ZAMANLAR / Melih Cevdet Anday

03/03/2010

MELİH CEVDET ANDAY

(1915 – 28 Kasım 2002)

ZAMANLAR

Hepsini gördüm ayrı ayrı,
Kuşların zamanı tunç rengindedir.
Tanrılardır taşın zamanı,
Denizin zamanı ölür dirilir.

Göğü tanıyamadım, yok ki,
Sahipsiz zamanlarla doldurmuşlar,
Ama ordan iner o eski
Ölümsüz sevdaların zamanı kar

Ve havlamayan dev köpekleriyle
İnsanın zamanı… Olmayan
Ama hayalet bir yasemin gibi kokan,
Toprağımız eşelendikçe.


GÖNÜLLE BAŞBAŞA / Celâl Sahir Erozan

03/03/2010

CELÂL SAHİR EROZAN

(1883 – 16 Kasım 1935)

GÖNÜLLE BAŞBAŞA

Dudakları bir dal ateş mercan gibi,
Bakışları masûm bir heyecan gibi;
Yürürken titreyen o nârin endâmı
Pembe bir gül açmış tâze fidan gibi.

Saçlarında bağlı aşkın kördüğümü,
Fark ediyorum gözle gördüğümü;
Bir tatlı rüyâ mı, bir canlı büyü mü?
Elim dokunuyor, fakat yalan gibi.

Karşımda duruyor, rüyâ değil gerçek;
Sesi bülbüllerin âhı gibi titrek;
Hâli öyle nazlı, üyle ürkek,
Ormanda avcıdan kaçan ceylân gibi.

Gönül! Neden böyle kesildi nefesin?
Sen ki aşk işinde bir ehl-i hibresin…
Korkarım bu sevdâ seni incitmesin:
Yaşlı gibisin sen, o pek civan gibi.

Yaşı henüz aşkın alev senesinde.
Arar yakacak can o pervânesinde,
Bûseler uzanmış pembe çenesinde:
Beni kopar diyen bir erguvan gibi.

Acelen mi vardı? Niye doğdun erken?
Bak sen perişansın, o böyle güzelken.
Gönül! Düşünmeden açma sakın yelken!
Yolun ummân gibi, bahtın yaman gibi!


İMGE / Neruda

03/03/2010

Pablo NERUDA


İMGE

Bir kadının ismini saklıyorum
sadece hatırlıyorum kilitli olduğunu: Bir kutuda
ve şimdi ve sonra paslı ve çürük piyanolar gibi gıcırdayan
heceleri seçiyorum:
Birazdan ağaçlar çıkacak ortaya ve sonra yağmur,
yaseminler, gövdesi olmayan uzun, kayıp
bir kadının mağrur kurdelası,
sakin bir gölge gibi zamanın içinde boğulmuş:
Oradan geliyor gözleri kömür gibi.

Bununla beraber, bir çözülme var
güzel kokusu ölümün, gömülü bataryalar
ya da sadece başka hayatlar arasında bir hayat.

Yüzümüzü sadece berraklığa çevirmek
iyi gibi gözüküyor:
Kaybolmuş gençliğimizin
yağan yağmurunun nabzını duymak için,
fırıldanmak için bir çemberde
ve cennette haykırmak için.

yaşamlarımız için zamanım olmamasına üzülüyorum.
En küçük ayrıntılar için bile, bir trenin
kompartımanında unutulmuş bir armağan,
bir yatak odasında
ya da bir meyhanede,
yağmurda bırakılmış bir şemsiye gibi:
Belki de ani bir denizin uyumu gibi konuşan
anlaşılmaz dudaklar var,
yolda önemsiz bir anda.

Bu yüzden, irene ya da Rose, Mary ya da Leonore,
boş kutular, kitapların arasındaki kuru çiçekler,
yalnız köşelerinden çağırıyorlar
ve açmak zorundayız biz, sessiz birini duymak için,
görmek için varolmayan şeyleri.

Türkçesi: Nice Damar


ÜNİVERSİTE BİR MABETTİR / Emre Kongar

03/03/2010

ÜNİVERSİTE BİR MABETTİR


Gerçek kutsaldır. Gerçeği aramak kutsal bir iştir. Gerçeğin arandığı yer kutsal bir yerdir. Gerçeği arayanlar da kutsanmış kişilerdir.

Her kutsal iş gibi, «gerçeği aramanın» da bir yolu yordamı, bir yöntemi vardır. Bu yol, yordam, yöntem izlenmezse, gerçeğe ulaşmak olanağı da ortadan kalkar.

Her kutsal iş gibi, «gerçeği aramak» da, istenirse, toplu halde ve bu iş için inşa edilmiş yerlerde istenirse bireysel olarak, özel konutlarda yapılır.

Gerçeği arama işi, toplu olarak yapıldığı zaman «öz denetim» daha fazla, yanılma payı daha az olur. Bu yüzden de «toplu halde» yapılan «gerçeği arama çalışmaları» daha makbuldür. Bu durum, özel çabalarıyla gerçeği bulmaya çalışanların etkinliklerini daha fazla geçersiz kılmaz. Yalnızca, bu çabaların daha zor ve belki bu nedenle daha bile değerli olduğunu ortaya koyar.

İşte ben Üniversiteye bu çerçeve içinde bakıyorum: Bilimsel bir çaba bir «ibadet», üniversite bir «mabet»tir.


Mabet’in Beş Kuralı

Her mabet gibi «bilim mabedi» nin de kuralları vardır. Birinci kural bir sevgiye, bir inanca, bir aşka sahip olmaktır. Gerçeği sevmek, ona inanmak, hattâ ona âşık olmak zorundadır bu mabette yaşayanlar. Çünkü tüm yaşamları, gerçeği aramaya, bulmaya, bulduklarını sandıkları gerçeği yeniden irdelemeye ve gerçek olduğuna ilişkin bilgi varolduğu sürece onu başkalarına aktarmaya adanmış olarak geçer.

İkinci kural dürüst olmaktır. Bu mabetteki insanlar dürüst olmak zorundadırlar: Kendilerine karşı, meslektaşlarına karşı, öğrencilerine karşı, topluma karşı ve en önemlisi gerçeğe karşı. Dürüst olmayanları, zaten, gerçek bağışlamaz. Onların yanlışlarını, hem de tarihe geçecek bir biçimde sergileyiverir.

Üçüncü kural çalışkan olmaktır. Fakat bu çalışkanlık sistematik bir çalışkanlıktır. Bir karıncanın yorulmak, durmak bilmeyen çalışkanlığıdır. Gece ve gündüz, sabah ve akşam, Üniversitede ve evde çalışmaktır. Aynı konuda, yılmadan, bıkmadan, usanmadan, gerekirse aynı işi binlerce kez yineleyerek.

Dördüncü kural kuşkucu olmaktır. Gerçeğin peşinde koşanlar onu elde ettiklerinden hiçbir zaman emin olmamalıdırlar. Ellerindekinin «hakiki» gerçek olup olmadığını, yani ulaştıkları bilginin topluma ya da doğaya uygun olup olmadığını sürekli olarak denetlemelidirler.

«Bilim Mabedi»nde yaşayabilmek için gerekli olan beşinci kural hoşgörülü olmaktır. Bu oldukça geniş kapsamlı bir hoşgörüdür : Sizden farklı düşünenlere, sizden farklı yöntemler kullananlara ve sizin «bulduğunuz» gerçeklerden «farklı» gerçekler bulduklarını öne sürenlere karşı uygulanacak bir hoşgörüdür bu. Eleştiriye açık olmak, hatta, eleştiriyi, «gerçeğe ulaşma yolunda» kaçınılmaz bir koşul olarak, istemek, aramak anlamında bir hoşgörüdür bu. Doğa ve insan sevgisine de dayalı bir hoşgörüdür bu.

Mabet’de Yaşam

İnsanlar, bu beş koşulu yerine getiren insanlar nasıl yaşarlar Mabet’de?

Okurlar bu insanlar. Bol, bol okurlar. «Amerika’yı yeniden keşfetmenin gülünçlüğüne» düşmemek için okurlar. Yeni ufuklara doğru açılabilmek için okurlar. Ellerindeki bilgileri başkalarının buldukları ile karşılaştırmak için okurlar. Kuram öğrenmek için okurlar. Bulgu ve veri öğrenmek için okurlar.

Araştırırlar bu insanlar. Sürekli araştırırlar. Doğayı, toplumu, insanı didik didik ederler. Hem bildikleri gerçekleri, hem de bilmedikleri gerçekleri araştırırlar. Çünkü bildikleri gerçekler konusunda dahi her an yanılabileceklerini düşünürler.

Tartışırlar bu insanlar. Kendi bulduklarını da tartışırlar, başkalarının bulduklarını da. Kendi düşündüklerini de, başkalarının düşündüklerini de. Kuramsal çalışma sırasında kendi sistematik düşüncelerini de, başkalarının sistematik düşüncelerini de. Okuduklarını da tartışırlar, yazdıklarını da.

Yazarlar bu insanlar. Başkalarının düşündükleri, söyledikleri, buldukları hakkında da yazarlar, kendi düşündükleri, söy ledikleri, buldukları hakkında da. Kuram hakkında da yazarlar, veri ve bulgu hakkında da. Tarif ve tasvir de ederler, neden-sonuç ilişkisi de ararlar, karşılıklı etki ve tepki de belirlerler.

Ders verirler bu insanlar. Evrensel bulgular hakkında da, özel durumlar hakkında da. Tarih içinde de güncelde de. Dünya’yı da anlatırlar, kendi toplumlarını da. Kuram da öğretirler, bulgu ve veri de. En önemlisi, «doğru düşünmenin,» «gerçeğe erişmenin» yöntemini, yolunu, yordamını anlatırlar bu insanlar.

Yeni «Hoca»lar yetiştirirler bu insanlar. Üst düzeyde ders verirler bunlara. Araştırma yaptırırlar, tartıştırırlar bulgularını. Özel sınavlara sokarlar, araştırma yapma, kuram oluşturma, yorum yapma yeteneklerini, bilgi düzeylerini ölçerler. Mabet’de yaşamanın gerekleri açısından «ahlâk» kurallarını, yani «Mabedin Kurallarını» öğretirler bu gençlere.

Mabet’in Gücü: İhanetin Nedeni

Böyle bir Mabet’i kim ele geçirmek istemez? Kim kendi amaçlarına alet etmek istemez? Her politikacı, her terörist, her parti, her ideoloji, her hain, gözünü bu Mabet’e dikmiştir. Onun için Türkiye’nin yaşadığı kan ve gözyaşı günlerinde ilk bombalar Mabet’te patlamış, en değerli kurbanlar Mabet’ten seçilmiştir.

Mabet, dışardan yokedilemez. Yıkılabilir fakat yokedilemez. Çünkü onun kutsal beş kuralı, çünkü onun kutsal bir yaşam biçimi, çünkü onun kendi kendini üreten bir yapısı vardır. Yıkılırsa, yeniden yapılabilir. Bu nedenle O’nu dıştan yoketmek olanaksızdı.

Ancak bir «iç ihanet» yokedebilirdi onu. Mabet’de yaşayan, ama kutsal beş kurala uymayan ve kutsal yaşam biçimini benimsememiş olan insanlar onun yokoluşuna yardım edebilirlerdi.

«İhanet» Mabet’in gücünden geliyordu: O’na uyamayan kişi, uyumsuzluğunun ayıbını, onu yokederek örtecekti. Hem de tarihteki tüm sapkınların illüzyonu ile: O’na egemen olduğunu sanarak. Aynen dalındaki bir manolya çiçeğinin lekesiz beyazlığına tamah ederek onu koparıp eline aldığında, bu beyazlığa sahip olduğunu sanan ve dokunduğu yerin karardığını büyük bir şaşkınlıkla izleyen cahil bir koleksiyoncu gibi.


Zor kullanarak pek çok şey elde edilebilir. Ama dalından koparılmış bir manolya çiçeğinde, beyazlık; asla!

(Yaşamın Anlamı, Remzi Kitabevi Yay.)

Emre Kongar


YÂRİN BEYAZ GERDANINDA / Âşık Veysel

03/03/2010

YÂRİN BEYAZ GERDANINDA

Yârin beyaz gerdanında
Türlü türlü haller gördüm
Sıralanmış her yanında
Yıldız gibi benler gördüm

Yâr ile tenha buluştuk
Gizli dertlerimiz açtık
Hayli bir zaman konuştuk
Dudağında ballar gördüm.

Dudu diller inci dişler
Âhu gözler o bakışlar
Kesme kâkül sırma saçlar
Zülüfünde teller gördüm.

Elmas küpe kulağında
Güller açmış yanağında
Seher vakti dost bağında
Taze açmış güller gördüm.

Söyletir sevdan Veysel’i
Âşktır aşığın temeli
Ben o yâri görmeyeli
Aylar geçti yıllar gördüm

Âşık VEYSEL