ÖZGÜRLÜK TANIMININ TARİHSEL YANILGILARI ÜZERİNE / Göktuğ Halis

ÖZGÜRLÜK TANIMININ TARİHSEL YANILGILARI ÜZERİNE


Söz yığınlarının arkasındaki gerçek ve doğal özgürlük üzerine

Özgürlük üzerine yapılan yorumların ve doldurulan ciltlerce kağıdın bizlere anlattığı yegane gerçeklik, onun değeridir. Bunun ötesinde tartışılan onun anlamı ve nerede, nasıl bulunabileceğine ilişkin sorunsallardır ve bu tartışmalar öylesine geniş bir yelpazeyi oluşturur ki, tarihin neredeyse tüm büyük yapıtlarının en önemli öğelerinden birisi olarak karşımıza çıkar. Bu ise, diyalektik ve positivizm arasındaki çelişkiden çok daha eskilere gitmemizi gerekli kılar.

Belirtmek gerekir ki özgürlük arayışı hiç kuşkusuz herşeyden önce, sınıflı toplumun içselliğinde yeşerir. Bu arayışın özünün bir “özlem” düşüncesiyle biçimlendiğini kabul edebiliriz. Neyin özlemidir bu? Rausseau’ya dönersek, doğal yaşama dair duyulan bir özlem sistemiyle karşılaşırız. Ona göre insan doğal yaşamda özgürdür ve günümüzün yoksunlukları, sözleşme sürecinin yanlış işlemesinden dolayı olur. Doğal ortamdaki özgürlük, ne yazık ki eşitlikten yoksundur. Devlet ile birlikte, doğanın insanı tehdit eden unsurları karşısında yaşam sürdürülürken, doğal süreçtekine eş bir özgürlük yaşanmalıdır. Bunu sağlayacak olan anahtar kavram da eşitliktir. Bu açılımdan özellikle, insanlar arasındaki doğal eşitsizliğin, toplum düzeninde “hakkaniyet” ile dengelenmesine daha sonra Proudhon’da da rastlarız.

Rousseau’nun ayrıntılı ve yetkin eleştirilerini yapmaktan kaçınmamıza karşın özgün olduğunu düşündüğümüz bir saptama yapmak gerekmektedir. Daha sonra da ayrıntılı olarak göstereceğimiz gibi doğal ortamdaki özgürlük saptaması çok anlamlı değildir. Yüzeysel bir bakış açısını vermekte olan bu düşünüş sistemi, üretim sürecine girmemiş bireylerin tek tek yaşadıklarını varsayar. Doğal ortamda ne Marks’ın bahsettiği “kendi ortamının yaratılması”, ne Hegel’in mülkiyet’i ve Spinoza ile birlikte düşündüğü bilgi aidiyeti ne de Anarşizmin, uyacağı yasaların kendisi tarafından belirlenme durumundan bahsedebiliriz. Doğal ortamdaki özgürlükten bahsedebiliriz. Dikkat etmemiz gereken, insanın bir parçası olduğu doğa içerisinde hiçbir etkin rol oynayamaması ve doğanın yasalarına karşın pasifize oluşudur. Bireyin bu doğanın etkin yasaları içerisindeki olası eylem serbestisi ise, bize tam da günümüz anlamındaki esaret açılımını verir. Sonuç olarak söyleyebiliriz ki insanın doğal ortamdaki özgürlüğü yalnızca yanılgıdır.

Bununla birlikte, günümüzün “radikal özgürlükçülerinin”, bir diğer anlamıyla liberterlerin, özgürlüğün insanın doğasında olduğu iddiası da daha dikkatlice ele alınması gereken bir önermedir. Burada belirtmeliyiz ki, bu yazı, Marks-Hegel çizgisinin doğru karakteri üzerinde biçimlenecektir. Özgürlüğün kültürel bir done olduğu düşüncesi, ona süreç içerisinde kazanılacak, yaşama geçirilecek bir kavram olma özelliğini yükler. Bu insanın gelişmişlik durumunun bir sonucu olarak, özgürlük ortaya çıkacaktır anlamına gelir. Radikal özgürlükçülüğün, bu düşünceyi doğada bulma çabaları yalnızca spekülatiftir. Bunun yanında çok daha önemlisi, kavramın değerini yadsır. Bir diğer boyutuyla bu insan isteminin kutsallığına varır. Etik yönüyle insan isteminin hayata geçişine bir yükselme gözüyle bakılır. Oysaki dikkatli bakıldığında, insan isteminin yıkıcılığı, Hegel ve Proudhon tarafından ortaya konur, Kropotkin, devrim sürecinde insanın doğasından gelen iyi duyguların çok da fazla abartılmaması gerektiğini söyler.


İnsanın özgürlük yolundaki ilk ironik adımı

İnsanın ilk yerleşik hayata geçişi dünya coğrafyasının farklı bölümlerine göre farklı tarihler alsa da arkeoloji bilimince m.ö. 10 bin olarak kabul edilir. Bu tarihin konumuz açısından önemi sınıflı toplumun oluşumundaki doğrudan nedenselliği ile ilgilidir. Sınıflı topluma dair ilk yazılı belgeler Mezopotamya uygarlığının geleneği ile ortaya konulur. Bu coğrafyanın yanında, Mısır ve Hindistan’da da kölelerin özellikle tarlalarda ve mimaride yoğun olarak kullanıldığı bilimsel kayıtlarda yer almaktadır.

