DELİ KIZIN TÜRKÜSÜ / Gülten Akın

09/01/2010

DELİ KIZIN TÜRKÜSÜ

I

Sabahleyin

Karayı kaldırın mavi koyun umudumu yitirmedim
Beni çağırın gülümserken uykunun bir yerinde
Eliniz beyazken uzatın isterim
Karayı kaldırın sevgi koyun umudumu yitirmedim

Ben ışıklar konfetler bayramlar istemem
Uzanmışım gölgeliğe bir başıma
Şu uzaktan tükenmez yalnızlıktan
İçten içe ürküyorum ama
Böyle de iyiyim

Siz dayanılmaz bir “Günaydın”sınız
Sabah sabah insanı ayağına getiren
Hiç yoktan dünyayı kendini sevdiren
Siz çocuk ağızlı bir “Günaydın”sınız

Çocuk ağzınızla biraz daha durun
Gittiğinizde güz gelmiş olacak

Güz gelirken bir yanı kara sevdalarla
Avcumda bu yavru kuş varken tedirgin
Sizde tutunacak yaslanacak kollar
Biraz daha durun biraz daha
Karayı kaldırın mavi koyun umudumu götürmeyin

Akşamüstü

Yollarda akşam dönüşü yorgun argın
Siz yoksunuz şiir yazan ellerim yok
Yarımla dışa dönmüşüm yarım susken
Çizginin üstindekiler yüz yüze
Koca bir gün ne yapmışım nasıl yaşamışım
Haberim yok

Dokunup çekilen bir şarkı rüzgarla
Vakti yalanlıyor sıcak sıcak
Sinema dönüşü iş dönüşü yahut bahanesiz
Beyazın tam ortasında bekliyorum
Ya gelmezseniz ne olacak

Maviyi kaldırın kara koyun sırasıdır
Bana yeni tutkular gerek bıktım
Bir solukta buz gibi yaşamak isterim
Beni öldürürse bu umut öldürür

Gece Türküsü

Alıp ayaklarımı yollardan şöyle rahat
Tam kendimi bulacakken
Kim getirir sizi başucuma
Kim kaldırır uzun uykunuzdan

Başlar gecenin oyunu delice
Dizlerime yükselir bir deniz
Anıları küçük yıldızlar gibi karanlıkta
Yanıma yöreme indirirsiniz

Ben ışıklar konfetler bayramlar istemem
Uzak uzak gitmede fayda yok
Şimdii bütün şehirler birbirine benzer
Bir kendi kendime doyasıya
Bu gece sussanız dinlensem
Ne gezer

II

Şimdi insanların yalnız kolları var
Ve ben delice bir şey istiyorum
Şimdi insanların yalnız kolları var
Ve ben başımı koyuyorum

Tuttu bir alacakaranlık bastı
Bütün şehirler birbirine benzedi
Saklı köşem bir daha aldattı ellerimi
Ellerimde iki üç isim kaldı

Adına yakılan mumlar İsa’nın
Yana yana bitti umutsuz
İsa, resimleri kadar güzel değildi
Biri kardeşliiğimi aldı gitti
Şimdi ben delice yaslanmak istiyorum
Şimdi insanların yalnız kolları var

III

Sana büyük caddelerin birinde rastlasam
Elimi uzatsam tutsam götürsem
Gözlerine baksam gözlerine konuşmasak
Anlasan

Elimi uzatsam tutamasam
Olanca sevgimi yalnızlığımı
Düşünsem hayır düşünmesem
Senin hiç haberin olmasa
Senin hiç haberin olmaz ki
Başlar biter kendi kendine o türkü

Yağmur yağar akasyalar ıslanır
Bulutlar uçuşur geceleyin
Ben yağmura deli buluta deli
Bir büyük oyun yaşamak dediğin
Beni ya sevmeli ya öldürmeli

Yitirmeli büyük yolların birinde ne varsa
Böcekler gibi başlamalı yeniden
Bu Allahsız bu yağmur işlemez karanlıkta
Yan garipliğine yürek yan
Gitti giden

Gülten AKIN

(Rüzgâr Saati’nden, 1956)


DOSTUN BAHÇESİNE… / Pir Sultan Abdal

09/01/2010

DOSTUN BAHÇESİNE…


Dostun bahçesine bir hoyrat girmiş
Korudur hey benli dilber korudur
Gülünü dererken dalını kırmış
Kurutur hey benli dilber kurutur

