ÖZGÜRLÜKLER / Rauf Mutluay

ÖZGÜRLÜKLER

“Sanat, baskının verimidir. Onun, ne kadar serbestse o kadar yukarılara yükseleceğini sanmak,
uçurtmayı alıkoyan şeyin ip olduğuna inanmaktır.”
Andre Gide

Özgürlük üstüne söylenmiş özdeyişlerin en beğendiklerimden biri, sorumlu bir politikacının, F.D. Roosewelt’in gerçekçiliği: “İhtiyaçlar içinde kıvranan insanlar özgür değillerdir.” Öteki, her toplumun her kavramı kendine göre kullanabildiğini belirten bir şairin, Schiller’in gözlemi: “İnsanlar özgür, özgürlükler zincire vurulmuş olarak doğarlar”. Aslında özgürlüğü tanımlar gibi görünen bu iki sözde de, insan gelişiminin hiç de beklendiği gibi olmamasından yakınan eleştiriler var. Bizim bir şairimiz de, özgürlükle var olmanın hemen hemen çelişik iki şey olduğunu söyler gibidir:
Hür olmak eğer ister isen olma cihanın
Zevkinde, sefâsında, gamında, kederinde.

Ve Namık Kemal olanağı bulunan tek özgürlüğün, yalnızca düşünce özgürlüğünün yanında yer alır:
Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhâ-yı hürriyyet
Çalış idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyyetten.

Özgürlük üzerine bir deneme yazıyor değilim. Edebiyattaki özgürlüklere, bunların kullanımına geliyorum. Onun için de bu konudaki en sevdiğim sözü, Rosa Luxemburg’un özdeyişini en sona sakladım: “Asıl özgürlük, başkaları gibi -herkes gibi- düşünmeye mecbur olmama özgürlüğüdür.” Bunu da ‹bsen tamamlar, ‘Halk Düşmanı’nda: “Azınlık haklı olabilir, çoğunluk her zaman haksızdır.”

Yüzyıllarca hem divan, hem halk şairlerimiz kendi geleneklerinin yaşattığı nazım kurallarına uyarak eser vermişler; arada bir kişi bile yürürlükte olan nazım birimlerinin, nazım şekillerinin ölçü (vezin), uyak (kafiye) kalıplarının dışına çıkmayı ne düşünmüş, ne uygulamış. Burada özgürlük var mı hiç? Peki Anadoluda’ki en az yedi yüz yıllık bu şiir geçmişinin tümü yanlış yolda mı? Tanzimat sonrasında bu bıkılmış geleneklerden kurtulma adımları başlar. Gene özgürlükle değil, başka bir dünya şiirinin Fransız edebiyatının kendine özgü biçimlerini deneme yoluyla. Sonra yavaş yavaş beyit kırılır, anlam dizelerden dizelere geçer hale gelir, ölçü dizilerinde bazı değişiklikler yapılır, uyaklamada yazım birliği değil, ses ortaklığı aranarak biraz daha genişlik sağlanır. Düşünün ki müstezat’tan serbest müstezata geçişte, tek kalıptan başka kalıplara, her uzun dizeden sonra bir kısa koyma zorunluğu yerine uzun dizelerle kısalarını karıştırma rahatlığına gidilir ancak. Şiirde özgürlük, belli düzencelerin kabulünden sonra vardır.

Şiirimizin en üstün yeteneğiyle en sabırlı emeği Yahya Kemal Beyatlı’nın anılarını okuyordum; şurada durup düşünmek zorunda kaldım: “Ben şiirin, en adi görünen tarifiyle; lisan, vezin ve kafiyeyle söylenir bir sanat olduğuna kailim. Lisanı, vezni ve kafiyeyi, varlığının bir ifade âleti haline ancak şair getirebilir. Lâkin o da bu âleti, yavaş yavaş, vukuf hasıl ede ede, alışa alışa benimseyebilir. fiair doğmuş olanlar bile nazmetmek kabiliyetini yavaş yavaş edinirler. fiairin şair olarak doğduğuna dair eski bir itikat vardır ki doğrudur; hiçbir edebi terbiyeye muhtaç olmaksızın yetişebileceğini iddia edenlerin sözleri ise efsanedir.”