Bu süreci özgürlük düşüncesi açısından anahtar olarak görebiliriz. Neden?

İnsanın doğanın yasalarını anlamaya başlaması ve onunla doğrudan mücadelesinin ilk sonuçlarını alarak savaşmasıdır. İnsanın, artık doğada gördüğü elma ağacını üretmesi, kendilerinden kaçmayacak, hayvanlar yetiştirmesidir. Bu, özgürlük yolundaki ilk adımdır.

Özlem, köleci düzendeki yurttaşlar açısından bu dönemle ilgilidir. Birçok tarihçi, köleci düzendeki ilk kölelerin savaş esirlerinden oluştuğunu söyler. Bunlar için de önce barbarlar, ikincil olarak da komşu kentlerin yurttaşları düşünülebilir. Zaman içerisinde emek ve toprak verimliliğinin oluşturduğu kastlaşmış yapı içerisinde özgür insanların yani yurttaşların da bu sürece dahil olduklarını görürüz.

Her ne olursa olsun önemli olan köleler için özlem, tepelerindeki buyurgan rahip kralın yasalarına uyma zorunluluğuna eş bir yolla gidilen geçmişteki kendilerine yettikleri yaşam biçimidir. Özgürlük özlemi ve fikri, esaretin en yoğun olduğu dönemde doğmuştur.

Böylelikle tarihte gizil diyalektik bir kez daha doğrulanmış olur.

Özgür olanlar ve olmayanlar

Bu dönemde yönetenler açısından özgürlüğü kolaylıkla saptayabiliriz. Yüzyıllar sonra Rousseau da bu gerçeği dile getirir ve bir çok düşünür gibi, özgürlüğün yurttaşların her birinin yönetime katılabilmesiyle mümkün olduğunu söyler. Doğadan kopan ve onunla savaşımının bilincine varan insan için yeni bir savaşım alanı, toplum böylelikle doğar. Bu gelişimin özgürlük açısından büyük değer taşıdığı iddiası ancak gelişimin mantığıyla ilgili ve anlamlıdır. Bize göre Doğaya karşı mücadelesinde insan toplumunun yaşam biçimini belirleyecek yasaların oluşumuna katılımdır özgürlüğü belirleyen. M.Ö 3000 yıl önce de böyleydi, bugün de böyle. Bu nedenle, dinsel bir kimlikle toplumun tepesine oturan kralın, yaşamın toplumsal boyutunda rahatlıkla özgür olduğunu söyleyebiliriz.

Fakat toplumun bütünlüğü açısından özgürlük elbette ki bir hayaldir. Kralın ya da rahibin özgürlüğü mutlak olmasına mutlaktır ama, bu toplumsal bütünlük açısından bir şey ifade etmez. Toplumun, yöneten ve yönetilen olarak ikiye bölünmesi, özgür ve tutsaklar olarak bölünmesi anlamına gelir. Bundan böyle toplumdaki tutsaklar, özgürlüklerini arayacaklardır. Hem doğaya karşı mücadelelerindeki anlamlılığı hem de toplum içerisinde biçimlenecek bir sonucu…

Bir sonraki aşama: İnziva ve içsel özgürlük

İlerleyen zaman ezilmişlere bütünlüklü olarak, yeni özgürlük alanları açar. Bu dinsel bir yapının temelinde yükselen bir iddiadır ki, içsel özgürlük alanı olarak tanımlarız bunu.

Bu yeni gelişimin muhalif yönü Musa’nın diniyle başlar. Maddi dünyaya yayılım çabasının başarısızlığı sonrasında, Filistin topraklarına kaçmak zorunda kalan takipçileri, sonraki zamanlarda, bu alana da büyük önem vermeye başlarlar. Önceki sistemde ölülerin içsel devinimleri dahi, toplumsal kast yapısının etkisi altınadır. Köle yine, ölüm sonrasında efendisine ya da kralına hizmet etmesi bağlamında onunla birlikte gömülür. Oysa şimdi, her türlü görüngünün ve dünyevi sistemin ötesinde gizil bir anlam olduğu düşünülmektedir. Bunlar gerçek yasalardır, nihai dünyanın işaretleridirler. Buralarda ne yaşanırsa yaşansın, öbür dünyada mutlak özgürlük vardır ve inananlar kaçınılmaz olarak oraya yöneleceklerdir.

Kuşkusuz Yahudilik, diğer birçok dinin aksine, mistisizmini, dünyevi kaygılarla ve çabalarla dengeler. Süreç içerisinde oluşacak olan Yahudi Mistisizmi-Kabala’da dahi, bu dengeyi görmek mümkündür. Musa’nın kutsal kitaba çiziktirdiği sırlar da dünyadaki doğal yasaların kontrolünü verir. Bu sırlara ulaşabilmek için de inziva gereklidir. Böylelikle araştırmacı, özgürlüğe yazgılıdır ve bu onu kısmi bir razı oluşa, kendi içine dönüşe götürür.

