SAPPHO’NUN PORTRESİ / Demokharis

07/02/2010

DAMOKHARİS

(İÖ. 50)

SAPPHO’NUN PORTRESİ

Doğanın ta kendisi, bir biçimde
açınlamış sana ey ressam, Midilli’li
Musa’nın çizgilerini.
Gözlerindeki şavkımadan belli
o ele avuca sığmaz düşgücü.
Düz, ince bedeni, dipdiri teni,
açığa vuruyor içindeki sadeliği.
Yüzüne gelince, hem sevinçli
hem düşünceli, gösteriyor Musa’yla
Kypris’in nasıl da el ele verdiğini.

Türkçesi: Samih Rifat


YENİ BİR DÜNYA / Melih Cevdet Anday

07/02/2010

MELİH CEVDET ANDAY

(1915 – 28 Kasım 2002)

YENİ BİR DÜNYA

Dünyada geçirdim çocukluğumu
İnsanlardan eşya yaparlar
Kırmızı bir orman iki boyutlu
Kendi başına yağardı kar.

Gör ki, öldüğümde bilmedim,
Elimde bunca sözcük kaldı.
Nerde geçecek benim erginliğim
Bu dünya bir daha olmalı.

Bir dünya daha olmalı, burada
Bir yerde, o kadar yakın ki,
Seslensem duyulacak belki,
Belki başladım onu yaşamaya.


AKARSUYA BIRAKILAN MEKTUP / Hasan Hüseyin

07/02/2010

HASAN HÜSEYİN

(1927 – 26 Şubat 1984)

AKARSU’YA BIRAKILAN MEKTUP


……………………………….incecikti
……………………………….gül dalıydı
……………………………….dokunsam kırılacaktı
……………………………….dokunmadım
……………………………………….kurudu


gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
ağaçlar bükmesinler n’olursun boyunlarını
neden akşam oluyorum tren kalkınca
kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
öyle çok acımasız ki öyle birdenbire ki
az önceki çiçekler nasıl da diken diken
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç

o sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik, bitti
o elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
günler devlet alacağı, yıllar bir kadehçik buzlu rakı
oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
nerde şimdi nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç


BÖLÜŞÜN DÜNYAYI / Schiller

07/02/2010

Friedrich SCHİLLER

(Almanya, 1759 – 1805)

BÖLÜŞÜN DÜNYAYI

Alın bu dünyayı! diye seslendi bir gün Zeus göklerinden
İnsanlara; alın, sizin olsun artık.
Armağanım olsun sizlere bu mülk, bu toprak;
Ama kardeşçe bölüşün aranızda.

Koştu eli ayağı tutan, kendine bir pay için,
İşe sarıldı herkes, genciyle yaşlısıyla.
Çiftçi ürünlerini kaptı tarlaların,
Ava koyuldu asilzade ormanların içinde.

Ambarlarının aldığı kadar aldı tüccar,
En iyi yıllanmış şarabı seçti rahip kendisine.
Kralsa, tuttu köprü başlarını, yol kavşaklarını,
Benimdir, dedi, her şeyin onda biri.

Bu bölüşme çoktan bitmiş, geçmişti ki nice zaman,
Şair çıkageldi, çok çok uzaklardan;
Ama hiçbir şey kalmamıştı hiçbir tarafta,
Ve bir sahibi vardı her şeyin de.

Eyvah! Unutacak mıydın beni böyle hepsi içinde?
Beni, en sadık oğlunu senin?
Diye dövündü, yakındı, haykırdı uzun uzun,
Attı sonra kendini tahtın önüne.

Gezip durursan böyle hayaller ülkesinde,
Dedi Tanrı, söz söyleme artık sonra bana.
Neredeydin peki dünya paylaşılırken?
Yanındaydım oldu cevabı şairin.

Gözüm yüzündeydi,
Kulağım göklerinin ahenginde;
Sarhoştu ruhum ışığından, affet!
Unuttu her şeyini yeryüzünün.

Ne yapmalı şimdi? dedi Zeus, – dünyamız gitti elden,
Ne tarlalar, ne ormanlar, ne de kırlar benim artık.
Ama yaşamak istersen gökte benimle,
Açık olacak o sana her gelişinde.

Türkçesi: Vural Ülkü


BÜYÜK GURBETÇİ / Turgut Uyar

07/02/2010

Turgut Uyar


BÜYÜK GURBETÇİ

………Senin adın bir deftere yazıldı
………Eskimez bir mavi deftere
………Adın
………Yazıldı


Erenköyünde bir bahar eskir
Savrulur ve eskir sürekavları
Kuzey yarımkürenin çok koyu mavi bir gecesinde
Aşkı Türkçe kavramanın sağlamlığı başlayınca
Bir öğrenci yatakhanesinde
Uzak asyalı bir başka öğrenciyle çatışınca
Bir sürü ıvır zıvır ve ekimler
Bir kahramanlık sandığımız kendimizi
Eskir ucuz ormanlarda yürek avları
Ve eski anaların belbağladığı hekimler
Eskimez senin gurbetçiliğin
Yanar, tüter, dağılır
Ve ince bir duman eskir bir kalın duman adına

Gurbet bir yazgıdır ulusuna
Güneşe çıkmak gibi, alınteri bilinir
Gurbet bilinir, bir duyarlıktır, bir meslektir
Sen herhalde en iyi bilirdin bayramları
Paşalarla, yalılarla uzlaştırılan
Kısa kış akşamlarını, uzun yaz akşamlarını
Kayalar, kayalar ve sahipsiz dağlar adına
Bir türkü gibi öfkede söylenen
Issız hanlar, bilgece susmalar, bakımsız bağlar adına
Puslu ve telaşlı garlardan kaçırdığın
Bir pençeden, bir katılıktan kayırdığın
Her ülkede söylenen bir türkü gibi

Aklığın, eskimez bir kış güzelliğinde
Sıcak evler, karlı yollar, bağlılıklar adına
Bir zorbalığa direnmek adına,
Anlaşılmazsa
Söğütler yeşermez, balıklar bırakmaz döllerini

Ellerin bir gezinmedir uykularda
Kimine korkudur, ısınmak kimine
Eskimez bir kış güzelliğinde
Kuzey yarımkürenin çok koyu mavi bir gecesinde
Büyük bir alanda, küçük bir cezaevinde
Ve çok yabancı dilden iki istasyon-arası biletinde
Biliyorum nasıl yaşadığını senin Türkçe yokken
Mahzun ve yaşamaklı -eskimez elbet-
Ülkeni dirençle yaşamak ülken olmayınca sözlüğünde

Sen bir ağlayış gibisin neden
Bir çocukluğu sürüklüyorsun kanında
Bir güvercin gibi parlar şaşkınlığın
Ölüme yakınlığında bir köylünün, uymasında
Gök durur ve boncuklar durur pazarlarda
Iğdır’da Orta Anadolu tarlalarında
Akşam oldu muydu gaz lâmbası yakılır
Nerde olursa olsun artık. Coğrafyada
Sürekli bir gurbet vardır.

Eskimezsin bir mayıs serpintisi gibi
Bir mayıs serpintisi ki sağlıklı
Ağustos günlerini hazırlayan. Güllerini
Sürer gurbetçiliğin.
Halksız bir yazarın acısını taşıyan
Kalebent bir şehzade gibi mahzun
Börklüce gibi sabırsız haklılığında

Öyle bir şey
Biraz uzak, biraz çıplak, ve yayan.


UNUTMA / Esrar Dede

07/02/2010

ESRAR DEDE

( ? -1796)

……….Gören sanır ki safâdan sema ‘-ı râh ederim
……….Döner döner bakarım kûy-i yâre âh ederim


UNUTMA

Azm-i sefer ettin dil-i nâçârı unutma
Gittin güzel amma bu dilefgârı unutma

Gâhice uyandıkça şebistân-ı safâda
Sol gîce olan sohbet-i hemvârı unutma

Vardıkça şeker hâbe girip bister-i nâze
Ne zehr içer dide-i bîdârı unutma

Ben sabredeyim derd ü gam-ı hecrine amma
Sen de güzelim ettiğin ikrârı unutma

Ağlatmıyacaktın yola baktırmıyacaktın
Ol va’de-i tekrâr betekrârı unutma

Yok takati hicrânına lûtf eyle efendim
Dilhaste-i aşkın olan Esrar’ı unutma


3 Şiir / Kallimakos

07/02/2010

KALLİMAKOS

(İÖ 3. yy.)

HERAKLEİTOS’UN ÖLÜMÜ ÜSTÜNE

Öldüğünü söylediler, Herakleitos,
Tutamadım kendimi ağladım. O güzel
Günler aklıma geldi, konuşa konuşa
Akşamı ettiğimiz, Halikarnassos’ta.
Sen de mi bir avuç toprak oldun sonunda!
Ama şiirlerin yaşıyor, yaşayacak;
Her şeyi, her şeyi dize getiren Hades,
Bak, onların kılına bile dokunamaz.



BİR ZAMANLAR

Bir zamanlar, Likoris, senden güzeli yoktu.
Şimdi de Glikere’nin eşi yok güzellikte.
Sen artık onun gibi olamazsın, çaresiz;
Senin gibi olacak o da günün birinde.
Zamanın oynadığı şaşmayan bir oyun bu,
Dün gözümde tüterdin, bugünse aklım onda.


SUÇLU GÖZLER

Gözlerim, daha ne kadar içeceksiniz
Eros’un tanrısal şerbetini,
siz ki hiç doymadan içersiniz,
bilirim, saf güzelliği.
Uzaklara kaçalım gelin ve ıssızlıkta,
şarapsız saçılar sunalım
baldan tatlı Kıbrıslıya.
Ama orada bile istek yakalarsa beni,
varın buzdan gözyaşları dökün.
Cezayı hakettiniz : sizin suçunuz bu,
alev alev bir ocağa döndüyse içim.

Türkçesi: Oktay Rifat


AĞLAYAN KAYA Efsanesi

07/02/2010

 

AĞLAYAN KAYA Efsanesi


Bu bir aşk hikayesidir. Her ne kadar efsane dense de yaşanmış bir hikayenin halk arasında efsaneye dönüşmüş şeklidir. Yıl: 1730. Yer: Elbiz Uzunkum Ağlayankaya yöresi. Yörenin en varlıklı tüccarı ve ağası Dimitri. Nam-ı diğer Dimitri ağa. Sahip olduğu mısır buğday ve üzüm bağlarının yanı sıra iki yüz elli baş koyun ve bağındaki malikanesinde eşi ve evin tek kızı Eftelya ile hayatını sürdürmektedir. Birkaç ırgat ve anası ile yaşayan 250 baş koyundan sorumlu öksüz Mehmet de Dimitri’nin yanında çobanlık yapmaktadır. Haftalardır birbirlerini uzaktan kesen Dimitri’nin kızı Eftelya ve öksüz çoban Mehmet sonunda birbirlerine açılırlar. Her ikisi de birbirini çok sevmektedir. Çoban Mehmet durumu anasına anlatır. Anası şaşkn ve çaresiz bu işin sonu olmayacağını anlatsa da nafile dinlemez Mehmet… Kaç kez istemeye gittiyse de her defasında reddedilir. Sonunda ana-oğul kovulurlar çiftlikten. Mehmet çaresiz Eftelya çaresiz. Mayıs ayının son günleridir. Gizlice son kez buluşurlar o kayanın üstünde. Yan yana otururlar uzun uzun konuşurlar. Anlarlar ki bu dünyada kavuşmalarına imkan yok. Sessizce anlaşırlar… Usulca ayağa kalkarlar yüz yüze gelip birbirlerinin gözlerin içine bakarlar. Birbirlerine sarıldıklarında gözlerinden süzülen yaşlar birbirine karışır… Hiçbir şey söylemeden öylece dururlar bir müddet. Sessizce anlaşmışlardır onlar. El ele tutuşup gözlerini kapatarak atlarlar denize kendilerini dalgalara bırakırlar çaresiz… kaybolurlar. Bu dramatik hadiseye tanıklık eden kaya da dayanamaz o bile ağlar… O günden bu yana kayanın gözyaşları hiç dinmemiştir sürekli akar akar… Adı da “AĞLAYANKAYA” olarak ölümsüzleşir…

( alıntı )


SERENAD / Celâl Sılay

07/02/2010

Celâl Sılay

SERENAD

Yarın sabah erken uyan
Ben yıldızıma söyledim
Işıklar serpecek üzerine
Nur içinde uyanacaksın

Ben ağaçlarıma söyledim
Yarın sabah erken uyan
Dağıt saçlarını silkin
Dallar titreyecek, şaşacaksın.

Yarın sabah erken uyan
Ben göklerime söyledim
Uzat ellerini fecre doğru
Şafak sökecek, bakacaksın.

Ben yerlerime söyledim
Yarın sabah erken uyan
Gözünün değdiği her yerde
Çiçekler açacak göreceksin.


SEVGİLİ / Ahmet Erhan

07/02/2010

Ahmet Erhan

(1958)

SEVGİLİ

Çiçekler vardı derilmeyi bekleyen
O uçsuz bucaksız kırlarda.
Gökyüzünde ay, bakacak göz arardı.
Bir dut ağacı vardı, yüce
Hiçbir çocuğun üstüne tırmanmadığı.
Testiyi unutmuştuk pencerenin önünde
İçi su doluydu, soğumuştu.
Masanın üstünde bir dilim ekmek
Isırılıp bırakılmıştı.
Denizin kıyısında bir mavi tekne
Birbaşına salınıyordu.
Gökyüzü vardı derin,
Toprak göz alabildiğince…

Sonra sen geldin
Çakıllı yoldan geldin, şen şakrak
Nesneler anlam buldu seninle
Benim güleç yüzlü, kara gözlü sevgilim
Saçlarını yüzüne dökerek
Yerleri süpürdün, bahçeyi suladın,
Masayı temizledin…