sıcağında soluğumuzun.

Telaşlı sözlerimiz
altında bir mırıltı :
yayılan ritmi
sonsuzun.
Sükûn…

Yüzümüzü yalayarak,
yumuşak bir dokunuşla,
tüyden bir yumak
dışına yuvarlanıyor
anlamın,

bacaklarımıza sürtünüyor,
hafifçe bulutlanan
sudan sakınarak.

II
“Burada çalışırdı,” diyor,
“dokunmak gelmedi içimden,
onun değdiği ne varsa
olduğu gibi korudum, bir eleştirmen
olarak siz daha iyi takdir
edersiniz elbet, ama oturduğu yerden,
şuradaki pencereden boynunu uzatıp
sokağı yazarken, onun da
yapmaya çalıştığı buydu
bana kalırsa. İşte şu ahşap masa,
– kuyruk – kırık bacaklı, hiç elinden
gelmezdi böyle işler, bilgisayarı – kulak –
asla rahat edemezdi vazoda – hoop! –
birkaç sap mor sümbül olmasa.
Ah, kitaplık – iki parıltı – yetmezdi tabii,
yerde işte, yığınla – kabarmış sırt –
yorulunca son zamanlarda sık sık
uzanırdı – pençe – şu kanepeye.
Müzik dolabı, – burun, bıyık – düşünürken
gürültü istemezdi, ağır bir şeyler
çalardı daima. Pisst!

Kusura bakmayın, alışamadı o da,
evet, alışmadık bir türlü yokluğuna.”

III
Kedi kederdir eski Mısır’da
çünkü kutsal
ne varsa hüzün
bulaşığıdır biraz,
ayrılık acısıyla.

Nil taşmış
sularla dolmuşken oda,
ayak parmaklarımızın ucunda
dudak hizasına
yükselen suyu püskürterek,

avcumuza hohlayıp
sıkı sıkı tutarak sonra,
bir üst rafa
kaldırmaya çalıştığımızdır
çünkü kutsal.
Oradan tavana sıçrar,
kirişler arasına,
kurtulur : Ruhtur.
Bir sağa bir sola
dolaşıp
endişeyle bakar,
gövdemiz uzun yolculuğundan
el mi sallarken ona.


BİR KRAL MI ÖNEMLİ BİR KEDİ Mİ / Ergin Günçe

07/01/2010

ERGİN GÜNÇE

(1938 – 1983)

BİR KRAL MI ÖNEMLİ BİR KEDİ Mİ


Gecenin bu ucunda yalnızlığından
O kedi bir krala bakıyor ağzı yeni süt
Daha dün doğmuş daha tüyleri kokuyor
Durmuş koskoca krala bakıyor

Kediler krala bakınca akşam basarmış ortalığa
Ben böyle düşünmem akşamın belli saatleri vardır
Çoğu bir kedi gibi pencerede ölüyor
Yüreksiz sevişirler dudakları lâle sanki
Sanki yere gömmüşler o uzun buzlu martı

Çocuklar yakalarında kış günleri ve alacakaranlık
Toplanmışlar gözleriyle cıvıl cıvıl olmuşlar
Kimi kediden olur kimi kraldan besbelli
Kral kedinin gözlerinden kaçar kedi kralın gözlerinde şimdi

Kediler bu dünyaya göre değil diye bir yalan uydurmuş
Isıtamıyor bu güneş onları deyince bir çocuk
– N’apalım yeni bir güneş mi bulalım şimdi n’apalım
O kadar zengin miyiz yoksullar almış yürüyor

Bir kral mı önemli bir kedi mi derindir
Her gece uykumuza bir güvercin oldu bu


KEDİNİN GÖZLERİ / Ali Püsküllüoğlu

07/01/2010

ALİ PÜSKÜLLÜOĞLU

(1935 – 2008)

KEDİNİN GÖZLERİ


Pırnal, böğürtlen, yağmur
Bir araya geldi
Kedinin gözlerinde.

Irmak, bulut grisi, sis
Birden yükseldi
Bir kartal, gökyüzüne.

Balık, ağaçkakan, sincap
Bir şey söyledi
Esen rüzgâr bile.

Pırnal, bulut, sincap
Kartal, rüzgâr; güzeldi
Kedinin gözlerinde.


MART KEDİSİ / Cem Uzungüneş

07/01/2010

CEM UZUNGÜNEŞ

(1962)

MART KEDİSİ


……………………………………………..Tılsım için


“Sus be mübarek kedi, gece gece…”
demişim, babamın genetik mirası kısık sesimle,
bir şiire doğru koşan bir tayı düşünürken.

Bir hayâl çobandı o.
Ak kuzuyu bana ikinci kez sevdirirken
gözlerindeki sevinç mi olgunlaşmıştı,
minik elim ılık-nemli yapağıya
dokunmak duygusunu mu kanıksamıştı? Bilemeyiz
Kedinin adı Tılsım olsun mu?

Saçlarıma değen eli, kokusunun devamı olan eli
beni niye ürpertmezdi de, şimdi
(tay bir sise girerken) ürperiyorum?

Çok ağlardı. “Ağlamasan a! derdim, arkadaşlarım görecek.”
O da ağlamasını ellerine, saçının rüzgârda uçuşmasına
ağaçların yosunlu (kuzey) gövdesine
şöyle dalgınlıkla dokunuşuna… y e d i r i r d i;
arkadaşlarım görmesin diye.

Kedi aşk istiyor geceden. Aşk olsun.

Çok tutumlu kullanırdı mutluluğu.
Pastoral bir adamdı; koyun selini beyaz,
tiz bir ı s l ı k l a akıtırdı; ıslak orman
duygulanmasın. Acı kışkırtıcıdır.

Kedinin şehvetli sesi bana acı veriyor.

Ama koşan bir tayın sisli bir anıya dönüşmesine,
koşan bir tay imgesinin sinsice çekip gitmişliğine
gecenin bir cevabı yok! Tılsım çoktan ölmüşken
bu boşluğu neye yedireceğiz?


KEDİLER KRALLARA BAKABİLİR / Enis Batur

07/01/2010

KEDİLER KRALLARA BAKABİLİR


Yedi-sekiz yıl önceydi, Ankara’da Ulus Meydanı yakınlarındaki Kediseven Sokağı’nın adı değiştirilince, Orhan Duru’nun Soyut dergisinde incelik dolu bir yazısı çıkmıştı. Hayli sonra, onun 1950’lerde bu sokak üzerine bir de şiirini görüp okuyacaktım. Nurullah Ataç da, Günce’sinde, Kediseven Sokağı’ndan sözeder: “Bunlar güzel adlar doğrusu, ne var ki kolay değil böylesini bulmak. Böyle adları kolay kolay bulamadıkları için de ölüleri düşünüp adlarını koymaya kalkıyorlar.” Yanılmıyormuş Ataç, bu satırları yazışından 20 yıl sonra Kediseven’in adı değiştirildi ve gerçekten de o kolaycı yöntem benimsendi. Paris’te de bir Balık Avlayan Kedi Sokağı vardır. Bir romana başlığını da veren bu dar, küçük sokakla oyalanmayalım şimdi: Sokak isimleri, başka bir yazımızın konusu olacak nasıl olsa. Ataç’ın, Tevfik Fikret’i tepeden tırnağa haşladığı Kedi başlıklı denemesini bilenler az değildir. “Kimsenin zevkine karışılmaz, kedileri ille herkes sevsin demiyeceğim, ama ben, kedi sevmeyenlerle anlaşamam” cümlesiyle başlayan ve Ataç’ın sivri mizahçılığını belgeleyen bu güzelim deneme, bir yandan da “birinin huyu diğerine benzemeyen” kedilere adanmış bir methiyedir.

Gerçekte kedi, yazarlarımızın öteden beri yakından ilgilendikleri bir ‘konu’ olmuştur. Necatigil’in “bir kedinin ağzından sahibine yazılmış özgün bir hiciv metni” olarak tanımladığı Kânî’nin Hirrename’sinden Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi’ne gelinene dek geçen 250 yıl içinde edebiyatımızda sık sık bir soba bulup, yanıbaşına kıvrılmıştır kediler. Tıpkı birer soru işareti gibi. Orhan Veli’nin “Ciğercinin Kedisi ile Sokak Kedisi” teması üzerine kurulu şiirinde toplumsal bir taşlamaya, Erhan Bener’in Kedi ve Ölüm’ünde kişioğlunun yılgı üslubuna, Ece Ayhan’ın Bakışsız Bir Kedi Kara’sında özgün bir dil dünyasına elçi olmuştur kedi. Dünya edebiyatında da özel bir yeri vardır: Colette’i ya da Eliot’ı kedilerden ayırmak elde midir? Poe’da, Baudelaire’in şiirinde ya da Celine’in romanlarında kedi bazen gotik, baten de lirik bir kahraman olarak edebiyat tarihinin koridorlarında gezinir. Özellikle de geceleri. Kimi zaman da gelir aklın sınırlarını zorlar, usta kalemi yakalamaya görsün: Alis Harikalar Diyar›nda böyledir örneğin: “işe bakın! Gülümsemeden yoksun kedi çok görmüştüm, ama kediden yoksun gülümsemeye hiç rastlamamıştım!” der Alis. Pek haksız da sayılamaz açıkçası: Kimsenin karşısına, Lewis Carroll’ı okumadan önce, boşlukta parça parça ve yavaş yavaş oluşan ve yiten bir kedi çıkmamıştır herhalde. Nitekim, kitabın bir yerinde, Kral ile Cellât arasında müthiş bir tartışma doğurur bu: “Gövdesi olmayan bir kafa”nın kesilip kesilemeyeceği konusunda uzlaşmaya çalışadursunlar, kafa bütün bütüne yok olur. Ne olursa olsun, kediseverlerin çoğu gibi, Ataç ile Lewis Carroll da bir noktada birleşirler: Kediler kesinkes aptal değildirler. Ama bu, onların akıllı olduğu anlamına da gelmez. Kedi, Alis’e bu farkı bütün açıklığıyla gösterir: “Şimdiii, köpek kızınca havlar, sevinince de kuyruğunu sallar biliyorsun. Bense, sevinince hırlar, kızınca kuyruğumu sallarım. Demek ki ben deliyim.”

Yazarların kedili sayfalarından kimbilir kaç bin sayfalık bir antoloji hazırlanırdı, bunu bilmek güç. Tahmin etmesi bir o kadar güç olan bir şey de, “kedili resim”lerden oluşturulacak bir müzenin boyutlarıdır. Kendi payıma, değişik bir konudur diye biriki kez kedi resmi yapmış sanatçıları almazdım böylesi bir müzeye: Ondan vazgeçememiş, sanat serüvenlerine onu gözde bir tema olarak katmış ressamların ürünlerine açardım “Kedili Resimler Müzesi”ni. Şüphe var mı, Leonardo’nun, Leonor Fini ve Balthus’ün resimleri geniş yer tutardı burada. Hele Balthus’ün “Kediler Kralı”, Akdenizli Kedi, Kedili Çıplak, Aynalı Kedi gibi tablolarını bir duvarda, yanyana düşünün! Az ileride Klee’nin birkaç küçümen resmi, Jacques Prevert’in güzelim kolajları sergilenirdi. Orhan Peker’e bir başına ayrı bir oda ayırırdım. Çizgi romancılara da yer açar, Frizzy Cat’i, muhakkak birkaç Steinberg’i, Piyâle imzasını kovalayan Piknik’i sıralardım duvarlara. Asıl önemli iki parçayıysa müzenin dibindeki büyük bir salonun iki ayrı köşesine yerleştirirdim: Louvre’daki VII. yüzyıl Mısır sanatının ürünü bronz kediyle Giacometti’nin sanata bel bağlayan insanlar oldukça durgun yürüyüşünü sürdüreceğine inandığım zarif, kırılgan, biraz da kederli kedisi, orada, büyük bir sessizlik içinde beklerlerdi. Bunca isim sayışıma bakıp homurdanacak okurlar çıkabilir. Ne yaparsınız ki bu insanlar yaşadılar, yaşıyorlar. Kedileri sevmek tek ortak tutkuları sayılamaz üstelik: Kediseven Sokağı’na adını veren kişiyi ya da kişileri, Louvre’daki bronz heykeli yapan usta sanatçıyı adıyla sanıyla bilmiyorum gerçi. Ama anonim olmaları, onları ötekilerden ayırmıyor: Yaratmayı, yaratıcılığı iş edinmiş, başka türlü yapamamış insanlar bunlar. Daha başkaları da var şüphesiz, benim hayal kurmamı beklemeyip gerçek bir “Kedi Müzesi” açan ve porselen, cam, tahta, resim, heykel, mücevher ayırdetmeden eski yeni bütün kedileri bir araya getiren sevdalılar, hayal âleminde bile olsa tek seçiciliği bana bırakmayacak, kendi kedisever yazar ve ressamlarını öne sürecek tutkulular var. Bir de, elbette, kedi sevmeyenler var. Her şey iyi de, diyeceksiniz, kedi sevmek nedir? Kedi sevmek insanları, sokakları ve şeyleri sevmekten farklı bir şey mi? Bilge Karasu, “Kedi sevmek, kedinin, kendisini seven (kendisinin de sevdiği) kişi karşısndaki umursamaz bağımsızlığını baştan kabul etmek demektir” der ya bir masalında, ben bu farklı sevme biçimini bundan daha iyi tanımlayan cümleye rastlamadım bugüne dek. Sahip olmayı yadsıyarak, ya da, sahip olmamayı göze alarak sevmek insanoğluna pek güç gelir: Sevgiyle mülkiyet duygusu öteden beri ortakyaşardır onda, sevgi bağını çoğu kez de tek yanlı, gerçek bir bağ haline sokmaya alışmıştır. Sevdiği kişinin bağımsızlığına da, kendi bağımsızlığına da kolay kolay katlanamaz. Bunu eleştiri, suçlama konusu saymamak gerek gene de: İnsanlar, eninde sonunda, kedi sevenler ve sevmeyenler olarak da pekâlâ ikiye ayrılabilirler. Bir de, belki, benim gibi, yolun sonuna varamayacağını bile bile kedi sevmeyi öğrenmeye çalışanlar vardır.

Kedinin sevgi “anlayışındaki farklılık, gülünç gelebilir ama, farklı bir mantığa bel bağlamasından gelir. İnsanlar, kendi doğalarının terimleriyle sevgisiz, hain ya da bencil sayarlar ya kediyi, onun herhalde bu tür kaygıları yoktur. Oynaşmak; sevmek, sevilmek istediği an buradadır. İstemediğinde çekip gider, sizin doyumunuz yarıda kalmış, ona vız gelir. Değişik çağlarda, değişik uygarlıkların insanları için “iyi” ve “kötü” kutuplarında değerlendirilmiş olması da bu yanına bağlanabilir. Kuzey Amerika yerlilerinden Pawnee’ler için dokunulmaz bir kutsallığı vardı kedinin: Beceriyi, hızlı idraki, hatta dehâyı simgeliyordu. Sumatra yerlileri ise, tam tersine, onu cehennem uyruklu saymışlardı. Karakedi bir yana, Müslümanlar için uğurlu; İrlanda geleneklerine göre uğursuz olmasa bile tekinsiz bir yaratıktı. Mısırlılar ise bir tanrı gözüyle bakmışlardı kediye. Gene de, Budistler kadar kediden uzak durmaya çaba gösteren inanmışlar olmamıştır dense yeridir. Onun, yılanla ‘birlikte, Buda’nın ölümünden duygulanmayacak kadar mağrur davranmış olması bağışlanamamıştır.

Kediler mağrurdurlar gerçekten de. Alis’in dediği gibi onlar “krallara bakabilirler” ve bir şairimizin tamamladığı gibi “hatta onları tırmalayabilirler” de.

Kralların yaşadığı ülkelerde, insanların kedilerden öğrenebilecekleri bir şey vardır.

Enis BATUR

(Kediler Krallara Bakabilir, YKY.)