İnziva düşüncesi özgürlüğü, bireyin içselliğinde görür. Onu, dışsal-dünyevi meselelere karşı pasifizasyona ve bilinçli bir dışlamaya götürür. Dış dünyanın gerçeğine duyulan nefret bireyleri, onu aşağılamaya ve içi yüceltmeye iter. İnsan denen varlığa duyulan a-priori güveni toplumdan kopuşta biçimlendirir. Böylelikle, özgürlük gerçekten farklı bir boyutta uygulanmaya başlanır. Bu Budizm’de bireyin içsel gizilliklerinin ortaya çıkartılması ya da Tao’culukta olduğu gibi, doğanın sesine ayak uydurmak biçimleriyle ifade edilebilir. Kuşkusuz bu eğilimler büyük değer taşırlar ve içeriği itibariyle, günümüzde Kuantum Mekaniğinin üzerinde durduğu mikro ve makro kozmos arasındaki ilişkiye dikkat çekerler. Huzura ve aşkınlığa ancak bu yolla varılır. Ancak evrenin ve yaşamın mantığı, Nirvana’ya ulaşmak ve Tevrat’taki gizemleri çözmek, şayet gerçekse, bu yine de bir bireyin ya da grubun özgürlüğü anlamına gelir. Nitekim, söylemek gerek ki Buddha’nın sınıfsız yaşam biçimine ek olarak, doğal yasalar üzerine çıkan tutumu onu gerçekten özgür kılar.

İnziva fikrinin toplumun sınıflı yapısından ve yıkıcılığından kaçış anlamı, iki yönlüdür. Onu reddedişindeki olumluluk, dışsal dünyada hüküm süren haksızlıklara karşı kayıtsızlık durumunun olumsuzluğuyla dengelenir. Nitekim Budizm’in ezilen sınıflara kurtuluş yolu göstermesiyle, alt sınıfların yararına bir felsefe olduğu mu yoksa, onları uyuşturarak bilinçli bir karşı koyuş yolunda engelleyerek, üst sınıflara mı hizmet ettiği hala tartışılır.

Buna ek olarak inziva fikrinin maddeci yorumunda, zihnin her türlü kaygıdan uzak, toplumun yasalarını reddederek yaşaması ve toplumsal dokudan uzaklaşması kaçınılmaz olarak bireyi, sayıltılara ve gerçek olmayan, hayatta doğrulanamayacak kurgulara götürür. Böylelikle, Musa’ya dağda meleklerin gözükmesi, ruhların bedenleri terketmesi, ya da geçmişte yaşamışların ruhlarıyla konuşmasındaki inandırıcılık noktaları tartışmalı hale gelir. Bunlar asla kanıtlanamazlar ya da reddedilemezler.

Hristiyan ve Müslüman’larda İçe Dönüş

Antik Yunan’da Platon ve Aristo’nun çalışmalarında örtük ve spekülatif olarak yer alır özgürlük düşüncesi. Platon’un idealar dünyası ve maddesel dünya arasındaki gidiş gelişlerde öğreniriz ki, maddesel dünya, idealar dünyasının gereklerini yerine getiremeyen ruhların yasalarla cezalandırıldığı yerlerdir. Öyleyse Platon, yasalara maruz kalmanın ceza olduğunu söylemektedir. Özgürlük ise, gökyüzünde, idealar dünyasındadır. Başarılı ruhlar orada özgürlüğü yaşarlar. Buna göre, bu dünyada nasıl yaşarsak yaşayalım öbür dünyada özgürlük bizi bulabilir. Bu fikir, daha sonraki süreçlerde skolastiği de doğrudan etkiler. Uzun yıllar boyunca insanlara çektikleri acıların önemli olmadığı onlara katlandıkları taktirde ödüllerinin hazır olduğu söylenir.


Aristo’da ise, ilk bakışta mekanik bir süreç göze çarpar. Maddenin olmadığı yerde, ruhun da olamayacağını söyleyen düşünür, özdek ve devinim ile ilgili görüşleriyle Tanrısal düzleme doğru uzanan bir zorunluluk ve hiyerarşik bütünlük sistemi çizer. Maddeye içrek, biçim ve töz bu sistemin en önemli açılımıdır. Özgürlük süreç sorunudur. Her maddenin devinimi özgürlüğü amaçlar. Onları devinime iten de kaynaklarına (tanrıya-yaratıcılarına) duydukları özlemdir. Yıllar sonra Hegel, görünüşün ve birçok iddianın aksine, Aristo’nun bu ilkesini, öznenin, evrensel Tin’in kendisini bulma sürecindeki olumlu etkisi olarak nitelendirir. Hegel, böylelikle tüm skolastiğin unuttuğu bir özneye güven ve rol parçasını çekip çıkartır.Tanrıya ulaşma durumu, kendisinden önceki inziva fikrinden etkilenir ve sonraki süreçleri de etkiler.

Skolastik’le birlikte, Tanrının yeryüzündeki sistemi iyiden iyiye oturur. Uzun yıllar boyunca kovuşturmalarından sonra artık, Hristiyanlar, maddesel düzlemde otoritelerini ortaya sererler. Ortaçağ’ın felsefesi skolastik, Aristo ve Platon felsefelerinin içrek geleneğine bağlı kalır. Buna ek olarak, yeryüzünün gizemleri karmaşık bir bütünlük sunar. Bu dönemde de ezilenlerin bu dünyanın yalancılığına inandırılması üzerinde gelişen bir kast ve sömürü sistemi iyiden iyiye oturur. Gökkürelerin hareketi, dünyayı evrenin merkezine koyan, 7 daireli Batlamyus sistemiyle biçimlenir. Tanrıya yaklaştıkça kutsallığı artan gezegenler sistemi önemli bir rol oynar. Tanrının mantıksal olarak ispatlanma çabaları, Thomas Aquinas ve Anselmus tarafından başarıyla gösterilir.


Özellikle Latince’nin arkasına saklanan Ruhban sınıfının bu yapı içerisinde, kendilerini toplumdan soyutladıkları görülür. Victor Hugo altını çizer ki bu gerçek anlamında bilimsel ve sosyal etkinliktir. Bu süreçte her türlü bilimsel-felsefi etkinliğin öznesi din adamlarıdırlar. Toplum ve sıradan insanlar bu yalıtılmışlıkların dışında büyük sorunlar yaşamaktadır. Bu süreç içerisinde özgürlük fikri ve arayışı, ne toplumda ne de elitist düzlemde baskın değildir. Toplumun temel bölünmüşlükleri, karakteristik bilinç sistemini oluşturur. Özgürlüğün en yetkin unsurları olarak tanımlayabileceğimiz gerçekler, din adamlarının, kutsal kişilerin elindedir: otorite, bilgi ve mülkiyet.

Müslümanlığın süreç içerisindeki tutumu da içe dönüşle ilgilidir. Müslümanlar arasındaki mistik akımlarda ise, belirgin bir sisteme karşı çıkış bulunmamaktadır. İçe dönüş, yine toplumdan yalıtılmışlık, iç düşünce, Tanrı’ya ulaşma fikirleriyle anlam kazanır. Doğanın gizemlerine eğilim, yine güç amacını taşır. Razi ve İbn-i Sina Simya ile uğraşır. İçe dönüş ve bilgelik bilinci ve çabası, Hallac ile birlikte, toplumsal boyutta yankı bulur. Tasavvuf felsefesinin evreni tanrının uzantısı olarak görme fikri, Batı’da Panteizmi destekler. Yunus Emre, Bruno gibi çileli bir yaşamın özneleridir.

Ancak ne olursa olsun, tüm bu süreç içerisinde, Aydınlanma’ya kadar özgürlük arayışı, önemsiz ve silik bir hal alır. Bu durum, felsefenin her oluşumunun üzerinde salınıp duran tanrısal etkinin kaynağıyli ilintilidir. Mevcut sistemin zenginliği toprağa bağlı kölelik durumu üzerinde yükselir. Yukarıdaki saptamaları hatırlarsak, inziva fikrinin bilinçli uygulaması bu noktada içselleştirilir ve istemsiz bir sistemsel ön-kabüle dönüşür. Toplumun her türlü üretici çabasının dışında kalan ve maddi yapıya kendilerini ilişkilendirecek bağlardan kopan zihinler, böylelikle, bu yaşam biçiminin felsefi kavramlarını biçimlerler. Özgürlük düşüncesi gerek antik Yunan’da ve gerekse sonraki süreçlerde bu şekilde oluşur. Tanrının insan hayatındaki mutlak yazgısının dışına çıkamayacağına dair baskın kanı, Thomas ile birlikte, belki biraz da kendi yaşamını belirleme durumu olabilir, noktalarında pasif bir biçimde evrilir. Bu dönemde ayrıca Tanrısal bilgiye ulaşma durumu özgürlük düşüncesinin kaçınılmaz öneğidir.

Aydınlanma’nın gerçeği

Aydınlanma, özü itibariyle dinsel başkaldırının Lutherci protestonun açtığı parantezin içinde bulunabilir. Aydınlanma’nın anahtar kavramı olarak Us, bireyin değeri ve gücü üzerindeki mütabakatla orta sınıfın özgürlük fikrini oluşturur. Bu özgürlük fikri özellikle Hegel’de doruk noktasına ulaşır. Luther’in reformasyon hareketi, Engels’e göre, olgunlaşmamış koşulları nedeniyle Almanya’da bir sonuç getirmez. Ama büyük bir değer taşır ki, kaderi ilahi düzlemin belirlenmişliğinden kurtulan insan, kendi yaşamını düzenleme yolunda yüzyıllar boyunca kendini tutsak eden zincirleri fırlatıp atar. Bu bir güven senfonisidir. İnsanın evrensel değeri üzerine vurgu yapılır. Onun gücü, Us’undan gelir ve bu her türlü yargının ve ön-kabülün, a-priori belirlenmişlikleri, kilisenin ve hatta tanrının yargılarının kendi hayatına göre değerlendirilebilme potansiyelinin tanınması anlamına gelir. Özgürlük doğrudan tartışılmaya başlanır artık.