Biliyorsunuz otuz yıl önce Orhan Veli – Melih Cevdet – Oktay Rifat “Garip”çileri, ölçüyle uyağa başkaldırarak işe girişir görünmüşlerdi. Uzun uzun konuşuldu bu, tekrarlamanın gereği yok. Ama sonra onların da nice düzenceli biçimlerde güzellik aradıklarını gördük. Ne var ki, bir kez büyü bozulmuştu artık. İşte otuz yıldır -yeni yetişen hiçbir şiir sanatçısı- ölçüyle uyakların, nazım birimleriyle eski şekillerin savunusunu yapmayı göze alamıyor. Arada pişkin çalışmalarla belli biçimlerde şiir yazma dikkatlerini gösterenler yok değil; ama gelenek, dağınıklıktan yana. Bakın şimdi üykemizde Türkçe ezan okuma yasağı yok; yalnızca ezanı Arapça okuma yasağı kaldırıldı, o kadar. Kulak verin ezan seslerine; bir tane Türkçe ses duyarsanız, özgürlüğünü kullanan birileri var demektir, ama yok. İşte onun gibi -eski bir yazımda “ezan ve vezin özgürlüğü” dediğim- şiirde de durum bu. Bir kuşak gereksiz ölçü ve uyak zorunluluklarının şiire yarar kadar da zarar getirdiğini tanıtladı diye, herkes aynı noktadan işe başlamakta birlik.

Bu yüzden dergilerdeki yüzlerce şiiri okurken, şöyle düşünmeden edemiyorum. Bir dönemde şiirlerdeki asıl güzellikler, nazım zorunluklarını iyi uygulayan bazı zenâatkârların çokluğu yüzünden göze güç çarpıyordu. Şimdi de asıl şiirlerin güzelliği, dağınık söyleyişlerde sahte ustalıklar kazanmış olanların kalabalığında gene kolayca yitirilmektedir.

Burada Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın genç şairlere öğütlerini hatırlıyorum. Aruzun ve hecenin ayrı kalıplarıyla elli defter dolusu şiir yazmalarını, hep en güzeli arayarak bu defterleri kuralına göre tamamladıktan sonra onları yırtıp işe yeniden başlamaları gerektiğini söylüyordu.

Emeksiz olmakta, ölçüsüz ve uyaksız kalmakta, nazım birimi ve nazım şekli gibi bir düzenceye (disiplin) uymamakta, heceyi, aruzu da kullanmamakta birleşen yüzlerce şiir; burada sanatçı özgürlüğünden mi söz edebiliriz artık, yoksa R. Luxemburg’un deyişiyle “Herkes gibi olma ortaklığından, yani özgürsüzlükten mi?”
Yıllar önce bir konuşmasında Tanpınar Hoca da yakınmıştı bu durumdan: “…Bildiğim hiçbir edebiyatta bizimki kadar şekil ihmal edilmedi ve gençler bizde olduğu kadar günlük yeninin emrine girmedi…”

Başkalarının kazandığı yengilerin ganimetleri kolay paylaşılır. Cumhuriyet sonrasında yozlaşan vezin-kafiye şiirinin özsüzlüğünü, -o yola gereğince emek verip başarı kazandıktan sonra- Orhan Veli ve arkadaşları, o şiirin en sağlam görünen yanını kırarak tanıtlamışlardı. Gerçekten hür utkuydu o, vaktinde kazanıldı. Ama işte otuz yıldan fazla zaman var ki, şair doğmuş olanlar bile nazmetme kabiliyetini, gerekli edebi terbiye ile geliştirme yolunu tutmuyorlar… “Elli defter” doldurduktan sonra değil, yeni doğmuş dizelerinin çıplaklığıyle ortaya çıkıyorlar.

Audiberti, hapishane arkadaşları kendisinden şiir istedikleri zaman, hep lisede okuyup unuttuğunu sandığı Hugo, Lamartine, Musset… dizelerini hatırladığını; ama hapisten çıktığı zaman da gene ölçüsüz, uyaksız yazma tutumuna bağlı kalacağını sandığını yazmıştı bir anısında. Zaman içinde geriye dönmek kolay değil elbet. Ama hiç olmazsa yazılan şiirlerde, nazmın kurallarını yenmekten ileri gelen özgür olgunluklar bulunsa… Bunu çoğunlukla göremediğim için, birkaç kez okuduğum halde gücünden hiç yakınmadığım belleğimde saklayamadığım için, ben de eski dizeleri mırıldanıp duruyorum. Yaşlandım biliyorum; işte onun için “gençlik bilse, yaşlılık yapabilse…” diyorum. Ama şiirde çok fazla kolaylıklara başvurulduğunu, zorlukların yenilmesi yoluna gidilmediğini sanıyorum. Keşke eski kuşakların ömür boyu adandıkları şu ölçü, uyak, biçim sorunlarına yeniler de biraz eğilse, becerse de ondan sonra vazgeçmeye kalksalar… diyorum. O zaman herkesin şiir yazmakla gerçekten kendi özgürlüğünü, başkaları gibi düşünmeye mecbur olmama özgürlüğünü, kullandığına inanacağım.

6 Şubat 1973

Rauf Mutluay

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: