SONNET / Ronsard

23/01/2010

Pierre de Ronsard

(Fransa, 1524 – 1585)

SONNET

Yaşlılar diyordu ki, fazla şaşmamalıdır,
Troya suları üstünden Helena geçerken,
Böyle bir güzellik uğruna ise çekilen,
Bir bakışı yanında acılarımız hiç kalır.

En iyisi ama Helena’yı bırakmaktır,
Mars’ı kızdırmamalı kocası alsın hemen,
Limanımız tutulmuş, yurt al kan içindeyken,
Dayanmışken sulara düşman elbet bu yeğdir.

Ey halsiz kocamış bitkin ihtiyarlar siz,
Gençleri boş sözlerle alıkoymayın öyle,
Göze alıp şehri hep birleşmelisiniz.

Yalnız Helena için yalnız hep genç ihtiyar,
Menelas da, Paris de, sanırım, haklıydılar,
Birisi istemekle, öteki vermemekle.

Türkçesi: İlhan Berk

Reklamlar

KOPUK GÜN / Cahit Irgat

23/01/2010

CAHİT IRGAT

(1916 – 4 Haziran 1971)

KOPUK GÜN

Nalını kaybetmiş kısrak
Sekişi acı nazlı
Boş denizde dalgaların geyiği
Çarpıyor boynuzunu kırarak.

Elbise askıları kırmızı sedir
Vantilatör beş yüz devir
Ve kadınlar aranır çöplükte kömür
Yağsa da bir yağmasa da bu yağmur.

Kopmuş günün yetmiş rengi
Atlılar dörtnala mahmuzlu
Onların ha yaşamak, bizim ağlamak
Toprağa basmış gökyüzü yalınayak.

Bir gemici vardiyada voltadır
Boynu bükük çocuklar şeker yalar sevinir
Bir adam karşı evde hep kitap okur
Bir hizmetçi türkü söyler, dokunur.

Solak çocuk topa vurdu sokuyla
Ay göründü dilimiyle
Bey pazardan geliyor hanımıyla
Akşamcıdır içer içer sarılır.

Kundura kalıpları kırmızı sedir
Saat durmuş mevsim güzdür gecedir
Ezan sesi beş seriliş seccadedir
Bir köpek ulur.

Köylü kısmı çarığından bilinir
Cici beyim arabasına kurulur
Dar geçitten geçen garip yorulur
Biri ölür biri dirilir.

Yağsa da bir yağmasa da bu yağmur.


GÜL YORDAMI / Kemal Özer

23/01/2010

GÜL YORDAMI

herkesin başladığı onlar için bir gün
uzatılmış bütün iskemlelerden ayakları
herkesin yolunda onların ayakları
onlar yüzler binler düşmek zorunda olan

kapılarının önünü suluyor aylardan Pazartesi
sarışın kara kumral saçlardan kadınlar
hiç güzellikleri olmadı bakılsa anlaşılır
silâhtandır onların ağlaması bir gün

kuşlar mıdır onlar ki ellerinin altında
her kanatları ayrı haber
çay evi kapısından tanıyorum girer girmez
kalabalık oluyorlar daha ilk bakışta

şu bizim beğenmediğimiz korku
savaşırlık için onların açılan bir gül aralarında

Kemal Özer


ZAMANI DURDURUN / Gültekin Emre

23/01/2010

GÜLTEKİN EMRE

(1951)

ZAMANI DURDURUN


Topal gün, acı şafak, kırgın güneş, eski deniz, korsan talih
Zamanı kim durduracak? Zamanı kim durduracak? Kim?
Kör hayat, kor umut, kar beyazı gece, gelinlik rüzgâr
Zamanı sen ben durduracağız, zamanı sen ben durduracak
Narla ovdum gölgeni, dünle ovdum düşlerini, sardunyayla

Bu aşk öldürecek beni, bu resim hep gülmeli, bu aşk hep sürmeli
Resmin cebimde yanardağ, lavlar sarıyor kalbimi, kalbimi
Herkes kendi dilinde şiir yazmalı, yazmalı kendi dilinde şiir
Çocuklar dağda yaşamamalı, çocuklar dağda yaşlanmamak
Üzgün kapı, küs pencere, yamalı duvar, uzak balkon, boş bardak

Kuşlar her yere yuva yapmalı, kuşlar her yerde şakımalı, kuşlar
Aşktan konuşmalı, hayattan konuşmalı, ölümden konuşmalı
Yol veriyorum yaşamıma sen olmayınca yanımda, sen olmayınca
Kim durduracak zamanı? Zamanı kim durduracak? Zamanı kim?
Özlemle ovdum kokunu, kalem kutunu, inci taktığın boynunu

Tersi yok zamanın, zamanın tersi yok, tersi ayıp resimler
Bir sen kaldın elimde, bir sen, bir de gölgen, bir de incin
Berduş bulut dolaşıp durma başımda, avare yenilgi gir koluma
Masum katliam sokul yanıma, silik haydut hayat düş yakamdan
Kan nakli, korkak koku, puslu kahkaha, incinen ince dil

Eller yukarı ateşkes
Eller yukarı hayatım
Ben hurdayım


ANI / Sabahattin Kudret Aksal

23/01/2010

ANI

Eski zaman rüzgârla girerdi odaya,
Güney rengi rüzgârla, bir tutam bulutla,
Yüz ikindilerinin esrik kokusuyla.
Gelir otururdu evi gibi, en eski
Evi gibi, geçmiş günlerin sedirinde,
Bir buğuydu usulca tüten çaydanlıkta.

Işıklarla oynar, tüyden hafif balonlar
Uçurur havada, yakalamak isterim
Birini, dokununca solar avucumda.
Bir yüzü düşünür, bir yüzü anımsarım,
Sonsuzluğa açılan pencereye dönük,
Nerde şimdi, hangi düşsel denizde yitik!

Ne zaman, nasıl bir imbikten çekilmiş,
Binbir gündüz ve binbir geceden toplanmış,
Ufak tefek kırıntı, tülbentler, bohçalar,
Lâvanta çiçekleri kutularda saklı,
Tadından ürperen minder, mangal ve kedi,
Ceviz sandık, bir zamanın resimleriydi.

Döner durur kuş gibi saçaklarda, vurur
Kendini oradan oraya, ağaçlara;
Düşer avlumuzun orta yerine sessiz,
Ölüsü eski zamanın, yaşamdan sıcak.
Kanım sanki, şimdi kalktığım yatak sanki,
Çocuk gökyüzüm benim uçurtmalardaki.

Sabahattin Kudret Aksal


KARANLIKTA KAR YAĞIYOR / Nâzım Hikmet

23/01/2010

KARANLIKTA KAR YAĞIYOR


Ne maveradan ses duymak,
Ne satırların nescine koymak o “anlaşılmayan şeyi”,
Ne bir kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi,
Ne güzel laf, ne derin kelam…
Çok şükür
Hepsinin
Hepsinin üstündeyim bu akşam.

Bu akşam
Bir sokak şarkıcısıyım hünersiz bir sesim var;
Sana,
Senin işitemeyeceğin bir şarkıyı söyleyen bir ses.

Karanlıkta kar yağıyor,
Sen Madrid kapısındasın.
Karşında en güzel şeylerimizi
Ümidi, hasreti, hürriyeti
Ve çocukları öldüren bir ordu.

Kar yağıyor.
Ve belki bu akşam
Islak ayakların üşüyordur.
Kar yağıyor,
Ve ben şimdi düşünürken seni
Şurana bir kurşun saplanabilir
Ve artık bir daha
Ne kar, ne rüzgar, ne gece…

Kar yağıyor
Ve sen böyle “No pasaran” deyip
Madrid kapısına dikilmeden önce
Herhalde vardın.
Kimdin, nerden geldin, ne yapardın?
Ne bileyim,
Mesela;
Astorya kömür ocaklarından gelmiş olabilirsin.
Belki alnında kanlı bir sargı vardır ki
Kuzeyde aldığın yarayı saklamaktadır.
Ve belki varoşlarda son kurşunu atan sendin
“Yunkers” motorları yakarken Bilbao’yu.
Veyahut herhangi bir
Konte Fernando Valaskerosi de Kortoba’nın çiftliğinde
Irgatlık etmişindir.
Belki “Plasa da Sol” da küçük bir dükkanın vardı,
Renkli İspanyol yemişleri satardın.
Belki hiçbir hünerin yoktu, belki gayet güzeldi sesin.
Belki felsefe talebesi, belki hukuk fakültesindensin
Ve parçalandı üniversite mahallesinde
Bir İtalyan tankının tekerlekleri altında kitapların.
Belki dinsizsin,
Belki boynunda bir sicim, bir küçük hac.
Kimsin, adın ne, tevellüdün kaç?
Yüzünü hiç görmedim ve görmeyeceğim.
Bilmiyorum
Belki yüzün hatırlatır
Sibirya’da Kolçak’ı yenenleri
Belki yüzünün bir tarafı biraz
Bizim Dumlupınar’da yatana benziyordur
Ve belki bir parça hatırlatıyorsun Robespiyer’i.
Yüzünü hiç görmedim ve görmeyeceğim,
Adımı duymadın ve hiç duymayacaksın.
Aramızda denizler, dağlar,
Benim kahrolası aczim
Ve “Ademi Müdahale Komitesi” var.
Ben ne senin yanına gelebilir,
Ne sana bir kasa kurşun,
Bir sandık taze yumurta,
Bir çift yün çorap gönderebilirim.
Halbuki biliyorum,
Bu soğuk karlı havalarda
İki çıplak çocuk gibi üşümektedir
Madrid kapısını bekleyen ıslak ayakların.
Biliyorum,
Ne kadar büyük, ne kadar güzel şey varsa,
İnsanoğulları daha ne kadar büyük
Ne kadar güzel şey yaratacaklarsa,
Yani o korkunç hasreti, daüssılası içimin
Güzel gözlerindedir
Madrid kapısındaki nöbetçimin.
Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam
Onu sevmekten başka bir şey yapamam.

Nâzım Hikmet