GÜLERAYAK / Sacide Bayraktar Sezgenç

16/02/2010

gülerayak


antik kokularından
katladı kitap sayfalarını
dirilip divana durdu Hafiz’da yüreği

yırtıp zarfını taç yapraklarının
az daha açtı radyonun sesini
şarkısından yürüdü güne
dans etti gülerayak

diline düşmeden iskambil kağıtlarının

dışarda çileden çıkmaya hazır
dünyayı düşündü
insanın insana ettiklerinin
afişlerini karaladı aklında

soldu gök
soldu mavisi
mateme kesti o gürültülü yağmur
öfkeden doldu gözpınarları

sıyrılıp darağacından
gamzesinin
yorgun atlar ve faytonlarla
yürüdü
bencileyin viranelere

sacide bayraktar sezgenç


HOŞ GELDİN EYÂ… / Şeyh Gâlib

16/02/2010

Şeyh Gâlib


TARDİYYE

Hoş geldin eyâ berîd-i cânân
Bahşet bana bir nüvîd-i cânån
Cân ola fedâ-yı iyd-i cânân
Bîsûd ola mı ümîd-i cânân
Yârin bize bir selâmı yok mu

Ey Hızr-ı fütâdegân söyle
Bu sırrı edip ıyân söyle
Ol sen bana tercemân söyle
Ketm etme yegân yegân söyle
Gam defterinin tamâmı yok mu

Yârabbi ne intizârdır bu
Geçmez nice rûzgârdır bu
Hep gussa vü hârhârdır bu
Duysam ki ne şîvekârdır bu
Vuslat gibi bir merâmı yok mu

Çıktım ser-i dâra hemçü Mansûr
Âvâzım ezân-ı nefha-i sûr
Gam kıldı gülümü şâh-ı mansûr
Oldum sipeh-i belâya mahsur
Ol pâdişehin peyâmı yok mu

Kâm aldı bu çerhden gedâlar
Ferdâlara kaldı âşinâlar
Durmaz mı o ahdler vefâlar
Geçmez mi bu ettiğim duâlar
Hâl-i dilin intizâmı yok mu

Dil hayret-i gamla lâl kaldı
Gâlib gibi bîmecâl kaldı
Gönderdiğim arz-ı hâl kaldı
El’an bir ihtimâl kaldı
İnsafın o yerde nâmı yok mu


DEDİM DİLBER… / Âşık Ömer

16/02/2010

ÂŞIK ÖMER

(?-1707)

DEDİM DİLBER YANAKLARIN KIZARMIŞ

Dedim dilber yanakların kızarmış
Dedi çiçek taktım gül yarasıdır
Dedim tane tane olmuş benlerin
Dedi zülfüm değdi tel yarasıdır

Dedim dilber sana yazılı kanım
Dedi niçin dersin benim sultanım
Dedim kimler sarmış ince miyânın
Dedi kendim sardım kol yarasıdır

Dedim bu Ömer’in aklını aldın
Dedi sevdiğine pişman mı oldun
Dedim dilber niçin sararıp soldun
Dedi hep çektiğim dil yarasıdır


DEDİKODU / Orhan Veli

16/02/2010

Orhan Veli


DEDİKODU

Kim söylemiş beni
Süheylâ’ya vurulmuşum diye?
Kim görmüş, ama kim,
Eleni’yi öptüğümü,
Yüksekkaldırımda, güpegündüz?
Melâhat’i almışım da sonra
Alemdar’a gitmişim öyle mi?
Onu sonra anlatırım, fakat
Kimin bacağını sıkmışım tramvayda?
Güya bir de Galata’ya dadanmışız;
Kafaları çekip çekip
Orada alıyormuşuz soluğu;
Geç bunları, anam babam, geç,
Geç bunları bir kalem;
Bilirim ben yaptığımı.
Ya o, Muallâ’yı sandala atıp,
Ruhumda hicranın’ı söyletme hikâyesi


BÜYÜK OLSUN / Ahmet Muhip DIRANAS

16/02/2010

AHMET MUHİP DIRANAS

(1909 – 21 Haziran 1980)

BÜYÜK OLSUN

Ben büyük şarkıları severim; büyük olsun,
Deniz gibi, gökyüzü gibi her şey ve mahzun.
Seviyorsam seni aşk ölümsüzdür gönlümce,
Âşıksam kadınım değil tanrıçasın, ece.
Denizler yolculuğa çağırır durur da beni
Gitmem düşünerek geri döneceğim günü.
Ben büyük rüzgârları severim; büyük olsun
Aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun.
İnsan bir yanınca Kerem misali yanmalı,
Uykudan bile mahşer gününde uyanmalı.


GÖZLERİN / Rıza Tevfik Bölükbaşı

16/02/2010

RIZA TEVFİK BÖLÜKBAŞI

(1869 – 29 Aralık 1949)

GÖZLERİN

Ruhumda bir gizli emel mi arar
Gözlerime bakıp dalan gözlerin
Aklıma gelmedik bilmece sorar
Beni hülyalara salan gözlerin!

Nigâhın gönlüme -ey peri peyker-
Leyâli hasretin hüznünü döker;
Karanlıklar gibi yığılır çöker
İçimde yer edip kalan gözlerin!

Huzurunda bazen benliğim erir,
Tavrın hulûsumdan şüphe gösterir.
Bazen de ne olmaz ümitler verir
Sabr ü kararımı alan gözlerin!

Gamzende zahir, ey ömrümün varı!
Füsûn-ı hüsnünün bütün esrarı.
Neşreder âleme reng-i bahârı
Koyu menekşeye çalan gözlerin!

Sihirdir, şüphesiz, bütün bu şeyler;
Bakışın zihnimi perişan eyler.
Bana aşk elinden efsâne söyler,
Aşka inanmayan yalan gözlerin!


DENİZKIZI İLE SARHOŞLAR MASALI / Neruda

16/02/2010

Pablo NERUDA

DENİZKIZI İLE SARHOŞLAR MASALI

Bütün herifler içerdeydi
girdiğinde o çırılçıplak
herifler içiyordu, ona tükürmeye başladılar
daha yeni çıkmıştı nehirden, bir şey anlamıyordu
yolunu yitirmiş bir denizkızıydı
küfürler aktı parıldayan teninde
açık saçık sözler yağdırdılar altın memelerine
ağlamadı çünkü bilmiyordu ağlamayı
çıplaktı çünkü bilmiyordu giysileri
dağladılar gövdesini sigaralar, yanık mantarlarla
yerde yuvarladılar kahkahalar atarak
konuşmadı çünkü bilmiyordu konuşmayı
uzak bir aşkın rengindeydi gözleri
kolları ikiz safirlerdi
dudakları titriyordu mercan ışığında
sonunda çekip gitti
güçbela girdiği nehirde tertemiz oldu yine
yağmurda beyaz bir taş gibi pırıl pırıl
yüzdü bakmadan arkasına
yüzdü hiçliğe, yüzdü ölümüne.

Türkçesi: Erdal Alova


META DİYE NİYE DENİR? / Brecht

16/02/2010

Bertolt BRECHT

META DİYE NİYE DENİR?

Nehrin çatalağzında pirinç var,
Yukarı illerde de pirince ihtiyaç var.
Bekleteceksin ki pirinci ambarda
Pahaya binsin yukarda,
Ve daha da az pirinç geçsin eline yedekçinin,
Yani pirinç bana daha da ucuz gelsin!
Hem pirinç nedir sahiden?
Pirinç mi? Ne bileyim ben?
Söylesin, varsa bi bilen!
Pirinç nedir bilmem, ama
Fiyatın sor, söyleyim hemen.
Kış geldi mi giyim lâzım,
Pamuğu güzden toplar, ambara kapatırım.
Soğuk hastıktan sonra çıkarırım ortaya,
Ki giyim binsin pahaya.
İplikhanelerde ücret yüksek tutulmuş yoksa,
Ve pamuk dolu piyasa…
Hem pamuk nedir sahiden?
Pamuk mu? Ne bileyim ben?
Söylesin varsa bi bilen!
Pamuk nedir bilmem, ama
Fiyatın sor, söyleyim hemen.
Çok yemek yiyor insan,
Fiyatının yükselmesi ondan.
Gerçi yiyecek de insan elinden çıkma,
Yemeği pişiren maliyeti düşürüyor filan,
Ama yemeği yiyen fiyatını yükseltiyor yemeğin.
Piyasada da insan az zaten…
Hem insan nedir sahiden?
İnsan mı? Ne bileyim ben?
Söylesin varsa bi bilen!
İnsan nedir bilmem, ama
Fiyatın sor, söyleyim hemen.

(KARAR oyunundan)

Türkçesi: Can Yücel


MAHALLENİN GÜLÜ SOLAR ZAMAN BİZE YAKLAŞIRKEN / Cem Uzungüneş

16/02/2010

Cem Uzungüneş


MAHALLENİN GÜLÜ SOLAR ZAMAN BİZE YAKLAŞIRKEN

Bıraksın beni taksın mor çiçekler eyvallah
taksilere binsin kara camlar içinden baksın o yosma.

Rujlu kahkahalarla patinajlarla oradan geçerken,
rüküş kenar bakkalları bisküvi koksun eyvallah.

Toz kapsın çocukluğum ve görgüsüz, saksılı, yeşil sakallı
evler heyecanlansın ve duygulu sokağım,

evlerin camlarından, karısından zılgıt yemiş
bir ayyaş gibi baksın… yalpalasın. Sokağım yalpalasın

uzaklaşırken yeniyetmeliğimizden
t r o m b o n sesli eskicinin

sesine binip gitsin
belleği kamaştıran çocuk sesleri,

teraazi las-tik jim-nass-tik! diye ebe seçerken
mahallenin mahcubiyetinden

aksın yüreğimizden çekirdek çitleyen kız kokuları
kalbimizden buharlaşan bir zamanda

Trombon sesli eskicinin kavisli sesi
bir yavrukurt bandosuna karışırken,

uçakların egzoz izi dağılırken,
henüz saçlarımız uçuşurken,

mezun olmamışken aşktan, taze aşk acısından
bıraksın beni taksın mor çiçekler, eyvallah!

‘Arzu Evi’nden