BİR ORMAN / İlhan BERK

01/03/2010

BİR ORMAN

Hanginiz aklınıza getirdiniz
Benim bir gün insanlığımı
Bitkilere hayvanlara kadar
Bir gün tutup genişleteceğimi
Bütün bu dünyaya saracağımı sonra da

Şu esen rüzgâra bıraktım işte
Yaşayan duyan her şeyimi
Onların hesabına yaşayacaklar bundan sonra
Ellerime saçlarıma kadar
Her şeyim dünyada

İlk defa bu kadar iyi farkediyorum
Bu yüreği param parça uçan kuş
Bu çamur gibi gökyüzü
Bu deniz, bu garip karınca
Cihanda ümit ölmez deyip yaşamışlar

Her şey bir başına yaşamış bundan önce
Toprakta bir başına yürümüş kökler
Gecenin içinde bir başına uzamış ovalar
Yalnızlıklarını duyurmayacağım bundan böyle
Bir daha hiçbirine

Yeni yeni anlıyorum
Her şey şu gecelerin içinde oluyor
Aydınlığa her şey hazır çıkıyor
Su geceleyin yürüyor dikkat ettim
Geceleyin biz uyurken ağaçlara

Hiç unutmam bir gün geç vakit
Tam benim geçtiğim zamana rastlamıştı
Büyüme saati bir ormanın
Şöyle iyice dinlesem sanırım artık
Bütün ormanları büyürken duyarım

Beni beklemişler kardeşçiğim
Beni bu ağaçlar, nehirler, gökyüzü
Geleyim anlatayım diye bir gün kendilerini
Bir kere girdikten sonra şiirlerime
Bilmişler bir daha ölmeyeceklerini

İlhan BERK


NE DİYE ANSENLAR ADIMI? / Brecht

01/03/2010

Bertolt BRECHT


NE DİYE ANSINLAR ADIMI?

Eskiden düşünürdüm: İlerde, çok ilerde
Çökünce oturduğum evler
Bindiğim gemiler çürüyünce
Anarlar benim de adımı
Başka adlarla birlikte.

Çünkü ben faydalı’yı övdüm
Adi buluyorlardı yaşadığım günlerde.
Çünkü ben dinlerle savaştım
Zulme karşı çıktım çünkü
Ya da başka bir şeyden ötürü.

Çünkü ben insanlardan yanaydım,
Saygı duydum, onlara bıraktım her şeyi;
Şiir yazdım, dili zenginleştirdim,
Pratik yollar öğrettim çünkü,
Ya da başka bir şeyden ötürü.

Düşündüm bu yüzden adım anılır benim
Durur bir taşın üstünde,
Alınır kitaplardan basılır
Yeni yeni kitaplara.

Bugünse
Pekâlâ, unutulsun!
Ne diye
Ekmek varsa yeterince, sorulsun fırıncı?
Ne diye yeni kar bekleniyorsa
Övülsün erimiş kar?
Ne diye
Bir gelecek varsa
Dursun bir geçmiş?
Ne diye
Anılsın adım?

Türkçesi: Behçet Necatigil


SÖYLEŞİ : GENÇLİK / Ahmet İnam – Cengiz Güleç

01/03/2010

SÖYLEŞİ : GENÇLİK

“SEN JENERATÖRSEN, BEN DİNAMOYUM!”


Ahmet: Genç kalmak nutuk atmamakla mümkün.
Cengiz: Güzel özetledin. Bu konuyu burada bitirelim.
Ahmet: Haklısın. Ne güzel kahvaltı ediyoruz. Kapatın kardeşim şu kayıt cihazını.
Cengiz: Hocam sen Tempo’da yazmaya başladığından beri iyice nazlı oldun.
Ahmet: Ben tempolu koşamadığımdan Tempo’da yazayım bari dedim. Orada entelektüel açığı varmış, ben kapatıyorum.
Cengiz: İyi para alıyorsundur.
Ahmet: Konu neydi?
Cengiz: Konumuz, gençlik başımda duman.
Ahmet: Bu ayın şarkısı o mu? Öncelikle şunu söyleyeyim, gençlik üstüne konuşma bir yaşlılık belirtisidir. Demek ki bizim yaş kemale erdi. Genç, Eski Yunanca’da yeni demek. Yeni olmakla tazelenmek arasında ciddi bir ilişki var. Yeni olmanın karşıtı olan sav, güneşin altında yeni hiçbir şey yoktur savı.
Cengiz: Yaşananlar birbirini tekrar eder hikâyesi yani.
Ahmet: Evet. Yeni olmaktan insanlar neden korkuyor, çünkü yeni olma aşinalıktan gelmediği için, risk taşıyor. Yani yeni olmak bir tür tehlikeyi içerdiği için, insanlar güvende olayım da eski olayım diyorlar. Garantili olsun.
Cengiz: Memur zihniyeti yani.
Ahmet: Şimdi memur derken neyi kastettiğine bağlı. Beni kastetmiyorsun umarım.
Cengiz: Sen az önce demedin mi ben memurum diye.
Ahmet: O ayrı. Ben memurluğun zihniyetine karşıyım.
Cengiz: Zihniyetine karşısın, ama maaşlardan memnunsun.
Ahmet: Yok, maaşlardan da pek memnun değilim, biraz zam olması lazım.
Cengiz: Hocam yani sen de, ne zihniyetten memnunsun ne maaştan. En iyisi emekli ol.
Ahmet: Yok, ben seviyorum öğrencilerimi. Çalışmayana takıyorum, düşük not veriyorum. Emekli olsam kiminle uğraşacağım. Konuyu dağıtmayalım.
Cengiz: İlginç, ilk defa böyle bir cümle sarf ettin. Devam et o zaman.
Ahmet: Ne diyordum, Ahmet Hoca’nın gençliğe hitabesinde kalmıştık. Ne biyolojik olarak ne de psikolojik olarak sürekli yeni olabilirsin. Benim yenilikten anladığım bir mânâ yeniliği. Her sabah uyandığın zaman, hayatın anlamını yeniden devşirmek, yeniden canlandırmak, işte bütün mesele bu.
Cengiz: Hamlet konuştu.
Ahmet: Hamlet değil abi, Ahmet! Hani eskiden mahallelerde yorgancılar olurdu. Hallaçla pamuğu atarlardı. Her sabah, yaşamı hallaç pamuğu gibi atmak lazım. Havalandırıp, kabartacaksın. Her sabah aynanın karşısına geçip biraz kabaracaksın. Kendini tazelemek, yeniden gözden geçirmek, aynı zamanda bir sağlık belirtisidir.
Cengiz: Genç olma, genç kalma; günümüzde çok öznel ve ideolojik bir söylem haline geldi.
Ahmet: Bravo. İşte gençlik dangalakları bunlar. Saç taramakla, bıyık kesmekle olacak zannediyor. Şişman, benim gibi herifleri sabahın köründe görüyorsun, koşuyorlar. Saunaya giriyor, Viagra alıyor, sonra o yolda ölüyor.
Cengiz: Kadim kültürlerde, örneğin Sibirya’daki bir şaman topluğunda ya da Afrika’daki bir kabilede, yani pre-modern diyeceğimiz topluluklarda değerli olan yaşlılıktır, olgunluktur. Yaşlılık bilgeliği temsil eder. Çağımız oluşturulmuş bir gençlik ideolojisi çağı. Ortalıkta bir genç kalma tutkusu var ve bu giderek saplantıya dönüştürülüyor. Genç kaim derken bunun altında yaşamı sorgulama gücü kastediliyorsa bir itirazım yok. Ama pek öyle olduğunu zannetmiyorum.
Ahmet: Ben de aynı kanaatteyim. Sorulması gereken şu: Kokuşmakta mıyım? Eskimekte miyim? Hayata bakış tarzım acaba bir alışkanlık haline mi geldi? Yoksa ben bu bakış tarzımla çözemediğim problemler karşısında numara mı çekiyorum? Yenilenmek ve genç kalmak, birlikte yapılacak bir iş. İnsan tek başına bir odaya oturup genç kalamaz. Hep beraber genç kalınır. Yani ben, Cengiz abimle beraber genç kalabilirim. Ama o benden ayrı güzellik salonlarına gidiyor. Ben bir konsültasyona kadar gideyim diyor, biz konsültasyonun ne olduğunu anlamaya çalışırken o çoktan güzellik salonunda alıyor soluğu.
Cengiz: Konuş Ahmetçiğim, yalandan kim ölmüş! Gençlik sorgulamakla kalmayıp değiştirme güdüsünün yüksek olduğu bir yaşam dönemi. Bu yaşam döneminin dinamizmi büyük ölçüde devrimcidir. Bu anlamda statükoya teslim olmayan gençlik ruhundan bahsedildiğinde bir itirazım yok. Ama günümüzdeki gençlik söylemi böyle değil. Burada daha çok fizikselliğe vurgu var. Dolayısıyla dirilik, çekicilik ve cazibe ön planda, bu çok kadük bir duruma tekabül ediyor. Bu anlayış sayesinde bir gençlik sektörü yaratıldı. Her şeyin olduğu gibi gençliğin de piyasası yaratıldı. Medikal sektör, plastik cerrahi ve benzerleri ciddi bir rant sağlıyor bu işten. Öyle bir talep yaratıldı ki, hemen herkes gençlik pazarında bir müşteri haline geldi.
Ahmet: Bu işlerden en çok ihtiyarlar para kazanıyor.
Cengiz: Evet. Ama manevi anlamda, yani her türlü statükoya meydan okuyabilen gençlik pazarlanabilir değil. Bu anlamdaki gençlik vurgusunun hem fazla bir getirisi yok, hem de böyle vurgu sistemin köküne dinamit koymak demek. Liberal ekonomi için gençlik fiziksel açıdan pazara sunulabilecek bir meta. Bu budalalığa da yaygın bir şekilde düşüyoruz. Saçımızı boyuyoruz…
Ahmet: Saç ektirme de var. Bana hocam size ekelim taksitle, kabul etmedim. Ben kelimden memnunum.
Cengiz: Çekici kalma pahasına ölümcül olan müdahaleler kabul ediliyor. Botox en hafifi. Çılgınca kullanılan vitaminler, yükselişe geçen sebzeler var. Mesela brokoli. Bir takım yapay ya da doğal maddelerin pazarlanmasında kullanılan en önemli propaganda aracı, genç kalmak. Genç kalmak arzusu, yaratılmış bir şey, çağa ait.
Ahmet: Oysa kendini tazelemek çok farklı bir olgu.Yenilenme aşkına tutulmuş topluluklarla olur bu iş. Belki muhabbet toplulukları diyebiliriz bunlara. Tıpkı Antik Yunan’da olduğu gibi. Bizim sufî gelenekte de var bu. Önce bedenine dikkat edersin, onun enerjisiyle de manevi alanlarda tazelenirsin, genç kalmak, öncelikli olarak bunun mânâsına önem verilmesi gereken bir şeyken, bir ölçüde de biyolojiktir. Yani bir sürü hastalığın varsa ben hâlâ gencim diye dolaşmazsın. Bedenin izin vermesi lazım. Ama onu anlam enerjisiyle desteklersen o anlamda gençliğin ardında olmanın yolunu tutabilirsin. Attila İlhan, ölmeden önceki imza gününde 14-15 yaşındaki çocukların imza kuyruğuna girdiğini görünce, belki de son mutluluğu oldu o görüntü.
Cengiz: Ben orta yaş dönemini yavaş yavaş bitiren bir insan olarak, hayatımın belki de en kendimle barışık dönemi 40’tan sonrasıydı diyebilirim. Yeniden o gençlik çağıma dönmek istemem, çünkü gençlik dönemim ıstırapla doluydu. Kafan karışık, duyguların karışık, ne olacağın belirsiz, sürekli yakınlaşma ihtiyacı içindesin, reddedilmeye karşı aşırı duyarlısın. Her attığın adımda yetersizliğin, beceriksizliğin, mahcupluğun var. Hiçbir doğallığı, insani sıcaklığı, varlıklar âlemini hissedemeden, böyle kaygılarla geçen en az on beş sene.
Ahmet: Goethe’nin bu konuda yazdığı bir roman var. Genç Cengiz’in Anıları diye.
Cengiz: Kötü espri! Bir taraftan da ana baba olma, toplumda bir yer edinme gayreti, bunun neresi güzel, neresi keyifli. Palavra. Orta yaşlarda o güne kadar önüne koyduğu bir takım hedefleri gerçekleştirmiş hiçbir insanın dönüp de “Ah benim gençliğim!” diye hayıflanacağım zannetmiyorum.
Ahmet: Ben hayıflanırım.
Cengiz: Sen ayrı bir vakasın, senin üzerinden yapılacak hiçbir genellemenin bilime bir faydası olacağını düşünmüyorum.
Ahmet: Abi şimdi sen övdün mü beni, yoksa sövdün mü?
Cengiz: Yok hocam, ben senden bağımsız olarak durumu tahlil etmeye çalışıyorum. Orta yaşlarda mutsuz, doyumsuz, kendi varlığından hoşnut olmayanların, bir nostalji gibi, gençliğe özlem duydukları görülüyor. Bu zamanla bir saplantıya dönüşebiliyor. Ancak tedavisi mümkündür. Benim işim şahsen bu.
Ahmet: Demek ki gençlik içimizdeki hayatı bulabilmek. Yani içimizde bir jeneratör var. İnsan dediğin aslında, “Homo-je-neratördür” bir bakıma. Jeneratör insan, yaratıcı insan demektir. Genç kalmak sürekli üretimle olanaklı, tabii hep aynı şeyleri üretiyorsan, basmakalıpsan, senden bir şey olmaz. Ben mesela sapına kadar Homo-jeneratörüm.
Cengiz: Sen jeneratörsen ben de dinamoyum.
Ahmet: Sağ ol abi, hiçbir konuda beni yalnız bırakmadın. Yalnız şu da var, kendini tazeleme mücadelesi verirken; kendinden memnuniyetle, memnun olmama arasındaki dengeyi tutturmak lazım. Çok fazla memnun olduğunda bir gaflete düşersin. Ama hiç memnun olmamak da seni berbat hale getirir. Kendinden memnun olmamak, bir bakıma sürekli enerji sağlar. Ama patolojik düzeyde olmamak kaydıyla. Yoksa kendini geliştirmek istediğin yanlar tükenmez. Buna rağmen ben bir hiçim, bitim demeye başlarsan, yok olursun.
Cengiz: Gençliğin bocalama ve arayışları, daha olgun olmanın zorunlu koşulu. Dolayısıyla bu tatsız yanı bilmekle beraber, gençliğin bitmemesi gereken, tüm yaşam boyu sürmesini arzu ettiğimiz yönü, değerler dünyasıyla ilgili. Gençliğin manevi değerlerine bağlılık bir dinamo gibi kendini yenileme şansı verecektir sana. Genç bir insan, hep aynı insanlarla bir arada olduğunu, aynı işleri yaptığını anladığı zaman yani rutinliğinin farkına vardığı zaman dehşete kapılır. Hemen bir farklılık ihtiyacı duyar, bu kendiliğindendir.
Organizma her değişikliğe kolay uyum sağlayamaz. Bu uyum mekanizmaları gençlikte daha esnektir. Manevi ve bedensel anlamdaki sürekliliğe sahip çıkmalı, ama ona teslim olmamalıyız, onunla yetinmemeliyiz. Kendini sev, kendini beğen, kendi duygularının farkına var falan, bunlar hep söyleniyor, palavra laflar. Modern toplumda gençliğe övgü, orta yaşlara gelmiş insanların tükenmişliğinden kaynaklanıyor. Çünkü bu sistem daha orta yaşlara gelmeden insanların posasını çıkarıyor. Bunu ortadan kaldırabilmenin çaresi olarak da hayali bir gençlik figürü ortaya atılıyor. Geriye dönük hayali gençliğe vurgu, bireysel olduğu kadar, ortak geçmişlere de yapılıyor. Örneğin 68 kuşağı olmakla övünmek, ne ile övünüyoruz! Başarılı olduğumuzdan değil. 68, iz bıraksa da başarısız. Romantik bir şekilde dönemimizi yüceltiyoruz. Çünkü bütün dünyaya kafa tutan bir dönem. Biz adil bir dünya yaratacağız fikri, dönüp övünülecek bir şey tabii. Egemen düzen o kadar güçlüydü ki, Don Kişotvari, şövalyece başkaldırıları birden değil, yavaş yavaş ortadan kaldırdı. Burada mühim olan, yenileceğini bile bile kavgaya girme cesaretidir. Yani hesapsız. Yolda olmanın heyecanı, gençlik ruhu ancak böyle tanımlanabilir.
Ahmet: Yani dayak yiyeceğini bildiğin kavgaya giriyorsan, gençsin.
Cengiz: Gençlik işte böyle bir bağlanmadır.
Ahmet: Gençlikle acemi olmak arasında da bir ayrım yapmak lazım. Gençlik belli bir yaş diliminde olmak demek degil.
Cengiz: Konu aslında “gençlik” değil de yaşam tazeliği zaten.
Ahmet: Yalnız ayak kokmuyor, insanın ruhu da kokuyor. Bazı insanların ruhunun çok kötü koktuğunu hissediyorum. Ruh da bir organizmadır. Beslenmezse, yeterince kan gitmezse, kokmaya başlıyor. Yaşlı olup olgun olamamak bu işte. Hep aynı fıkraları, aynı anıları anlatıyor, giderek çirkinleşiyor, katılaşıyor, daha anlayışsız oluyor, dünyayı kavraması daralıyor. Ne kadar çok ihtiyar var abi. Sokağa çıkıp dövelim. Bir tane de ruh için siteteskop olacak, ruhu dinleyip kaç yaşında olduğunu anlayacaksm. Çok umutsuz değilse, ruha kök hücresi sokup yeniden yaratacaksın. Sokmak biraz erotik oldu.
Cengiz: Ruha kök hücresi ekme de o zaman.
Ahmet: Aslında sizin işiniz ruha kök hücresi ekmek, ama habire ilaç yazıp duruyorsunuz. 20 yıl önce “Psikiyatristler Hıyar mıdır?” diye bir yazı yazmıştım. Çoğunun hıyar olduğunu düşünüyordum, sen hariç. Bana prozac verme, uyuşturma beni, canlandır! Kuş gribi diyorlar, ama aslında ruh gribi var. Salya sümük ruhlar, ağır bir şekilde hasta yatıyor.
Cengiz: Güzel, konuyu güncel göndermelerle bağladın.

Ahmet: Bağlamada iyiyimdir bilirsin.
Cengiz: Bilirim, hesabı iste de gidelim.
Ahmet: Dur yahu, daha karpuz yemedik.

(Metaforla Saadet Olmaz, Say Yay.)

Ahmet İnam – Cengiz Güleç


KAPALI GÖZLERLE / Paz

01/03/2010

Octavio PAZ


KAPALI GÖZLERLE

Kapalı gözlerle
Sen aydınlanırsın içeriden
Sen kör bir taşsın

Geceler geceler boyu yontarım seni
Kapalı gözlerle
Sen açık-sözlü taşsın

Biz ikimiz çoğaldık
Yalnızca tanıyarak birbirimizi
Kapalı gözlerle.

Türkçesi: Ali Cengizkan


DÜNYANIN BALKONU / Onur Sakarya

01/03/2010

DÜNYANIN BALKONU


Dünyanın balkonundan sarkarsam eğer
Saçlarını tararım utanarak
Lazer çiçekleriyle süslerim odanı
Alice’i bulup Müslüm’den söylerim
Unutamadım.
Bir sürü ışık toplarım sana en sadesinden
Karşı balkondaki klonuma el sallarım
Yeşil yeşil kokar evren çimeni
Kayar üstünden körpecik yıldızlar
Kalana sarılır gidene ağlarım

Dünyanın balkonuna çıkarsam eğer
Bir sigara içimlik bir kahve falı
Uçup konarım uğur böceği misal
Terliği boşver, kış geldi, papuç lazım
Sana en sarhoş soruyu sorarım

Cevap vermezsin bilirim
Dünyanın balkonu çok yüksektedir
Atlayıp da ölene henüz rastlamadım

Onur Sakarya

Sözcükler Mart-Nisan 2010 Sayı 24


GENÇLİĞİMDE BEN DE ŞİİR YAZMIŞTIM / Hilmi Yavuz

01/03/2010

GENÇLİĞİMDE BEN DE ŞİİR YAZMIŞTIM

‘Gençliğimde ben de şiir yazmıştım..’ Kimbilir kaç kez duymuşumdur bunu birilerinden. Biraz hüzün, biraz da ince alay vardır bu sözlerde. Şiir, gençken yazılan, sonra da bırakılan bir şeydir sanki –öyle sanılır. Bir delikanlılık tutkusudur, bir yeniyetmelik başdönmesi… Geçecektir. ‘Gençliğimde ben de şiir yazmıştım!..’, bir alegoridir belki de. Bunu söyleyen, gençliğinin aşklarla, çılgınlıklarla doludizgin geçtiğini söylemek istemektedir. Bu yüzden hoşgörülür gençken şiir yazanlar, bağışlanır. Nasıl olsa yaşlandıkça bu tutku, gençliğin uçarılıklarıyla birlikte, geçip gidecektir. Rilke’nin Genç Bir Şaire Mektuplar’da dediği gibi, ‘yazmamak için insanın yazmadan da yaşayabileceğini duymuş olması yeter.’

‘Gençliğimde ben de şiir yazmıştım!..’ Gene de doğru bir yanı da var gibi geliyor bana bu sözün. Şiir, sonradan bırakılsın, ya da bırakılmasın, gençlikte başlanan, başlaması gereken bir uğraştır. (……)

Gençken yazdıklarını önemser şair; ayıklamak değil, çoğaltmak ister dizelerini: ‘Biraz daha yazmalıyım… Daha, daha…’ diye düşünür genç şair. Sanır ki, ne kadar çok yazarsa, o kadar ağırlıkla kanıtlayacaktır kendini. Şiiri önemserken kendini önemsemektedir aslında: Bütün güzel dizeleri o yaratmıştır! (….)

Oysa genç şair, ataktır, maymun iştahlıdır o, dur durak bilmez. Dünya kendi şiiri için varmış, onun yazmasını bekliyormuş gibidir. Her şey ne kadar açık ve seçiktir genç şair için… Biraz delidolu, atak, biraz da kaçık olması, gençliğine verilir. (Delidolu kaçık yaşlı şairlerse, nedense biraz patetiktirler.) Yaşamı önemser genç şair; şiir, yaşamın içinden yazılmalıdır. Böyle düşünür o.

Şiir yayımlamak! Genç şair, dergilerin çıkışını yüreği sıkışarak bekler. Satın alırken dergiyi, elleri titremektedir: ‘Acaba koydular mı şiirimi?’ Dünya yoğunlaşmıştır o sıra, dergi olmuştur. İşte orada!.. Arka sayfalarda, ama olsun… Adını görür önce (Genç şairlerin, bir dergi ya da kitabın herhangi bir satırında kendi adlarını şıp diye görebilmek gibi eşsiz bir yetileri vardır.) Büyük zafer: şiir oradadır işte! Bir yerlerden gizli çiçekler yağar üzerine, yollar açılır…

Yaşlı şairse, ah evet kanıksamıştır bütün bunları. Dergilerde şiirini görmenin tadı yoktur -nasılsa yayımlayacaklardır onu- Yaşlı şair bunu bilir. Gene de, genç şairin yapamadığı bir şeyi yapar: dergide öteki şairlerin, özellikle de kuşakdaşlarının şiirlerini, biraz yüreği sıkışarak okur. Sonunda, onların ‘ne kadar kötü şiir yazdıklarını’ kendi kendine kanıtlayabilmek için!

En çok kendi kuşağına karşı acımasızdır yaşlı şair. Oysa gençken, hep birlikteydiler. Birlikte dergiler çıkardılar, öteki genç şairlere (onlar da hep biraradaydılar), gene hep birlikte saldırdılar. Öyleydi, evet. Yaşlı şairlerse tek başlarınadırlar. Kendi kuşaklarından, ya da daha yaşlı şairlerle birlikte olmak istemez olurlar. Yaşlandıkça şair, tek başınalığı seçer. Ustalığa soyunduğundan mıdır, yoksa tek başınalıkta bir gizem, bir büyü olduğundan mıdır? Bilinmez. Genç şair de ‘bir gün tek başına’ kalmayı öğrenecektir sonunda.
Şimdi bakıyorum da genç şairler bizim bundan otuz yıl öncemiz gibiler. Bir farkla: Eskiden bizim gittiğimiz kahveler (Hatırla Erdal Öz, hatırla Kemal Özer, hatırla Onat Kutlar: Fatih’te Yıldırım Kahvesini; Acemin kahvesini Kıztaşı’ndaki) pastaneler (Hatırla Demir Özlü, hatırla Yılmaz Gruda, hatırla Demirtaş Ceyhun Baylan Pastanesi’ni), şarapevleri vardı (tümünüz hatırlayın Pano’nun şarapevini, Tarlabaşı’ndaki). Şimdi de genç şairler birarada görünüyorlar yine: Ama bilinen bir pastane, bir kahve ya da şarapevi yok sanırım. ‘Birarada görünüyorlar’ diyorum: Çünkü birarada görüyorum onları; bir konuşma yapmak üzere geldiklerinde… Güzel olan şu: Şimdilerde genç şairlerin bir öbeği, şiiri çok daha ciddiye alıyor. Şiirlerinin yayımlanması yetmiyor onlar için; yaşlı kuşaklarla hesaplaşmak da yetmiyor (oysa biz bu ikisiyle yetinirdik gençken). Şiirin sorunları ne, teknik sorunlar, düşünsel sorunlar, ahlak sorunları?.. bilmek istiyorlar. Bir yandan öğrenirken şiiri, bir yandan öğretmek istiyorlar. Bir poietike olarak alıyorlar şiiri. (…)

(Denemeler, Boyut Yay.)

Hilmi Yavuz


FRİDA KAHLO / Ertan Mısırlı

01/03/2010

Frida Kahlo

I

Maya’ların peçesini düşüren kadın
seni bir Aztek piramidine
kilitliyor, hapsediyor
yüzündeki labirentin
granit ustası

II

Acılarını İsa’ya verip
kurtulmak istiyor senden
bütün ışığını içine çeken
gözünü ayırmadığın aynalar

III

Sana geldim
kuşlar gibi cömert
içimde bir yetim yalnızlığı
kapında nöbetçiyim

acıyı sev Frida
ben sevdim

IV

Sana geldim
hani cam gibi gözleri
nasıl ağlarsa öksüzler
yalnız çocuklar avutabilir seni

acıyı sev Frida
ben sevdim

V

Sana geldim
mısralar ne bilir
ne bilir şarkılar
ne diye siyahı sevmişim

acıyı sev Frida
ben sevdim

VI

Sana geldim
kapını çalmadan dönemem
evinin kuytusuna bırakma beni
kambur kediler gibi

acıyı sev Frida
ben sevdim

VII

Sana geldim
uyanık ırmaklar gibi
yaşamak duası kadar eski
iki ıssızlık arasında
bırakma beni

acıyı sev Frida
ben sevdim

VIII

Sana geldim
rivayete göre taş olmuş
sürgüne gönderilmiş çocukluk anılarım
tarih defterleri
kurumuş gözyaşı deresi

acıyı sev Frida
ben sevdim

IX

Sana geldim
bu ırmağı geçmek
bu sessizliği bozmak için
nerde başlıyor bu akşam
nerde bitiyor
ışığını bağışla
ateşböceğim

neyin var senin
seni sevdim.

Ertan MISIRLI