Hayriye Ünal’la Söyleşi / Fatih Yavuz Çiçek

Fatih Yavuz Çiçek Sordu, Hayriye ÜNAL Yanıtladı

1-İlk şiiriniz “Gözleri Kamaşanlar İçin Üç Kısa Şarkı” 1997 yılında Hece Dergisinde yayımlandı ve sonrasında şiirle birlikte çeviriler yapan, modern Türk şiirini irdeleyen, şiirin çözümlenmesine ilişkin yazılar kaleme alan, Türk şiirinin yapı taşlarından Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Cahit Zarifoğlu, Ülkü Tamer gibi isimleri inceleyen dolu dolu bir yazar profiliyle oldukça geniş bir okur kitlesine hitap ediyorsunuz. Yazarlık döneminizde geçen 12 yıllık birikimle günümüzde yazılan şiirler ve günümüz Türk şiiri hakkında neler söylemek isterdiniz?

-Başladığım yıllardan bu yana bin yıl geçmiş gibi. Giderek okumanın azaldığı, sözün ağırlığının anlamsızlaştığı bir hız dünyasına giriyoruz. Ben son derece dikkatle takipteyim. Gördüğüm şu ki, giderek daha azına razı olmuşuz. Şiirde güçbeğenirliği aşama aşama terk ede ede bugüne gelmişiz. Günümüz şiirinde birkaç eğilim var. Birincisi, geçmişten gelen, muğlâk bir imge algısının hakim olduğu, gelenekçi bir tutuma yaslanan ve temsilcisi çok sayıda olduğu için dergilerde hakim olan ancak “gerici” denebilecek bir anlayış. İkincisi, 2000’li yıllardan sonra belirginleşen “yeni”, “biçim”, “deneysel” gibi anahtar sözcükler üzerinden tartışılan ancak büyük bir hızla kendi klişelerini ve “alt tabakasını”* üreten ve henüz eleştiriye kapalı görünen bir anlayış. Bu anlayışlardan “görsel şiir”i gerçekten deneysel olan tek tür olarak işaretlemek lazım. Ayrıca unutmadan her iki anlayışta istisnalar var. Bunların dışında, asıl dikkate değer olarak bireysel çıkışlar ve poetik çalışmalar var. Onların üstünde durmak lazım işte. Ama elbette tek tek. İyi şiirler yazılıyor günümüzde. Şairler hâlâ tersine tersine çalışıyor diyebiliriz. Günümüz şiiri çoksesli bir açılım yaşıyor. Bunu modern epik söylemle pekiştiren şairler var. İmajların istilasına karşı imaj silahını kullanan görsel şairler var. Şairdeki “yaşama başarısızlığını” şiir başarısına dönüştürmeyi ima eden kekeme şiirler var. Tüm bunlara itiraz ederek gelişen, şiirin rejenerasyonu var.

2-İletişim araçlarının yaygın kullanılması ve teknolojinin hızlı gelişimiyle birlikte e-edebiyat, e-kitap, internet dergiciliği gibi kavramların revaçta olduğu bir dönemde, ülkemizin dört bir yanında güç koşullarda çıkarılan kültür, sanat, edebiyat dergilerini izleyen; hâlâ kâğıdın, mürekkebin kokusundan vazgeçmeyen, yazdığı metinleri dergilerde yayımlatmak isteyen kâğıda vefalı bir okuryazar kitlesi var. İnternette bir tıkla şiir yayımlamanın kolaylığına karşı önce editör, sonra dergi yayın kurullarınca uygun görülerek şiirin okura ulaşma sürecini “şiirin rüştünü ispat etmesi olarak” değerlendirebilir miyiz? Her iki açıdan dergilerin işlevini yeterli buluyor musunuz?

-Dergileri önemli hatta vazgeçilmez buluyorum. İşlevini yerine getiren dergiler var muhakkak. Ancak içinde olduğumuz dönemi düşünerek yanıtlarsam, çoğunlukla kötü şiirin meşrulaşmasını sağlayan zeminlere dönüştü dergiler. Sözün zavallılaşmasını körükleyen bir tutum hissediyorum dergilerde. Merkezî addettiğimiz dergilerin editörleri şiiri önemsemiyor bile. Tavır dergileri ise tavırlarını haklı çıkarma peşinde, şiirin en belirgin kalitelerini göz ardı etme pahasına, mafya türü ilişkiler doğrultusunda şiir yayımlıyor. Ben bunu rüşt ispatı için yeterli saymıyorum. Kısmî bir reşitlik olabilir bu. Tartışmalı yani. Çoğunlukla bütün dönemlerin birbirine az çok benzediği gibi düşüncelerim vardır. Ama 2000 sonrası dönemde, ayrıksı bir biçimde, şiir kalitesini tartışmaya açmanın gereksiz olduğunu vurgulayan bir dönem oldu. Ha internette bir tık ha dergide bir hık. Gemisini kurtaran kaptan diyebiliriz. Buradan duyuralım madem yeri gelmişken: Kötü şiire “kötü şiir” diyecek yiğitler aranıyor.

3-Mehmet H.Doğanla başlayan ve geride kalan takvim yılında yayımlanmış şiirlerden oluşturulan şiir yıllıkları, antoloji gibi çalışmaların yayımlandığını biliyoruz. Sizin de geçmişte kalan bir yılın değerlendirmesini içeren ve yılın “şah dizeleri” olarak seçtiğiniz ve okurlarla paylaştığınız bir yazınız vardı. Kimilerince şiir yıllıkları ve antolojilerin nesnellikten uzak, yıllıklarda yer bulan isimlerin adeta takım tutar gibi seçildiği değerlendirmeleri bir kırgınlık göstergesi mi yoksa yazılan şiirlere bir de “üçüncü gözle” bakmak gerektiğini mi işaret etmektedir?

-Ben “yılın şah dizeleri” ibaresini kullanmadım aslında. Bu bana göre bir başlık değil. Gazetenin attığı bir başlıktı o. Sanırım bunun daha medyatik olacağı düşünüldü. Bakın akılda kalmış da. Zaten başıma oldukça iş açtı. Bana darılanlar, kırılanlar oldu dizelerini almadım diye. Demek bu işler böyle hep.

Ben kuşbakışı bir yıl değerlendirme yazısı yazmıştım. O dizeleri de birbirlerinin anlamını tamamlayan bir hipertekst olarak tasarlamıştım. Yani bir amaca matuf olarak bir araya getirildiler. Tabii bir de şu var, yani bu sene durum budur diyorsunuz, panorama bu. Yani alt veya üst değil, ama şiirin seyri bu. Tabii bu mizansen üstüne “şah dize” yazılınca dizelerin iç tutunumu kayboldu. Sonra dize eklemişler mesela. Benim oraya koymadığım dizeler vardı haberde.

Her neyse, soruya dönersek, yıllıkları abartmamak gerektiğini düşünüyorum. Zaten sayıca yirmiyi filan buldu yıllıklar. Birinden birine girmek için çok da iyi olmaya gerek yok. İşin tuhafı yıllık çıkaranların bir kısmı şiirden bihaberdir. Dolayısıyla yıllıklar dergilerin tescilinin üstüne daha kuvvetli bir tescil koyamıyor diyebiliriz. Ama iyidir yıllık, derli toplu bir şey sonuçta. O toplama “zenciler” alınmamaya devam ediyor. İşin tuhafı zencilerin çıkardığı yıllıklar var artık, orada da zenciler yok.

İşin bir başka boyutu da şu: Yıllıklar makine gibi işler. Kolay kolay kişisel beğeni yansıtılmaz. Yani çıkaran kişi değişse de girecek isimler pek değişmez. Edebiyatın bir medyası vardır ve dolaşımdaki isimler de bellidir. Yıllıkları eleştirmeye gelince, kırgınlık veya kızgınlık bir yana, okur/şair yıllıktan iddiası ile içeriğinin tutarlı olmasını bekleme hakkında sahiptir.

4-‘80’li yıllardan itibaren dünyaya aynı pencereden bakan şairlerin bir araya gelerek, şiirde yeni bir akıma öncülük etmek, şiir anlayışlarını manifestolar ve bildirilerle de destekleyerek (yenibütüncü şiir, soylu yenilikçi şiir, elit dinamik şiir vb.) yeni bir şiirçekim merkezi olma arayışları hakkında düşünceleriniz nelerdir? Günümüz koşullarında bütün dünyayı saracak yeni bir şiir akımı mümkün olabilir mi?

-Bireyselliğin uç noktada olduğu günümüzde ortak heyecanların birleştirdiği hareketlere pek yer yok. Kanaatim bu yönde; ancak Türk toplumu şaşırtıcı bir toplum. Bu aralar çıldırmışçasına ailesini katleden birçok kişinin vakasını okuyoruz gazetelerde, bu, cemaat toplumu olmaktan çıkmanın getirdiği ilk delirme hali. Çünkü toplumsal değişimlerle oluşan yalıtılmanın getirdiği bireyselliği taşımak / yaşamak ayrı bir eğitimi gerektiriyor. Şiirde de Canetti’nin sürü tanımını kastederek kullanırsam, sürü oluşumlarına rastlanıyor. Ancak sürülerden şiir akımı doğmaz. Sürüden koro oluşturabilirsiniz veya sürüyü çeken kişinin tarihî bir kişilik olmasını bekleyebilirsiniz, ama şiir akımı oluşması için sürüde hiç olmayan birleştirici ve yüksek amaçlar gerekir. Ayrıca her biri üstün yetenekli kişiler bir ekip olduğu zaman sanıldığı gibi daha büyük bir toplam çıkmıyor. Bazen birbirlerini aptallaştırdıklarına bile şahidiz. Veya on iki aptal bir araya geldiği zaman bir akıllı etmiyor. Dolayısıyla bireysel yükseltiler ne zaman toplumsal koşulların etkisiyle bir yönde akarsa akım ortaya çıkar, İkinci Yeni böyle olmuştur. Benim öngörüm, büyükbaş ve küçükbaş sürülerin kaldırdığı toz indikten sonra bireysel ve çok güçlü şairlerin önümüzdeki nesillerce yeniden okunup yönlendirici olacağı. Nihayetinde ortadaki şey kitaptır. Kitap esastır. Kitabın bağlamı filan değil. Kitaptaki şiirlerdir belirleyici olacak olan.

5-Söyleşide ilk dört soruyla Türk şiirini konuştuk. İzninizle söyleşinin seyrini biraz da sizin şiirlerinize yöneltmek istiyorum. “Beni Sade Sen Sevdin” başlıklı şiirinizde “Sen hâtim ol ben yarım sen hâtem vur ben dargın sen hatır kır/Ben uzun uzadıya kendimi açıklayayım ki bilinsin nasıl bir zulmetteyim/Bilinsin bu evren duanla her gün en baştan nasıl yaratılır/Boş bir sadak gibi kaldım amma zaten nehirler çekilmiş kurumuş göller/Aramızda deniz vardır(…)bana kalan sade sabır sade sabır…” diyorsunuz. Uzaklığı bir kabulleniş var burada, içinde bulunduğu duruma gösterilen soylu bir rıza. Aynı zamanda karanlığa ve bilinmezliğe karşı da bir direniş; anlaşılmayı, aydınlanmayı bekleyen bir umut ve sabır da var. Sabrın sizde karşılık bulduğu mâna nedir?

-Sabır Sezai Karakoç’un sabrı. Sabır benim için oldukça sofistike bir davranış bütünüdür. Sabrı anlamak bir sabırsızın yapacağı şey değil. Keşke onun kadar içeriden söylemeyi becerebilsem. Bende daha çok zorunlu bir duruma katlanmanın karşılığı oldu. Sabır bir taraftan direniştir de. Çatlayıp ölmemenin adıdır sabır. Bazen ölmeyi yeğlesek bile.

6-“Otel” başlıklı şiirinizin “Çoksesli Şiir” anlayışınızda önemli bir kilometre taşı olduğunu söyleyebilir miyiz? Otel’de yer alan “Unutmak içindir unutmak rezilce yetimliği/Koptuğumuz kaynaktan uzakta hiçliğimizi” dizelerini Mevlâna’nın “söz giysidir, anlamsa o giysinin altında saklanan sır” sözünden hareketle anlamaya çalışırsak; otel dünyayı, yaratılmışlığı, sanki hiçliğini unutup “ben” diyen ve kendini eşref-i mahlûkat olmanın sırrından, kaynağından uzaklaştıran, insanın karmaşıklığını duyumsatmak istiyor gibi. İnsanın otelde oynadığı bu elalmazlık kaosu sizce nasıl biter?

-Güzel tespit. Teşekkür ederim. Otel, 2000’lerin başında bir karabasanla başlamış bir şiirdir. Dünyadan çıkışsızlığı –ama aslında hiç giremediğim bir dünyayı da- anlatan bir şiirdir. Karabasan; alacakaranlık, yeşilliksiz, yıkıntılar arasında bir şehirde başlıyordu. Bu karabasanın bir kısmı başka şiirlerde de göründü. Biraz düşündüğümde gerçekte olanın düştekinden daha aydınlık olmadığını görebiliyorum. Çıkmayı isteseniz nerededir çıkış kapıları? Yok. Her akşam aynı yere döndüğünüz bir labirent ve uğraştıklarınız hep avuntu. Çerez. Evet, haklısınız. Otel önemli bir güzergâh çoksesli şiir açısından. Hakkında çok farklı yorumlar duyduğum bir şiir. Bu istediğim bir şeydi. O dönem, avunduğumu ifade eden, kulağa hoş gelecek çerez şiirler de yazabilecek durumdayken bu zorlu yolu bilerek seçtim. Ama avunamıyordum. “Gam götüren” tek şeyi kaybetmiştim o dönem. Bunun yıkıntısı görülsün istedim. Ve gerçekte de bu yıkıntı, her yere hakim aslında. Kişisel bir mesele değil artık. Herkes aynı şeyin içinde. Benim gibi kişisel mücadelesini sürdürenler açısından elalmaz sürüyor. Kaos, yani keşmekeş çoğu zaman, çoksesli şiirin besleyici koşuludur. İzninizle, şair Ali Emre’nin Otel şiirimdeki çoksesli duruma dair bir yorumunu –sorunuza da paralel diye bilhassa- cevabıma eklemek istiyorum: “Çok kapılı bir han yahut bir düğün evi. Bir göçük yahut bir kasaba viranesi. Bir çöl vahası yahut bir kumarhane. ‘Seyyar bir otel’dir sanki karşımızdaki. Gezgin, genişleyen, içi içine sığmayan, engin bir oteldir. Kimi zaman çok kompartımanlı bir tren gibidir kimi zaman içine sıkışılan ve çıkışları kapatılan bir yeraltı sığınağı. İçinde devinen bedenler, konuşan dudaklar, hızla çarpan ve çırpınan kalpler, aynalara yansıyan yüzler, koşuşturan ayaklar, titreyen eller, bir kumpas içinde dönenen canlar gibi hareketlidir. Fludur. Saydamdır. Esnek ve geçişkendir. Bir yönüyle yerçekiminden azadedir.”

7-Azmettirici–3 başlıklı şiirinizden bir bölümü blog sayfanızda okudum. Bu şiirde dizelerin ilk harfinin hem koyu, hem de kullandığınız yazı karakterinden farklı olduğu görülüyor. Buna biçimsel bir yenilik veya şiirin içine yerleştirilmiş bir tür şifre çözücü diyebilir miyiz?

-İlginç. Bu şiirle ilgili aldığım yansımalar, ne güzel ki, aynı yönde. Şiirde tam olarak görülmesini istediğim şey, ilk sözcüklerin şiirdeki konumuydu. Bunu ilk yakalayan Enis Akın oldu. Şaşırttı beni. Şaşırmam şundan: Malumunuz, bizde kimse gördüklerini söylemek konusunda cömert değildir. Ben tabii yakalanandan fazla olarak, genelde bir “bağıntı” değeri taşıyan ilgeç ve belirteçlerin bir fiil gibi edimselleşebileceğini göstermek istedim. Yazarken çok da hoşuma gitti. Size de dikkatiniz için teşekkür ederim. Ama bunu yazarken baş harflerle sağlamaya çalışmadım, çünkü harfin sözcükle ilgili konumlanışı fark ettirecek –yabancılaşma etkisini sağlayacak- biçimde aynı kalarak “alıntılanacağına” o kadar güvenmem. Çünkü hâlâ şifahi kültürü ağır basan bir toplumuz. Öte yandan biçimciliği de bir tür gizli tarikat gibi esrarlı veya illegal görmeye de gerek yok. Aslî işimiz bu: Dili biçimden biçime sokmak.

8-Şiirlerinizde içinde bulunduğumuz coğrafyada konuşulan, yaşayan bir dile ait sözcüklerle birlikte, yabancı kökenli sözcüklere, hatta dünya edebiyatından dizelere de yer veriyorsunuz. Bunu Çoksesli Şiirle birlikte evrenselliğe yöneliş olarak algılayabilir miyiz? Yeri gelmişken sormak istiyorum. Kimi eleştirmenler günümüz şiirlerinde öztürkçe dışında kullanılan sözcükleri eski, yeni diye nitelendirerek bu tür sözcüklerin kullanılmasını yanlış buluyorlar. Bu yaklaşım bir yerde şairi sınırlamaz mı? Şiirde asıl önemli olan sözcüğün eski, yeni ayrımı değil, şiirin içinde kazandığı imgesel anlam ve devinim değil midir?

-Sözcüklerin kullanımında seçimler yapmak yanlış /doğru olamaz. Bu şairin bileceği iştir, başkası kimdir bunun hesabını soracak? İmgesel anlama gelince, şimdi bu “imge” sözcüğü hakikaten bir süredir bir tür mânaya dönüştü.Mâna , malumunuz, Levi Strauss’un “cebirsel bir simge” olarak adlandırdığı şey. Türkçedeki “şey” kelimesi gibi. “Şey” neyse bugün “imge” şiir konuşmalarında odur. Yani “söylenemeyen ve bir tabu gibi kutsallaştırılan bütün bir anlamlar koleksiyonunun konulduğu boş bir yer”. Bununla bir yere gidemeyiz elbette. Buradan sorunuza dönersek, “yeni” sözcüğünün de birçok anlamlar koleksiyonu için hazır edilmiş bir kutucuk olduğunu söylememiz mümkün görünüyor. Kim kullanıyorsa sözcük ona göre şekil değiştiriyor adeta. Tabii dilin bunun böyle olmasına sebep olan dikiş payları var. Diyalogların asimetrikliğini sağlayan da bu paylardır. Birkaç sözcüğün gösteren ağındaki genişlik yüzünden sizin kastınızı anlamıyorsam, biraz daha nüanslara eğilmek isteyebilirim. Şairin işi, biraz da bu değil midir? Çoksesli şiir, tam da bu, dilin girilmekten çekinilen kuytularına sokulmak istiyor.

9-Şiir kitaplarınız sırasıyla 2000, 2003, 2006 yıllarında üçer yıllık aralıklarla yayımlandı. Kitap yayımlama sürecinize bakarak önümüzdeki günlerde yeni bir kitap hazırlığı var mı?

-Var elbette. Şimdilik adını Gerekli Açıklama olarak koyduğum bir şiir kitabı tasarladım. Yayımlama konusunda tereddütlerimi aşamadığım için bekliyor. Bir şiir kitabı hazırlığım daha var; onun biçimini netleştirmedim henüz, zaman alır o. Çoksesli Şiir adlı poetik bir kitap yazıyorum. Kitabın bazı yazılarını peyderpey çeşitli dergilerde yayımlıyorum. Böyle.

10-Son olarak (klasik bir soru olacak ama) şiir yazmayı düşünen genç kuşağa tavsiyeleriniz neler olurdu?

-Estağfurullah tavsiye demeyelim ona.

“Şiir yazmayı düşünecek” kadar planlı yaklaşabiliyorlarsa meseleye bu işlerin getirdiği yalnızlığa, derbederliğe, mücadeleye açık olmayı göze alacaklar. Şiir yazmaksa niyet. Ortamdaki kolay yükselişe aldanmadan Türkçeyi geliştirmek lazım önce. Okuyacaksın bıkmadan. Bıkmadan kim ne yapmış, ben bundan farklı ne yapabilirim diye araştıracaksın. Yabancı lisan önemli, kendi dilini somut olarak fark etmeni sağlayan şey bir başka dildir. Dünyaya içindekilerle birlikte yorum katabiliyor musun, bu önemli. Kolay yükselişten kastım tek kitapla “bilmemkim şiiri” diye marka çıkıyor ya. Öyle değil bu işler. Laf onlar. Yok böyle markalar. Yani var da, işte on beş tane kitap çıkarmış, fikir geliştirmiş, Türk şiiri üzerine doğru düşünmeyi beceren, 40–50 şairin kendisini taklit etme ihtiyacı duyacağı kadar parlak adamların harcı. Mısraların yarısı sağdan soldan çalınmış, üslup desen hak getire, 4 formalık, Cuma yumurtası gibi bir kitapla “bilmemkim şiiri”. Öyleyse marka cennetinde yaşıyoruz. Şair olmaksa niyet –adım şaire çıksın- mevcut sürü’lerden birine hooop diye girerek “hazır-yazım” veya “foto-montaj” işleri alırlar, götürü usulü. Bu da bir yoldur.

Yani bu yolda yaşlanmayı göze alanların harcı bu işler. Hem insanlar ölüyor her yanda senin el kadar hasırın yanmayacak hem şairim diye gezeceksin, yok öyle.

-Hayriye Hanım söyleşi için teşekkür ediyorum.

*Alt tabaka, bir şiir anlayışına uygun düşmeye çabalayarak şiir üreten, çabuk öğrenen, genelde belli bir süreden sonra şiirden sıkılan, ancak söz konusu anlayışın çevresel meşruiyetini sağlayan, böylelikle bir şiir anlayışının yaygınlaşmasını sağlayan küçük şairler grubudur. Hemen her şiir anlayışına mahsus böyle bir tabaka vardır. Alt tabakanın genişliği her zaman söz konusu anlayışın niteliğindeki bir değerle karıştırılır. Alt tabakadan olmayı veya olmamayı seçmek söz konusu değildir. Tuhaf ama bu, yazgı gibidir.

Onaltıkırkbeş Eylül 2009 Sayı :31

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: