MEDÜZA / Edip Cansever

22/01/2010

MEDÜZA

Derin, sessiz, iyi böylece
Güz, ölülerini bırakan kuşlar
Yer kalmadı acıya ülkemizde
Derin, sessiz, iyi böylece
Gün ortası alacakaranlık bakışlar.

Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz
Biz o renksiz, o yalnız, o sürgün meduzalar
Asar söylediklerimizi çeker gideriz
Ülkemiz, toprağımız, her şeyimiz
Kıyısında camların bozbulanık rakılar.

Çizeriz yeryüzünü kaygısız ayaklarla
Yüzümüzdür bir yağmur ağırlığınca düşer
Sonra pek anlamadan içkiler ne çabuk biter
Ne kadar konuşursak o kadar bir sessizlik olur
Adımızı sorarız birine, o bize adını söyler.

Edip Cansever


ÂH EYLEDİĞİM… / Fuzûlî

22/01/2010

FUZÛLÎ

(1495-1556)

ÂH EYLEDİĞİM…

Âh eylediğim serv-i hırâmânın içindir
Kan ağladığım gonce-i handânın içindir

Ser-geşteliğim kâkül-i müşgînin ucundan
Âşüfteliğim zülf-i perişânın içindir

Bîmâr tenim nergis-i mestin eleminden
Hûnîn ciğerim lâ’l-i dür-efşânın içindir

Kurtarmağa yağma-yı gamından dil ü canı
Sa’yüm nazar-ı nergis-i fettânın içindir

Can ver gönül ol gamzeye kim bunca zamandır
Can içre seni beslediğim anın içindir

Vâ’iz bize dün dûzahı vasf etti Fuzûlî
Ol vasf senin külbe-i ahzânın içindir


KAR ve BEN / Cahit Sıtkı Tarancı

22/01/2010

CAHİT SITKI TARANCI

(1910 – 1956)

KAR VE BEN

Esiyor tane tane yine beyaz bir rüzgâr.
Söyleyin hangi kuşun kanatları yolundu?
Yine hangi ağaçtan döküldü bu yapraklar?

Yağan beyaz bir sükut, bir mahşerdir sanki kar!

Bir hicret sevdasıdır ruhumu sardı yine.
Ruhum gibi pervasız yoldaşlar da bulundu.
Ruhum karıştı gitti bu kar tanelerine;

Şimdi yağan kar değil, ruhumdur kar yerine.


KIZ İKEN SEVDİĞİM SEN DEĞİL MİSİN / Âşık Hasan

22/01/2010

ÂŞIK HASAN

(17. yy.)

KIZ İKEN SEVDİĞİM SEN DEĞİL MİSİN


Gelinin alnına elif yazılmış
Elifin altına benler kazılmış
Azrail gelince başı bozulmuş
Kız iken sevdiğim sen değil misin

Gelinin yüzünde ipek duvaklar
Hani adadığın bunca adaklar
Sultanî kiraza benzer dudaklar
Kız iken sevdiğim sen değil misin

Evinin önünde yürüdüm yoldan
Doğrulup bakmadım ar ettim elden
Yanakları farksız katmerli gülden
Kız iken sevdiğim sen değil misin

Âşık Hasan şu bahçenin düzüne
Halka halka sürme çekmiş gözüne
Gelin oldum diye bakmaz yüzüme
Kız iken sevdiğim sen değil misin


AYDINLIK / Paul Eluard

22/01/2010

Paul Eluard

AYDINLIK

Hiçbir vakit tam karanlık değil gece.
Kendimde denemişim ben,
kulak ver, dinle.
Her acının sonunda açık bir pencere vardır,
aydınlık bir pencere.
Hayal edilecek bir şey vardır,
yerine getirilecek istek,
doyurulacak açlık,
cömert bir yürek,
uzanmış açık bir el,
canlı canlı bakan gözler vardır.
Bir hayat vardır, hayat,
bölüşülmeye hazır.

Türkçesi: A. Kadir


DÜŞMAN OLARAK AYDIN / Ahmet İnam

22/01/2010

Ahmet İnam

DÜŞMAN OLARAK AYDIN

“En önemli görevi eleştirmektir. Toplumca yaşananı kültürel, toplumsal, siyasal, ekonomik, antropolojik, düşünsel açılardan sorgulamak, yorumlamak, eleştirmek, eleştirileri doğrultusunda sorumlu bir karşı çıkış ya da zaman zaman onaylama eylemlerinde bulunmak… Dürüstlük, eşitlik, özgürlük, insan onuru uğruna yılmadan mücadele verilmesi gereken temel kavramlarıdır aydının. Aydın yönetilenlerin, güçsüzlerin, ezilmişlerin, haksızlığa uğramışların sesidir. Bilgisi, kavrama yeteneği, sorumluluk bilinci, güçlü iradesi, cesareti, eylemde bulunma gücü ile hem toplumunun hem de dünyanın kültürüne ışık tutan, katkıda bulunan bir insandır.”

Ahmet İnam, SIR AYDINA DOĞRU’dan.


Aydının en rahatsız olduğu insan, bir diğer aydındır. Aydın olmakta, tutkusu, isteği olan bir aydın, çoğunlukla öne çıkmak ister. Gerilerde kalıp, düşüncelerini ileri sürmekten çekinen, çekindiği için de ancak kendisine sorulduğunda konuşan aydın sayısı çok mudur? “Aydınım demek ki fikrim var, aydınım yalnızca fikrim yok, müthiş de bir yaratıcıyım, kesinlikle söylemeliyim düşüncelerimi; eleştirmeliyim olup bitenleri; aydınım demek ki aymışım, şimdi de şu uyuyanları aydırayım. Aydınım demek ki savaşçıyım, kavgacıyım, dünyayı, vatanı, insanı düzeltmek tek hedefim” diye düşünür; sürekli konuşacak, yazacak yer arar.

Elbette yanılgılar olabilir. Kendinde “aydın özellikleri” vehmeden insanlar olmuştur, olmaktadır, olacaktır. Aydın olmanın evrensel özelliklerinin yanında o özellikleri yaşadığı yerel kültüre göre renklendirebilen; o kültürün yerelliğindeki evrenselliği yakalayabilen aydınlar çağında olduğumuzu düşünüyorum. Küreselleşme çığlıklarının kulak tırmalayıcı etkilerine karşın, aydın kendindeki toplumunu, toplumundaki evrenselliği görebilendir. (Elbette özlediğim aydın!) Böylece, hem kendi biricikliğini, kendine özgülüğünü, hem toplumun biricikliğini, kendine özgülüğünü hem de bu biricikliklerdeki evrenselliği ortaya koymuş olur. Kendi içinde kendine özgü varlığından çıkarak, toplumunun kendine özgülüğüne, insanın evrendeki kendine özgülüğüne ulaşabilir. Elbette, evrensellikten çıkıp, keşfettiğimiz özgül oluşa da adım adım gidebiliriz. Kendimizi toplumumuzla, insanlığımızla; insanlığımızı toplumumuzla, kendimizle keşfediyoruz.

Aydın bizde henüz dünyayı keşfetmekle meşgul. Dünyada ne olup bitiyorsa, gözü onda, küreselleşiyoruz ya! Üstelik dünyayı izlemek, internet torpiliyle giderek kolaylaştı! Aydın, aydına hava atmaya çalışıyor, dünyanın gidişi konusundaki bilgisiyle. Göz kesilmiş, serâpa anten aydınımız: Ne oluyor dünyada? Dünyada ne olduğunu bilmeyenden aydın mı olur? Göz dışarıda, kulak dışarıda, içerisi boş bırakılıyor.

Öyle değil! İçerisini dışarıda bırakıp anlayacağız! İçeriyi içeriden anlamak olanağı yok! İçerisi boş! İçerisi karanlık. Dışarıdan, ışık dışarıdan! Bize ışık dışarıdan gelir! Hepimiz, biz Türk Aydınları, güneş pilleriyiz, ışığımız dışarıdan. “Türküm, Doğruyum, ışığımı dıştan alırım!” Aferin sana, dünya “konjonktür”ünün farkında, dünyayla bütünleşmiş bir Türkiye’nin kulak kesilmiş, göz kesilmiş, anten kesilmiş aydını!

Dünyaya bakıp, kendini anlayan aydın, kendine bakıp dünyayı anlamayı deneyemez mi? Bunun için de, ona göre, dünyaya bakıp, dünyada kendine bakarak dünyaya bakan aydınları dinlemesi, okuması gerekir. “Bize ışık dıştan gelir. İçimiz karanlıktır. İçimizi dıştan gelen ışıkla aydınlatmalı” diye düşünür.

Kendi içimize nasıl bakılır? Dıştan. Peki, dışımıza nasıl bakılır? Dıştan.
Peki, bizim gözümüz yok mu? Var. Dışa bakar. İçimizi göremez; dışa bakıp, dıştan yansıyan da görür, içini. Dışın aynasıyla. Dışın gözüyle.

Aydınlarını dışa baktırtan bir ülke: Dışı görebiliyor mu? Dışı nasıl görüyor? Dışın nesini görüyor? Dışı görmeyi biliyor mu?

Örneğin Batı Kültürünün kökleri hakkında ne kadar fikri var? Şu anda tartışılan, konuşulan konuların altında yatan ekonomik, toplumsal, kültürel geçmişi görebiliyor mu? Batı’yı örneğin, Batı’lı gibi görebiliyor mu? Popüler, sığ olanının ötesinde, köklerini görebiliyor mu Batının? Ucuz çevirilerle mi yetiniyor, günlük dergi ve gazetelerle mi?

Dünyayı hangi kaygılarla görüyor? Bir işletmeci ya da işletmeci danışmanı gibi mi?

Bir şirket çalışanı, patronunun gözüne girmeye uğraşan biri gibi mi var oluyor aydın? Birbirlerine duydukları düşmanlığın arkasında bir göze girme rekabeti mi var?

Aydınlar arası çekişmelerde, dışı hangimiz daha “iyi” değerlendirebiliyoruz kavgası mı var? Yoksa, “boş sandığımız içimizin kendine özgü zenginliklerini nasıl yakalayabiliriz?” sorusu etrafında düşünce alışverişini geliştirecek tartışmalar mı yapıyoruz?

Kendimizdeki dünyayı değil, dışımızdaki dünyayı arıyoruz! Bu hazin! İçimize bakmayı, içimizi dinlemeyi, zamanı geçmiş bir ulusalcılık, yurtseverlik, ölçüsü, bir mistik düşünce olarak görüyoruz. Dışımızdaki dünyaya baka baka dünya başımıza yıkılacak. Kendimizi bu ülkenin değil de dünya vatandaşı olarak göre göre dünyaya yabancılaşacağız. Faltaşı gibi açılmış gözlerimizle dünyaya baka baka dünyayı göremez olacağız.

Dünyayı görmek içimizden geçer. İçimizi görmek dünyadan.

Ülkemizdeki aydınların birbirlerine düşmanlıkları düşünsel temellere dayanmaz. Hep birlikte dışarı baktıkları için aralarında, belki kaba bir deyimle, “tepişme” başlar. Kendilerinden, toplumlarından geçiremedikleri bir dünyaya bakıp, “burada” değil de, “orada” oturduklarını sanarak düşünürler. Gözlükleri kendileri, toplumları değildir. Gözlüklerini dünyanın ekonomi, kültür, sanat piyasalarından almışlardır. Dünyaya bakar, Türk, Türkiyeli, Anadolulu olmadıklarını düşünürler. “Şükür, bugün de dünyalı olarak yaşadık” derler, gece yatmadan önce. Kafalarında “hiçbir yer” olan bir dünya vardır. Bu dünya, neo-liberal düzenin çarklarının ona vehmettirdiği bir dünyadır. Ulus sanaldır deyip, sanal olmadığını düşündükleri “gerçek” dünyada yaşarlar. Orada gördüklerini düşündükleri “gerçeklerle”, kendilerini kendilerinden saklamaya çalışırlar, kendilerine bu yüzden düşman olurlar, bu düşmanlığı kendisi gibi olduğunu düşündükleri aydınlara yansıtırlar. Böylelikle düşmanlarıyla kahramanca savaştıklarını sanıp, kendilerine, içinde yaşadıkları kültüre, ağır kayıplar verdiren tuhaf varlıklar olarak yok olurlar.
Ağustos, 2007, Ankara


KÜSKEDİSİ / Fatih Yavuz Çiçek

22/01/2010

William Holman Hunt-“Kâinatın Işığı”


Fatih Yavuz Çiçek

Küskedisi


fitili yakılmış zamanda sahne güzçekimi

anımsıyorum
şehrime dinamit bırakan ateş dikeni
şefkatin kalbine de göç mızrağı saplar
yıkar geçerdi gazelden bendimi

güneşe meftun baharkıza susmak
korkuya sağır saflığa kırgın
öfkemizin pilli bebeğine yenik tozlaşmayı
geciken dokunuşların yerine mi koymaktı
düşkirazı sandığımız o çokluk

sadece bir bavul ve sen
tek taş pırlanta…kısa bir not
eşyalara sinmiş sümbülî ayrıntılar
ve içimizde küskedisi

üç,iki,bir : motor
oradayım yüzdüğüm boşlukta

sahne güzçekimi perde ben

?
:
önemsizim

(Onaltıkırkbeş 2009 Sayı : 32)