Bu Us, yakın zamanda liberalizmin felsefesinin nihai biçimini oluşturacaktır. Erken aşamada inanılmaktadır ki, insan us’uyla, mevcut düzenin olumsuzluklarını çevirecek ve özgür bir toplum kuracaktır. Luther’in düşünceleri Calvin tarafından İngiltere’ye taşınır. Onun kaderci öğretisi burjuva sınıfı tarafından büyük bir heyecanla benimsenir. Bu piyasa sürecindeki serbestiyi ve bireylerin ekonomik başarılarının kendilerine bağlı olduğunu vurgular. Bu etkiyle protestanlık büyük işçi eylemlerine öncülük eder. Aristokrasinin tahtı sallanmaktadır. Bu süreçte, görgücülük Bacon ve Hobbes ile bu sınıfın imdadına yetişir. Özü itibariyle, piyasadaki iş sürecinden başka bir şeyden anlamayan burjuvazi, karşısında şimdi, elitist bir felsefeyle duran, aristokrasiyi bulur. Görgücülük, bireyin sanıldığı kadar güçlü olmadığını vurgular. Görüngülerin ötesindekini anlama yolunda insan çaresizdir. Dolayısıyla insanın anlayamadığı yasalar, daha sonra onu razı oluşa ikna etmeye çalışır. Doğa felsefesinde de bilinemezcilik i vurgular. Süreç içerisinde İngiltere’de burjuvazi ve aristokrasinin uzlaşması kaydedilir.

Ancak, Fransa’da işler İngiltere’deki gibi gitmez. Fransızlar görgücülüğü alır ve aristokrasinin bu felsefesini her türlü sistem kurumuna karşı kullanır. Din kurumları da, siyasal kurumlar da bu sarsıntıdan paylarına düşeni alır. Bilindiği gibi İngiliz görgücülüğü, felsefi, görüngülerin ötesine geçen spekülatif çıkarımı önemsiz kılmış, evrensel kavramlara bireyin çabasıyla ulaşılamayacağını vurgulamıştır. Bu doğrudan Us’un reddidir. Daha sonra Kierkegaard’a göreceğimiz bu elitizm, toplumcu görüşlerle kendi inkarına kavuşur. Görünen odur ki Fransız topraklarında, 17. yüzyılın metafizikçileri, 18. yüzyılda bilimin ve insanın us’unun doğanın gizemlerini çözme yolundaki başarılarından etkilenen us’çuların saldırılarıyla etkilerini kaybeder. Descartes, Gessendi’nin magnetizma üzerine çalışmalarıyla tahttan indirilir. Voltaire, Leibniz’in felsefesini alaylı bir dille eleştirir. Görünen odur ki, dünya öyle, “olası dünyaların en iyisi filan değildir.” J.J. Rausseau, toplumdaki acıları büyük bir ustalıkla dile getirir. Mülkiyet kavramını eleştirir, insanın doğal eşitsizliğinin, toplumca dengelendiği bir durumdan söz eder. Tüm eksikliklerine ve küçük burjuva yönlerine karşın, düşünür, özgürlüğü tüm ezilen sınıflar için istemekte, toplum içerisinde bu kavramın, eşitlikle sağlanabileceğini vurgulamaktadır.

1789 İhtilaliyle birlikte, Burjuvazi’nin felsefesi hayata geçer. Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik sloganları, şimdi, halkın büyük çoşkusuyla kendisine resmen yaşam alanı açmıştı. Burjuvazi’nin tüm halk için olma iddiası, endisine sınama alanı bulur böylelikle. Burjuvazinin söz konusunun sloganlarının, feoal sistemin kalıplarına sıkışan ekonomik çıkarlarının peşinden giden orta sınıfın kaygılarıyla biçimlendiğine dair, klasik açılımı burada tekrarlamayacağız. Özgürlük düşüncesinin kültürel bir süreç olarak ideal tanımında ilerlemeler gerçekleşmekte, eksiklikler görülmektedir. Artık aydınlanmayla birlikte ortaya çıkmıştır ki, özgürlüğün tüm toplum içinliği kastlaşma durumunu, hem ekonomik olarak yaşam standardı hem de yöneten-yönetilen ilişkileri açısından dışlamaktadır. fiimdi karşımızda özgürlük fikrinin ve arayışının, aydınlanmadan doğan üç yapısının, liberalizm, marksizm ve anarşizmin, özgürlük tanımlarını irdelemek gerekir. Bu açılımlar sırasında liberalizmin gelişen ve değişen koşullara göre, aldığı yeni tavırları da gözden geçirme fırsatı bulacağız.

Hegel’de özgürlük

Herbert Marcuse belirtir ki Hegel, Aydınlanma’nın ve Fransız Devrimi ideallerinin tipik bir savunucusudur. Bizim için Hegel Felsefesinin, Us’u Felsefi sistemden dışlayan görgücülüğe karşı büyük bir zaferin mimarı olma yolunda büyük bir anlamı daha vardır. Böylelikle iki felsefi akım arasındaki savaşım, özgürlük ve zorunluluk arasındaki savaşımdır.