Su meydanda serilidir postumuz
Çok şükür Mevlâ’ya gördük dostumuz
Bir gün kara toprak bürür üstümüz
Çürütür hey benli dilber çürütür

Kendisi okur da kendisi yazar
Hak hilâl kaşına eylemiş nazar
Senin akranların cennette gezer
Hürüdür hey benli dilber hürü

Hangi dinde isen ona tapayım
Yarın mahşer günü bile kopayım
Eğil bir yol ak gerdandan öpeyim
Beri dur hey benli dilber beri dur

Dervişe n’olursa kendi tacından
Irakibe ölüm yâre gecinden
Benzimin sarısı senin ucundan
Sarıdır hey benli dilber sarıdır

Pîr Sultan Abdal’ım başından başlar
İyisini yer de kemini taslar
Bin çiçekten bir kovana bal işler
Arıdır hey benli dilber arıdır

Pir Sultan ABDAL


KİME ÖLSEM KİMİN UMURUNDA / Betül Tarıman

09/01/2010

KİME ÖLSEM KİMİN UMURUNDA

ruhu içinden çıkartılmış gövdeydim
bir boşluğu doldururdum çoktan tükenmiş
kapıyı çalma sebebim kendimi arama gayretimdendi
buna ben bile inanabilirdim diyebilirdim

yoktum ben hakları gasp edilmiş bir melektim
boşaltırdım içimden mektepler
boşalır kan kusar kin tutmazdım
inancım tamdı çalınacaktı bir gün benim de kapım
diye sesli düşünen biriydim
batıl olan kusurlu olandı
kusurlu biriydim
bunu kendime bile itiraf edemezdim

inattım ben kelimeleri tekrar eder
solculuk oynar bazen de küser
gidip yakasına yapışayım
sarsayım derdim seni küçük prens
uyan derdim uyan uyanmazdı
yüzeye vardıkça dinginlik artardı sıradanlık da artar
kendime bile eğilemezdim kibrimden değil
kendimden kurtulmak istemediğimdendi
diye söylenebilirdim

nedensiz baş ağrısıydım badireler atlatmış
sessiz durur ders çalışır türlü numaralar ederdim
sağ kaşımın üzerinde bir kara hastalık gibiydi çekildiydi
tomografi
sonuç yoktu ağrı da benimle gelecekti
daktilo yazmıştı bunu ter kokardı
daha soğuk olduğunda ve önümü kapattığımda
korkuyorum diye bağırırdım ey sevgili korku
geçmişimden gelecekten devletten
yanlış bırakılmıştım bir kez dünya denen karanlığa
adımı sorsan kim bilir
diye söyleyemeyebilirdim

boşunaydı çünkü beklemek
sinirlerim alınmıştı yoklukla kutsanmışım artık
gelen geçen bakardı
itiraf etmek zordu ama
kapım çalınsa yine de korkmuyorum
benden sonra ölüm mü
bir makastar biçse ruhumu
artık ölemem ben

Betül Tarıman

Akatalpa, Sayı: 121, Ocak 2010


SEN VARSIN DİYE / Gültekin Emre

09/01/2010

SEN VARSIN DİYE


Sen varsın diye gece oluyor
Çocukluğuma düşüyor gölgen

Sen varsın diye sonbahar geliyor
Süzülüp bir göçmen kuşun sapsarı kanatlarıyla

Sen varsın diye akıyor su
Seni düşünüyor avucumdaki papatya

Sen varsın diye dağ evlerinde yanıyor şömineler
Düşlerimi azdırıyor yollamadığın fotoğrafların

Sen varsın diye aş eriyor tenim tenine
Seni düşündükçe sesim sesinin peşinde

Sen varsın diye biniyorum otobüslere,
Uzun yolculuklara çıkıyorum sesinle

Sen varsın diye olmasın depremler
Korsan hançerleri şuramda patlayıp durmasın

Sen varsın diye tutunup bir hayale geleyim sana
Geçmişim karışıp gitmiş olsun senin yoluna

Sen varsın diye dağ dağa kavuşsun
Bir gemi kurtarsın batmaktan başkasını

Sen varsın diye kanal boyunda çıkayım uzun yürüyüşlere
Aklıma ölüm falan gelmesin sen varsın diye

Gültekin EMRE


BÜTÜN YAZ / Ahmet Hamdi Tanpınar

09/01/2010

BÜTÜN YAZ

Ne güzel geçti bütün yaz,
Geceler küçük bahçede…
Sen zambaklar kadar beyaz
Ve ürkek bir düşüncede,
Sanki mehtaplı gecede,
Hülyan, eşiği aşılmaz
Bir saray olmuştur bize;
Hapsolmuş gibiydim bense,
Bir çözülmez bilmecede.
Ne güzel geçti bütün yaz,
Geceler küçük bahçede.

Ahmet Hamdi Tanpınar


AZ YAŞADIKSA DA / Cemal Süreya

09/01/2010

Cemal Süreya

(1931 – 9 Ocak 1990)

AZ YAŞADIKSA DA

Ben kibriti çaktığım zaman
Her şey kırmızıydı yüzün olarak
Ben kibriti çaktığım zaman
Çünkü her yüz bir memlekettir

Ben sigaramı yaktığım zaman
Çünkü her sigara bir kelimedir
Ben sigaramı yaktığım zaman
Güz günleriydi bir şarkı olarak

Bir güvercin ben öldüğüm zaman
Nice hüzünlerden yaprak yaprak
Bir güvercin ben öldüğüm zaman

(Göçebe’den)


Olmak Ya Da Vurmak Öldürmek / Ergin Günçe

09/01/2010

Ergin Günçe

(1938-1983)

Olmak Ya Da Vurmak Öldürmek


Bir suç oluyorum ben de külümü karıştırınca
Kimleri, kimleri, kimleri vursam
Önce kendimden mi başlasam şakalaşmaya
Önce kendimden mi başlasam

Ben istesem Horoz gibi öterim

Alıngan ve içli çocuk olduğum için
Rahatlarım Bankanın camını kırsam
Sularım sonra atımı bir derede
Ne zaman ne zaman kırlara kaçsam

Ben istesem Kilidimi kırarım

Kumral bir Yaz peşimdedir, dolaşırım ben
Altı yaşında tütüne gittim, oğlak güttüm, çırak
Neler de çıkıyor eşelenince
İnsan büyüyor adam vurarak

Ben istesem Pusu bile kurarım

Duygulu ve sivri bir öğrenci oldum
Ateş okudum kitap yakarak
Artı-değer kavramını ve günlerce Matematik
Bıçaklar edindim Bursa’ya giderek

Benim şimşir Kazıklarım vardır

Ne zaman seni vursalar öcünü komam
İpekli dokunur gibi işliyor zaman
Öfke çiçeğim, av borum, işlek çıngırak
Bütün gün kan içinde yoğruluyorum

Yorulmam dersem Yalan olacak

Bir suç oluyorum ben de külümü karıştırınca
Kimleri, kimleri, kimleri vursam
Önce senden mi başlasam şakalaşmaya
Önce senden mi başlasam

(Türkiye Kadar Bir Çiçek’ten)


Amed’den Bağdat’a Gitmeyi Söyler / Selim Temo

09/01/2010

Amed’den Bağdat’a Gitmeyi Söyler
“Lâfeta illa Ali lâ seyfe illa Zülfikâr”

ı.

ay çıplak, göğ çopur, toprakta gevrek bir kabuk
karşıdan gülgûn seslerle ışır Şırnak, Telafer, Felluce
ve Bağdat. adını ezberleyen bir sokak kendini kanlı
aynadan seyreder. yani hem gece, hem gündüz
hem nehir, hem çöl; hem dün, hem bugündür

zahid şerhine muhtaç m’ola?
yani katiline ağlayan bir ölü sesiyle
yani birden kendimle kardeş olduğum
yani tutup bir ölüye gömüldüğüm
yani Arap, yani Türkmen, yani Kürt
yani bir Peştun’un çıplak ayaklarına döküldüğüm
yani Mela’nın, Attar’ın, Mahmûd’un
yani olmayan umudun sesi bilindiğim yerde
yani kızıl bir imanla ışıyıp seslenerek:
yani herkesin bir Bağdat’ı vardır
yani bu Bağdat aynı Bağdat’tır diyerek
yani tutunarak sözcüklerin kanatlarına
yani varmak Şark’ın payitahtına
yani ki onunla ölmek arzusuna erdiğimi söyler

ya Selahaddîn? o tek kişilik ümmet? kının pasında
ipek hamayıl gibi sağalır bir yaranın ürkek kabuğundan
şimdi Musul’da surlarda çırpınan güneş, şimdi Ramadî’de
Bedreddin yoldaşı gölge, şimdi “hayalî Şark”ın tekmil evleri
düşmana ve kardeşe hazırlanan bir rüyada, parlak gümüşüyle
uyanır bir Kürt hançeri! benim o! sessizliği yontarım, yemyeşil
susar bağçe. vardığım eşiklerde eski bir dün. sana dönerim
hırkam ve demir ayakkaplarımla, ey zulmün Şark’ı, ey sevgili
fatihlerin kuru kemiklerinde iman; ya peygamber, ya da cani

Nesimî’nin teninde yalım yalım, Mansur’un yüzünde
çöle dönüşen göz. etin imana direndiği solgun aşk
Musa’dır, Tûr’da güzellikle kavrulan. Kays’tır aslan
yoldaşı geyiklerle ölür. velhasıl hayalî Şark’ta ol
kervan Herat’tan Beled-i Ekrâd’a, Bağdat’a yükü zulüm,
beyit ve erdem. yükü bir şarkının sessiz harfleri
kendini ağır ağır bir zındana çeker

ey kılıcını aşka, aşkı göğsüne saplayan kıt’a! atın,
kumun ve rızanın yurdu. yüzünde ısrarlı bir güneşle
her mevsim. besmeleyle başlayan bahname, tövbeyle biten
küfr! herkese kardeş, kardeşe düşman; diril, bağla ve çöz beni!

ıı.

ey kartalın soluğuyla ıslanan yüz. ey kendini
ihvete sayan ihvan. sağrısından terleyen tay
ey yâr’ları Şarîzor’da katleden. ey sağır burç
ey yaşlı şairlere yaslanan terkib. tuhaf tarihlerden
geçen netameli şerh. ey karınca ordusuna yol veren
kumandan. ey incelik ve melamet ehli, ağlayan miskin
Mahî ve Harun kardeşliği ve ey ustam Xanî. zarif,
duygulu, ezginsin ve yağmur, belki Demavend, ki
bütün haritalarda yüksek, yahut sapsarı çizilirsin

Bedehşân Vadisi’nde Logerî’nin yankısı ve seyrek
sakallarıyla Özbek atlıları; uçarlar uçmagla tamu arasında
bir şaman hacerül esved önünde kaz suretinde karışır fırtınaya
ve kitap bir yara gibi açılır, kıvrılmıştır kendi sayfalarından
ve zehrin yılandan bilinmediği çağlar ve bir gülün bir
taşa sayıldığı ol maşerde, Sarduri’nin saklandığı kuleden
bakar Mehmed Zıllioğlu Evliya

şimdi vaktidir Horasan’dan uçmanın şimdi Anadolu’ya
biriken kedere. şimdi Salar’ın, Köroğlu’nun, Yusuf’un
şimdi asıl Ebu Ammar’ın dirilişi çöle. şimdi Judaik efsaneler
vaktidir. şimdi okyanus, şimdi deniz, şimdi Bünyamin
şimdi terkibe girmenin, birikmenin, şimdi dağdaki kızları
sevmenin. şimdi Yemen illerinde ölmenin nice. şimdi
ol Şatt’a dökülmenin gürül gürül. şimdi Goran’a, Nâzım’a,
Firdovsî’ye. şimdi Mahir’e, Deniz’e, Mazlum’a gitmenin
şimdi Habil ve Kabil’le barışmanın. şimdi unutmanın vaktidir

derin kuyulardan tutkuyla çekildim ve tenbelce
çevrildim ol şiveye: Hikâye-yi Mağdurîn! zeban, lisan,
dil, ziman; Tupac Amaru’yum ve bölünebilirim dörde
yani hem Kürt, hem Arap, hem Türk, hem Fars. hem
Simurg, hem hacı kuşu ve çarşılarda saklanan azınlık. yahut
kavuşan nehirlerin hasreti ama ah, en doğrusu, gözyaşıyım ben,
senin sürmen için ey Şark! ey Şark’ın payitahtı!
sözcüklerin ağzıyla konuş
benimle!

ııı.

ama senin söylevcilerinin ağzında kekre bir düşmanlık tadı
ve tablet ve parşömen ve gazetede çığırtkan bir salâ,
bir teneşir sevgisi. bilinir nice zalim olduğun. bilinir kanı
sudan saydığın. bilinir erdemin, çilen, hikmetin ama
benimsin, yalnızca benimsin “şehiden, şehiden, şehid”le!
bak, yağmurla örtünen ağaç işte, herkesle aynı güne başladı
yine bir ölümle kapandı yüzüne ve bir düşmanın bile kalmadı
bak yalnızca gözlerinden oluşan Arap kızları, o asfuralar
yüzümde kızışan şu renklere çarparak ölüm sözcüğüne
bakmaktalar

şimdi o sokaklarda çılgın Ali yok. avlulardan taşan
asmalar budanmış. ve ölüm Barzan, Filistin, Herat
ve Hewreman’dan sana taşınır kemikli eller üstünde
kavruk erkekleri güzel kızlardan, gülmeyi kıvırcık çocuklardan
kopararak, sızıyor senin kıvrımlarına ağır bir uyku gibi
yalın ve çıplak!

iyi bir sütanne gibi emzirsem bebekleri, açlığı ezberletsem
yeniden yeniden. yüzümde bir yılan gezdirsem kangal kangal
sana bir kötülük düşünsem. orta boylu Araplarla bir güneşe
baksam uzun kirpiklerimle. kendi çöpünde eşinen bir halk gibi
imandan, ölümden, sayddan konuşsam. bazı sözcükleri fetiş
bilip çiğnesem. gülsem yeri değilken; ahmak ya da bilge
sayılsam. bir bıçakla oyularak sesinden, bir sesle küfre çağrılsam
ve yapay bir imlâ gibi dağlara bakarak ve bir nasır gibi topraktan
türeyerek ve hatırasını zulmün paylaşarak seninle, a ha bu dağ,
bu çöl, bu Ömer Muhtar’dır desem. senin zulmünle yiten imanı
sana zulümle yenilesem, yeter mi kalbimin imtihanına? yeter mi
kalemimdeki mürekkepten deniz? yeter mi ey Şark, çöker misin
açtığın yaralar ve kendi yaralarının üstüne?

ey Şark! bu zalim kavim yine uçurumda unutacak kendini,
keçilerle çiftleşirken. ne bir deniz, ne buzdan kılıçlar, ne
mumdan bir gemiyle dönebilecek evine. kendi suçlarıyla
kızaran yüzün bir haile gibi gerildi sıska, yorgun, dilsiz
ama ben seni affettim Bağdat! sen de acıya bir isim bul; “geçmiş”
de mesela, “bugün” ya da “yarın”. bil ki acılardır Dicle’yle Fırat’ı
kavuşturan. sırtımda zeybek yeleği, ağzımda stran ve uzak dağların
soluyan ağzı, evlerde biriken telaş, karınca kümbetleri, kelam ve iftira
birkaç serseri mazmun: Bağ-dat Bağ-dat Bağ-dat
kardeşim benim!

Selim Temo


Seattle Prag Cenova… / Muzaffer Kale

09/01/2010

Muzaffer Kale

(1957)

Seattle Prag Cenova
Çiçekler Açmadan Önce
Adlarını Öğrenir

Kim ne derse desin bir çiçeğin adıdır
Carlo Giuliani. Ne yalnızca
hüzünlü kırlarında açar dünyanın,
ne de yaldızlı kentlerin bulvarlarında,
her yerde birden büyümeye başlar,
başlar başlamaz hayat.

Diplerde dolaşan dalga olsa gerek bu,
dokununca dalları kırılır
bütün cumhuriyetlerin. Ve tren
bozkırların tozuna bulanır. Devlet
kuşu konar sınırların bittiği yere. Kadın
dönüp geldiğinde unuttuğu yaşını bulur. Samanyolu
dökülür ayaklarına, ertelenmiş bir düşkırıklığıdır
anımsayınca geçer. Zaman en eski işçidir.

Zaman en eski işçidir. Günü
bölerek yaşlanmaya başlayan. Geceyi
tarif ederken çocukluktan geçilir. Çocukluğu
anımsayınca ötede bir bahar var gözleri yağmurdan,
bütün yağmurlar insanın gençliği
nerdeyse oraya yağar.

Saat kaç oldu, dünyanın saati kaç oldu,
kaçı kaç geçiyor, kaça kaç var
kaça kaç kala hazır olacak çağdaş giyotin.

Nasıl söylesem,
doğrudan beyne giden
çatlak travma bu,
çürük darağacı…

Saat kaç. Şimdi hangi otel yanmaya başlayacak,
işsizlik ve açlık
cennet ve cehennem
yağıyor yarattığınız sevimli tanrıdan.

Saat kaç.

Seattle, Prag, Cenova…
Yıldız şarkısını parlamaya çalışıyor,
yolları ne ayırdıysa o birleştirdi ister istemez.

Resmin altındaki yazılara bakmayın siz
resme bakın. Bütün hayatınızla resme bakın
bu resimde geceyarısı var, çocuklar var, siz
varsınız aklınızda bir tomar banka,
kanın volta atışı damarlarınızda,
Açlıkların ayları var.

Cenova’da bir gül düşüyor toprağa,
“Göğsünde hepimizin kanı” var.

Carlo Giuliani öldürüldü. Hepimiz için
değil belki ama, kendisi için hiç değil.
Dünya’nın İtalya’sında,
göğsündeki kanı tanıdım.

Umulmadık bir biçimde aşk çıkıp geliyor,
hayatımıza şekil veren arsız bahçeden
bütün renkler şeklinde yüksek.

Su kaynatıyor dünya. Kim ne derse desin
bir çiçeğin adıdır Carlo Giuliani,
şuraya yazıyorum, eskimiş güçlü mermere:
Kana, diyor tarih, kırmızım az.

(Hiçbir Şeyi Unutmadım’dan)


BÜYÜK GÜNAYDIN / Derya Önder

09/01/2010

Derya Önder

(1973)

BÜYÜK GÜNAYDIN


günaydın turgut
günlerden hafta ortası ve mevsim kış ardılı
yoldayız, ilerliyoruz sıcacık bir ömürde, iki kişiyiz
herkesin unuttuğu sokaklardan geçiyoruz kuşları selamlayarak
balkonlar dışarı sarkmış ve kadınlar geceyi silkeliyor camlardan

günaydın turgut, ‘hasan’a da günaydın
günlerin yaban bir geçişi var ömürden
koşuyoruz yorulmak için yokuş yukarı
ve bırakmak için kendimizi hayattan aşağıya

cemal’in sabah kahvaltılarından geliyoruz
istanbul boğazımızda bir lokma
yakup’a gitmiyoruz kaç yazdır
kaç yazdır yemiyoruz elmayı kabuğuyla
rakı kokuyoruz baştan ayağa
baştan ayağa şiiri kuşanıyoruz her gece
her sabahtan daha aydınlık geçen bu sabah için
bu güneş için içimize doğurduğun
yaşattığın aşk için aşk’tan öte
günaydın turgut,
dikkat et kendine

‘her pazartesi’ o ‘büyük saat’ çaldığında
yeniden başlıyoruz aksak bir makama
minibüsler tıklım tıklım
halk otobüsleri ağır kokuyor
metroda sevgili arıyoruz bütün bir şehir
bütün bir şehir korkuyoruz depremin gölgesinden
yine de akşamları ekmek götürüyoruz evlerimize

gökyüzü üstümüze düşüyor her durakta
her binen yolcuyu sen sanıyoruz
son durağa gelince anlıyoruz
sen bu otobüse hiç binmedin aslında
sen durakların yolcusuydun çünkü
başlamamış aşkların
ki paslı bir çivi gibi batıyor
kanatıyor benliğimizi hatırlattıkların

ve ‘dünyanın en güzel arabistanı’na gidiyoruz seni bulmak için
ve ‘dünyanın en güzel çölü’ oluyoruz unutuldukça
birisine saati sormanın yalnızlıkla ne ilgisi olduğunu düşünüyoruz
neden bazı adreslerden mektupların hep geri döndüğünü
uykusuz kaldıkça anlıyoruz: düşler ırmakları aklın ekinlerinin
düşler dökülen yaprakları kalbin, biten aşklar gibi

tütünler hâlâ ıslak ve hâlâ şehirler kaldırılıyor dağlara
ve o büyük günaydın: ‘hep bekleyenlerin günaydını’yla
esirgenmiş bütün zamanlar
içilmemiş bütün içkiler kadar günaydın
gidişinin on altısında turgut uyar’a…

(Ağır Ol Bay Düzyazı, sayı 9, Mayıs-Haziran 2002)