Benzer bir kaygıyı kısaca da olsa belirtmek gerekir ki Kant da hisseder. Bireylerin bilgi kaynağının görüngüler olması üzerinde duran görgücülük bunu aşan evrensel saptamaların insan tarafından mümkün olmadığını belirtir. Çünkü nesneler yalnızca tekillikleri vurgular. Oysaki Kant, insanın bilgi kaynağının, her türlü deneyimden bağımsız a-priori kategorilerden oluştuğunu vurgulayarak, Us’u yeniden tahtına çıkarmaya çalışır. Ancak Kant, evrensel kategoriler üzerindeki saptamasını, Hegel’e göre görgücülerin eline koz vermesine neden olan bir saptamaya doğru evriltir. Bu da Kendinde şeyler durumudur ve bunları nesnelerin dışsal yapılar olarak bizim anlayamadığımız, bilemediğimiz parçalarıdır. Bu çelişkiler Kant’ı Descartesçi bir düalizme götürür ve özgürlük maddenin yasalarının nüfuz edemediği içsel alanda gerçekleşir. Bu içsellik, bireyin, Tanrıya ulaşmasının da önemli bir parçasıdır. Özgürlük ve zorunluluğun iç içeliği Kant’a, büyük bir özgürlük saptaması verir ki bu da bizim özgürlük tanımımızın ideal ve vazgeçilmez parçalarından birisidir: “Özgürlük ve zorunlu yasalar arasındaki çelişki, bireyin kendi yasalarını kendisinin yapmasıyla çözülür.”

Hegel ise, kendinde şey’in ulaşılamazlığını reddeder. Marks da tekrarlar ki, bir nesnenin özelliklerini bilmek, o nesneyi bilmek demektir. Hegel ile birlikte, Aydınlanma’nın US’u en tepe noktasına çıkar.

Burada Hegel felsefesinin geniş bütünlüğünü özet olarak da vermek yerine özgürlük açısından iki konuyu ele almak doğru olur. İlki, özgürlüğün bilgiyle ilintisi, ikincisi de Hegel felsefesinin zorunlu olarak özgürlüğe mahkum tarih düşüncesi…

Aydınlanmanın tüm umutları ve beklentileri görülmüştür ki yerle bir olmuştur. Hiçbiri ayakta kalamamış oradan oraya savrulmuştur. Tüm bu acıların, yoksullukların anlamı nedir? Hegel yanıt verir ki, tüm bunlar gerçekdışıdır, çünkü US’a uygun değildir. Bunlar olgusal değil, yalnızca geçici olandır. Gerçek olgusallığa ulaşma yolundaki varoluş biçimleridir. Bunlar kırılgandır ve sürekli bir erek doğrultusunda akışın parçalarıdır. Peki bunlar gerçek değilse gerçek olan nedir? Hegel yanıt verir ki, gerçek US’tur. US, gerçek yol göstericidir ki onun sayesinde, birey olarak insanın eylemi tüm bu saçma sapan oluşumları yıkacak, US’sal yapıyı oluşturacaktır. Kısacası gerçek, görüngülerin arkasında, onların gelişim potansiyeli ve eğiliminde yatar. İnsan bunları US’u sayesinde anlar ve kavrar.

US’un işlevselliği onun bilgilenmesi sürecini doğurur. Bu bilgi süreci de özgürlüğün anahtarıdır. Dış-iç bir diğer deyişle, özne nesne-bilen bilinen ayırımı, yalnızca geçici bir yanılgıdır ve insanın bilgi sürecindeki yok-sunluğundan doğar. Zamanla bilgi, evrensel bütünlüğe ulaşır, her şeyin, kendisiyle bütünlüğüne vardığı anda ki, bu din, sanat ve felsefede nihai anlamna ulaşır, özgürlük yaşanmış olur. Hegel’e göre özgürülük savunusu bilgisiz insanların elinden çekilip alınmalıdır. Özgürlüğün bilgiye ihtiyacı vardır. Bu da Mutlak Tin’in, kendine dönüşüdür.

Hegel’in felsefesi idealisttir çünkü, doğanın, toplumun ve bilincin devindirici gücünü, aşkın bir yapıdan alır. Ama o asla, saltık bir iç özgürlükçü değildir. Kaygıları dışsaldır ve unutulmaladır ki Prusya devletini onaylayan felsefesinin özünde, devrimci bir yapı bulunur.

Hegel’in özgürlük düşüncesinin en önemli parçası mülkiyet kavramı tarafından oluşturulur. Mülkiyet, bireyin dışsallaşması, özgürlüğünün yayılması anlamına gelir. Modern toplum da bunun üzerinde yükselir. Mülkiyet, nesnenin kendine aidiyeti ve mal etme gerçeğini ortaya koyar, kendi varlığını birey mülkiyetinde yaşatır. Özgürlüğün bir bilinç durumu olduğu ve süreç içerisinde anlam kazanacağına dair sistem göz önünde bulundurulduğunda, mülkiyet bir gelişim aşamasıdır.

Buna karşın Hegel mülkiyet konusunda o kadar da endişesiz değildir, insanın doğasından gelen edinim ve mülkiyet düşüncesi mutlaka kontrol edilmelidir. Modern toplumda, bireysel çıkarların yarışmacı hale getirdiği toplumsal doku içerisindeki hengame mutlak surette engellenmelidir. Bunu da yurttaş toplumundan sonraki aşamada devlet sağlayacaktır. Ancak yine de Hegel’e göre toplum içerisindeki varsıllık durumu şanstır ve o sefalet içerisindeki sınıfların durumlarıyla pek ilgilenmez. Çünkü bu bütünlük, zaman içerisinde mutlak özgürlüğe varacaktır ve bu süre içerisinde, Tin, her insanın us’sallığında kendini açındırır. Bu zorunlu olarak kendi ereğine varacak tarihsel bir sürecin parçası yapar insanı. ‹nsan özgürlüğü bu bakışla bir hayaldir ki, Tin kendisini mutlak surette hayata geçirecektir. İnsan ise özellikle büyük ve etkin insanlardan başlamak üzere, Tin’in, maddi yaşamın arkasında saklı gizillikleri açığa çıkartmak ve böylelikle, oluşumu biçimlendirebilme potansiyeli olsa da bu mutlak değildir. İnsan ne yaparsa yapsın, bu özgürlük kendisini biçimleyecektir.


Marks’in Eleştirisi ve Özgürlüğü

Hegel, tüm bu gelişim aşamasının sonunu Prusya devleti olarak görür ki, bu yapı, her türlü çelişkinin ötesinde, doğal bir özellik taşıyan kişi tarafından temsil edilir. Hegel’i bu noktaya iten düşünce sisteminin içinde, özgürlük düşüncesi, sürekli olarak zorunlulukla kesilir, insan sürecin devinimi içerisinde, önem kaybeder.


Tarihsel ilerleme düşüncesinden çok kısa süre içerisinde Kierkegaard ve Feuerbach’tan köklü eleştiriler alır. Feuerbach, Hegel’in bahsettiği olgun toplumun acı ilkesiyle çeliştiğini belirtir. Emek kavramını kullanan Hegel, bu kavramın açılımıyla Marks’ı da etkiler ve o da Feuerbach’a katılarak belirtir ki, zenginlikleri yaratan emeğin edimsel özneleri, bu toplum içerisinde, sefil bir yaşam sürmektedir. Özgürlük eğer mülkiyetse bu insanlar özgür değildir. Gelişim eğer sanat ve felsefede kendini gösteriyorsa işçi sınıfı, gelişmemiştir. Bu çelişkiler sonrasında, özgürlük, şayet varsa, bu sınıf tarafından sağlanacaktır.

Marks’ın özgürlük tanımı iki boyutta biçimlenir. Bunlardan ilki, insanın kendi çevresini, yaşam ortamını kendisi yaratması önermesiyle biçimlenir. Bu, yazının başından bu yana belirtilegelen, özgürlüğün kültürel bir süreç olarak görülmesi fikrinin sonucudur. Daha önce de belirtilmiştir ki insan, eğer kendisinin ulaşamadığı nesnel yasaların egemen olduğu bir sürecin içerisindeyse, özgürlük mümkün değildir. Öyleyse insanın üzerindeki, doğal ve toplumsal yasaların nesnelliği kırıldığı ve her bireyin biçimlediği yasalarla oluşan ortam bireye özgürlüğü verir.

İkinci olarak bireyin iş sürecinden özgürleşmesi üzerinde durulur. Bilinçli, örgütlenmiş emek sayesinde doğadan ayrılan insan, makineleşme sonrasında kendi gizilliklerinin ortaya çıkmasını engelleyecek çalışma sürecinden uzaklaşacak ve son noktada da toplumsallaşma yolundaki etkin edimiyle, özgürlük bilincine ulaşacaktır. O an, geçiş aşaması olarak Bilimsel Sosyalizm fikrinin dönüştüğü ve kapitalizmin her türlü öğesinin ortadan kalktığı, yeni bir tarihtir. ‹nsanın çocukluk çağı burada kapanır, insanlar üretim sürecindeki zenginlik ve bolluğun bilincinde, yarına güven duyarak, devletsiz, dışsal bir yasa koyucu olmadan yaşamaya başlayacaktır.

Proudhon ve Kropotkin’in Karşı Çıkışları

Kökeni Aydınlanma’da yatan Anarşizm, bir bütün olarak en yetkin özgürlük tanımını oluşturur. Anarşizme göre özgürlük, bireyin dışında ve ondan bağımsız olarak biçimlenen yasaların bulunmadığı ortamda vardır. Öyleyse, bu karşı çıkış, kapitalizme olduğu kadar, aşama ve geçiş süreçleri içeren Marksist Komünizme de karşıdır. Nitekim özellikle Marksist jargonla, gelişen dünyanın yeni eylemlilikleriyle doğrudan hesaplaşılır.

Proudhon, Mülkiyet Nedir?’de, başarısız bir dil kullanır. İspatları us’sal, kısmen de spekülatiftir. Mülkiyetin kökenleri ve gerekliliği üzerine yaptığı uzun inceleme, mantıksal olarak ispatlanır ki, mülkiyet imkansızdır. Nitekim, bu yapı onu, Ortaçağ’ın Tanrı ispatçılarına benzer kılar. Çünkü o, ispatlarının dünyayı değiştirmesini beklemektedir.

Bu açık doğrulamalar dünyanın değişimi için yeterlidir. Anarşizmin felsefeye karşı tutumu, burada ironik bir hal alır, çünkü o, devrimci, yıkıcı eylemlerin karşısındadır. Bununla birlikte Proudhon, kitabının son bölümünde çok büyük özgürlük çıkarımları yapar. Proudhon, Rausseau’dan hareketle, insanı hayvansal yaşamla karşılar. Onun anahtar kavramı olarak Hakkaniyet gözümüze çarpar. Hakkaniyet, ölçülemeyen değerlerin paylaşımına dair içsezidir. Bu, onu diğer hayvanlardan ayıran özelliğidir ki, toplumsal yaşamda, özgürlüğün temelini eşitlik yapar. Toplumsal yaşamda özgürlük, eşitlik, adalet ve hakkaniyet kavramlarıyla sağlanır. Her türlü devlet oluşumunun reddi, bu ortam içerisinde, bireylerin yönetim ve karar sürecine katılmalarıyla biçimlenir. Proudhon, her türlü dışsal yasa belirlenim sürecine karşıtlığıyla önemli bir noktaya dikkat çeker ve Marksist özgürlük önermesine köken olarak nasıl yaklaşıldığını gösterir.

Kropotkin ise, yöntem olarak, Proudhon’a benzer. Gerçek dünyanın analizi iddiasıyla yola çıkan akıl yürütmeleri, içsel belirlenimlerle yürür. Bu ona spekülatiflik özelliğini kazandırır. Ekmeğin Fethi’nde düşünür, buna karşın, toplumun değişebilme potansiyelinin varolduğunu, tek sorunun, toplumsal bir örgütlenme olduğu noktasına dikkat çeker. Matematiksel ispatları oldukça ilginç bir kurgunun önceden tasarlanmış sonuçlarına vurgu yapar. Devletin gereksizliği üzerinde duran Kropotkin, Proudhon’un aksine, devletin sınıfsal niteliğinin farkındadır. İnsanların devlet olmadan da barış, uyum ve refah içerisinde yaşayabileceklerine dair önemli bir önermede bulunur. Ancak bu önermeye ulaşma noktalarında önermesinin öncelleriyle çelişir. Özel ekonomik faaliyetlerin birbirleriyle sürdürdükleri anlaşmalarda, devletin dışlanmasının üzerinde durur ve bu önermenin doğruluğu açısından önemli görür.

Tarihte birçok özgürlükçünün fikirlerinin bütün, bugün bize, özgürlüğün büyük – ideal tanımını verir. 21. yüzyılda bu tanım ve önermeler bütünlüğü, reel sosyalizmin çöküşüyle birlikte büyük bir değer kazanmıştır. Küresel dünyanın felsefesi Post-modernizm, özgürlüğe giden yolda büyük bir engelin aşıldığını düşündüğü bir ortamda bu çok daha önemlidir. Bireyin dış dünya ile olan tüm bağıntılarının, yaygın ve etkin saldırı mekanizmalarıyla kaplandığı bir ortamda, bu yapının ve örgünün dışında kalabilmek büyük çaba ister. Bu ancak resmi tarih dışındaki geçmiş öngörülerinde, ki bu bizim için, Marksist ve Anarşist akış açılarıdır, özel olarak çalışmayı ve eylemliliklerle sistemin zayıf taraflarının gözler önüne sermeden önce, ayrık tutumların öznelerinin, devrimcilerin, kendilerini ayakta tutan kavramların açılımlarıyla yeniden, gelişen dünyanın ölçüsünde yüzleşmelerini gerektirir. Bu başlangıç olarak, söz konusu grupların, kendilerini toplumdan dışlamaları, kendi içlerine dönmeleri anlamına gelir. Tartışma süreci asla küçümsenmemelidir.

Sonuç

Elimizde anarşizmin, yetkin olarak tanımladığımız, özgürlük sistemi ve açılımı vardır. Tekrar edersek bu, bireyin dışında herhangi bir otorite ve erk kavramının olmadığı yerdir. Ancak birçok açıdan ve bu sistemin anarşistlerce bilinçli olarak dıştalanan zorlamacı bütünlüğü itibariyle, eksiklikler oldukça can sıkıcı noktadadır. Biraz önce de bahsedildiği gibi, sanal, ütopik, psikolojik, spekülatif öğelere güvenilemez artık.

Bu zamana kadar ele alınan tüm özgürlük tanımlarının uyumlu sentezi, özgürlük istediğini söyleyen 21. dünya insanı için kaçınılmaz dayatılardır. Bu söz konusu iddialarının, söylemleri için gereklidir. Kimse, canı istediği için bunlardan herhangi birisinin olumlu yönlerini görmezden gelemez. Bu, Marks ve onun geleneği için de böyledir.

Göktuğ Halis

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: