ACININ COĞRAFYASI / Turgut Uyar

22/04/2010

ACININ COĞRAFYASI


kente kapandık kaldık tutanaklarla belli
sirk izlenimlerinden seçmen kütüklerinden
yüzlerimiz temmuzdan ötürü sallanır ve uzar
ve her köşe bir tuzaktır
birer darağacıdır her meydan saati
öğle vaktini kesinlikle gösteren
oysa hep güçlü dağları görmenin zamanıdır

çığlığım uzun uzun kalır içimde
yani güller giyinmiş bir adam nerde ben nerde
rüzgâr bir dirimi dört yöne bölerken tepelerde
ve gece duruşmasından yeni çıkmışken
sabahın terazisi eksik tartar gölgemi

artık öyle açık ki kuşkuya yer yok
kim gelirse gelsin acıya hep yer vardır
tutanaklarda duvar diplerinde ve bazı yerlerde
örneğin çukurova ve mekong köylerinde
acıdır ağacın gölgesini yapan
bunu herkes bilir

kutsal acı besleyen acı sütünü emiyoruz
yatıyoruz seninle terli döşeklerde
saati seninle kuruyoruz bir çalar saati
sen donatıyorsun kalbimizi
kalbimiz çoğu zaman yeterli ve ürkek
kendi çoğunluğunu kendi üreterek

kente kapandık kaldık iki cadde iki alan bir saat
mutsuzluk acıya varana kadar
artık yeminimiz bir tatar gölgesi gibi
öyle bir gölge ki belki çok dardır
kısa vakitlerinde aceleci akşamın

artık öyle açık ki kuşkuya yer yok
acıya hep yer vardır aramızda
dört cepli yeleğim aynı kolaylıkla taşır her şeyi
bozuk paraları da umutsuzluğu da
aynı kolaylıkla tutmuş gibi olurum
güneşin yedi renk ayasını

biliyor musun güçlü dağları görmenin zamanıdır
şimdi bir bağırsan çok iyi biliyorum
ya da üst üste silah atsan
kent tepinir belki bütün kuşlar uçar
belki değil mutlaka
ama
bir tanesi mutlaka kalır.

Turgut Uyar


BİZ KİMİZ ? / Ahmet İnam-Cengiz Güleç

22/04/2010

SÖYLEŞİ : BİZ KİMİZ?

Ahmet İnam, ODTÜ Felsefe Bölümü Başkanı, Felsefe Kurumu üyesi, 18 kitap yazmış uluslararası düzeyde saygın bir akademisyen. Cengiz Güleç ise ergenlik psikiyatrisinin önde gelen uzmanlarından, Fransa’da, Hacettepe Üniversitesi’nde ders verdi, TBMM’ye girdi, Ecevit Hükümeti’nin kültür bakanı adayıydı. 60’ına merdiven dayayan iki akademisyen ayda bir buluşup, ciddiyeti tatile gönderiyor.

Demlendikten sonra teybin düğmesine basıp varoluş, ego, bunaltı, cinsellik, tasavvuf gibi zorlu kavramları iki haşarı liseli üslubuyla tartışıyor. Nükte, argo, hatta küfür serbest. Hayvan Dergisi’nde “Şen Profesörler” başlığıyla yayımlananlar işte bu metinler. Kavuklu’yla Pişekar’a benzetilen ikili “Kesinlikle Dümbüllü’nün kavuğuna aday değiliz” diyor. “Anadolu Hayvanları” ikilisiyle buluştuk. 4,5 saat, bir şişe viski, yarım şişe rakı tüketip “karizmayı çizdirmeyi neden göze aldılar”ın cevabını aradık.

BİZ KİMİZ?

Biraz Kavuklu-Pişekar biraz da Mevlânâ-Şems


Birbirinizi başkalarına nasıl anlatırsınız?

C.G – Sırlarını bildiğim için rahatlıkla anlatabilirim: Muzip bir çocuktur. 20 yılda hiç depresif ruh halinde rastlamadım onda. İddiacı değil. Ama hayatta iddia sahibi. Muzipliğiyle kendini, çevresini hoşnut tutuyor. Hayatının baharında. Buluştuğumuzda bu ruh halini bana da bulaştırır. İnsana ve hayata gömülüdür. Bunlar üzerine düşünce üretmekle birlikte hayat acemisi, mahcup, toydur. Hatta kabaktır. 10 yıl seminer verdiği 10 kişiden 5’inin ismini hatırlamaz. Onları toplu varlık gibi algılar. Safiyetiyle belalardan korunur. 55’inde ehliyet aldı, şimdi başı dertten derde giriyor. Bir de herkesten güzel kahkaha atar.

A.İ – Akademisyen bilgilendikçe sezgisini kaybeder. Cengiz ise güçlendiriyor. İnsanları dünyasına buyur etme yeteneği müthiştir. Büyük dalgaları aşıp, çırpıntıdan yılması kötü özelliği. Bu yüzden düşük verimlilikle çalışır. Kitap yazacağına briç oynar; sabaha kadar güzel türküler söyler. Sorguladıkça kendinden hoşnut olmama durumu büyür, asabileşir. Başını okşarsan dünyanın en iyi psikiyatristi olur. Ama hayat hep baş okşamaz. Hüzünlü adamdır, soyadının aksine nadir güler. Kahkahama bakıp insan olmanın acısını hiç yaşamadığımı düşünür, bilmez ki geberiyorum acıdan. Kemirmekten elimde tırnak kalmadı.

İçki masası, kültür ve sanatın dışında hayatta başka neler paylaşırsınız?

A.İ – Sadece bunları ve ortak ruh halini paylaşıyoruz.

C.G – Aradan yıllar geçtiği hiç görüşmediğimiz olmuştur. Ben arama özürlüyüm çünkü. Ama buluştuğumuzda aynı sıcaklıkla devam ederiz. Kişiliklerimiz çok farklı. Ben ayrıntıcıyım, insan ilişkilerinden giyimime kadar her şeye özen gösteririm. Sevemediklerime kapımı açmam. Derin mutsuzluklarım, coskularım vardır. Hedonistim. İçmeyi bilirim, o bilmez. Ne bulursa içer, sarhoş olur. Giyimine önem vermez, hep simsiyah giyinir. Çilecidir. Ruh hali dalgalanmaz. Buna karşın iki farklı ve tam kişiliğin birlikteliğidir dostluğumuz. CTV’deki programımızdan övgüyle bahsedenlere, nedir hoşunuza giden, diye soruyorduk. Felsefeden anlamadıkları halde, sohbetimizi çok sevdiklerini söylüyorlardı. Halvet hali böyle bir şey. Farklılıklarımızla birlikteyiz. İki tam insanın birlikteliği bu. Yarım insanlarla ne halvet olur ne de aşk.

A.İ – İşte bu nedenle nisan gelmiş, biz aşık olacak insan bulamıyoruz. Nietzshce ne demiş “Oltamı attım, balık çıkmadı, çünkü yoktu.” (Kahkahalar)

C.G – Balık tutulacak yeri bulmak bir sezgidir, Nietzsche’ninki de hıyarlık kardeşim.

A.İ – Avlamamak güzeldir. Boş dönen avcıyı çok severim. Ceylanı, tavşanı görmüş, vurmaya kıyamamıştır. Akademisyenin hıyarı her gördüğü ağaç dibine ateş eder. Biz avcı değiliz. Kavramları vuramayız. Teorileri eğip bükmeyiz. Taklit değildir sözümüz, yaşadığımızın teorisini yaparız.

Birbirinize nasıl katlanıyorsunuz? Mesela elektrik mühendisliğinden gelen felsefeci Ahmet İnam, 2001’de Çek Cumhuriyeti’ndeki felsefe konferansında psikoterapi üzerine bildiri sununca neden kan çıkmadı?

C.G – Bütün psikiyatri çevresi onu tanır. Son 10 yılda benden çok psikiyatri konferansına katılmıştır. Tanışıklığımız da buradan kaynaklanıyor. 15 yıl önce muhafazakar çevrelerin düzenlediği bir konferansta tanışmıştık. Maneviyattan bahsettiği için onu çok severler. Oysa ateisttir. Benim de sol kimliğime karşın, muhafazakar çevrelerle diyaloğum iyidir. Herkes Bektaşi ruhlu olduğumuzu bilir.

A.İ – Onunla karşılaşmam Tanrı’nın bir lütfudur.

DERDİMİZ NE?

Borçlu doğduk, hep çalışacağız, mezar taşında
Burada borçlu bir hıyar yatıyor yazacak

İmaj çağında, narsisizm salgını kol gezerken profesör karizmanızı çizdirmeyi neden göze aldınız; çok mu sıktı profesör cübbesi sizi?

A.İ – Memur akademisyen işini yapar. Oysa bilgi sorumluluk getirir. Bilimadamı bilgisini hayatla paylaşmak istiyorsa kalıpları kırmak zorundadır. Cengiz’le birlikteliğimiz, bilgiyi içselleştirme, paylaşma kaygısının sonucudur. Çoğu kişi hayattan alacaklı olduğunu düşünür. Bu nedenle mutsuzdur. Biz borçlu olduğunu düşünenlerdeniz. Dine inanmamakla birlikte, bizi var kılan güce borçluyum, insanlara, toprağımıza, kültürümüze borçluyum. Akademinin dışında, her fırsatı değerlendirip toplumun karşısına çıkmalı ve bilgimizi paylaşmalıyız. Hayatım boyunca bu doğrultuda çalışacağım, yine de ölürken borçlu gideceğim. Mezar taşımda “burada borçlu bir hıyar yatıyor” yazacak.

C.G – Profesyonel felfesecilerin dünyasında Ahmet bir boyalı kuştur. Bir yıldır Cumhuriyet Dergi’deki yazılarında onlarla hesaplaşıyor. Ben de profesyonel psikiyatristler dünyasında hastalık yerine hep insandan bahseden bir hekimim. İkimiz de alanımızda ayrıksıyız. Karizmaya, cübbeye, şan ve şöhrete ihtiyacımız yok. Mizaha karşın her tezimizin arkasında bilgi vardır. Bizi, düşüncelerimizi bilerek çağıran her davete açığız. Muhafazakar kesimin toplantılarına da katılıp, konuşuruz. Bilgimizi paraya ya da şöhrete tahvil etmek peşinde değiliz. Tam tersine ciddi sorunlar yaşadım. Aktif politikaya CTV’deki program yüzünden girdim.

Nasıl?

C.G – Programcı Bahar Daldal’ın önerisi üzerine haftada bir, gündemsiz ekrana çıkıp tartışıyorduk. Anadolu’da edep ve eren kültürü üzerine konuştuğumuz bir akşamın ertesinde DSP’den davet aldım. Rahşan Ecevit izlemiş, etkilenmiş. DSP’ye girip milletvekili olduktan sonra CTV kapandı. Ulusal Kanal’dan davet aldık. Samanyolu ya da Kanal 7’den davet gelse, oraya da giderdik. Hangi kuruluş çağırırsa gider konuşuruz. Hayvan Dergisi de böyle gündeme geldi.

A.İ – Çünkü insan ve hayata dair söyleyecek sözümüz var. Biz konuşurken keşfediyoruz. Horoz dövüşü yapmadan, farklılıklarımızı koruyarak tartışıyoruz.

Hayvan Dergisi’ndeki konuşmalar tamamen emprovize mi, metin üstünde oynuyor musunuz?

C.G – Bir arkadaş geliyor. Tema yalnızlık olsun, diyor. Teybi açıyor. Bir saat konuşuyoruz. Sonra kesip, biçip kullanıyorlar. Biz dergiyi basıldıktan sonra bayiden paramızı ödeyip alıyoruz.

Öğrenciler, akademisyen dostlar ya da çocuklarınızdan itidal çağrısı geliyor mu?

C.G – Son konuşma çok küfürlüydü. Bunları çıkaracaklarını düşünüyorduk. Yayımlanınca endişeye kapıldım. Neyse ki ben dikkatli davramıştım ama arkadaşım adına hicap duyuyordum. (Gülüyor) Tepkiler şaşırtacak kadar iyi oldu. Çocuklarım zaten bizi bilir, şaşırmadı.

A.İ – Okuldaki resmi kimliğim nedeniyle tepkilerini pek sezdirmiyorlar. Yine de yan gözle istihza dolu bakışlarından “Hoca, Hayvan’daki vaziyeti gördük” demek istediklerini anlıyorum. (Kahkahalar) Oğlum kocaman cüsseli bir adamdır. ODTÜ’de fizik doktoru. Ona “ağabey” diye hitap ederim. Kavukluyla pişekarı oynadığımız söyleşiler eminim çok hoşuna gidiyordur.

Aman Ferhan Şensoy duymasın. Kavuğu Cem Yılmaz’dan zor kurtarmıştı. Şimdi de iki profesör çıktığını duyarsa bir kaza çıkabilir.

A.İ – Endişeye mahal yok, kavuğa aday değiliz.

KENDİMİZE NEDEN
ANADOLU HAYVANI DİYORUZ?

Oryantalist Anadolu hıyarlarına düşmanız

En büyük kaygınız insan, ama adam gibi adamı tanımlarken “Pergel”, “Hayvan” gibi sözcükleri seçiyorsunuz. Neden?

C.G – Hayvan Dergisi’nden teklif gelince ismine tepki gösterdim. Ahmet ise hay’ın Arapça’da ruh ve can anlamına geldiğini söyledi. Evet, Anadolu’da can bulmuş varlıklarız ikimiz de. Hint, İran, Kafkas etkileri ve bu toprakların birikimiyle Anadolu’da çiçek açan tasavvuf kültürünü sahipleniyoruz. Pergelin sabit ucu gibi bir ayağımızı Anadolu’ya basıp diğeriyle dünyayı tarıyoruz. Bize “Şen Profesörler” deseler de Anadolu canları, Anadolu Hayvanlarıyız.

Ahmet İnam hıyar ve hıyarlığın önemini kavrayıp, tüm yazdıklarını yakmaya, “Hıyaran” kitabını yayımlayıp hayatını vaaz vermeye adamıştı. Anadolu Hayvanları’nın şimdilerde hıyaranla arası nasıl?

C.G – Üzerine bastığı zenginliğin farkında olmayan, Oryantalist ruhlu Anadolulu hıyarana kızıyoruz.

A.İ – Topraklarındaki hıyara bile sahip çıkacaksın. Elinden tutup, seni seviyorum, diyeceksin. Ondan çiçek yapmaya çalışacaksın. Bu bir çile işi, şımarıklığımız boşuna değil. Çileden geçip bu noktaya geldik. Anadolu Hayvanları olarak çok çile çektik. Karılarımız bizi sallayıp pencereden attı, başkaları üzerimizde tepindi. Mesela dört saattir konuşuyoruz. Gecenin 11’i oldu, eve geciktim. Karım şimdi beni dövecek. Ama şikayetçi değilim. Çok muhterem bir insandır. Kapıda beni oklavayla beklemesi sayesinde adam oldum. Yoksa uçarı bir insan olurdum.

Anadolu şovenizmi bir tehlike midir?

A.İ – Ne Oryantalist aydın gibi aşağılıyor ne de ölçüsüz yüceltiyoruz. Bu kültürü içselleştiren Anadolu Hayvanı, “Ben Eskişehir ya da İstanbul’daki hayatı anlatmazsam gezegendeki hayat eksik kalırdı” diyebilmeli. Birikimiyle evrensel kültüre katkıda bulunmalı. Biz çığlık atmazsak, Türkmen, Alevi, Kürt, Ermeni, Rum ve binbir farklı etnik grupla bu toprağın farklı bir yapısının bulunduğunu, üzerinde yaşamanın ayrıcalık olduğunu anlatmazsak hıyarlıklar devam edecek. Biz insana, Anadolu’ya ilişkin çığlık atıyoruz. Ama Afrikalı’nın, Avustralya yerlisinin, zenci, homoseksüel, farklı düşündüğü, şeytani olduğu için dayak yiyenin çığlığını da içimizde duyuyoruz. Teklifim şu: Anadolu’da en iyi gırnata çalanı bulalım. O çalsın ve bütün Anadolu insanı, içinde yüzyıllarca biriktirdiği trajediyi duyarak, özgün kimliğini koruyarak hep birlikte dans etsin. İşte o zaman gerçek Anadolu’yu göreceğiz.

C.G – Cevat Şakir ve Mavi Hareketi, Ion kültüründen sonraki 1500 yılı yok saydı. Biz, Bizans ve Osmanlı’yı da ekliyoruz. Bu topraklardan ayrılan Ermeni ve Rumların ağıtını tutuyoruz. Genetik, kültürel çeşitlilik açısından kıta özelliği gösteren Anadolu zenginliğini önemsiyoruz. İrene Melikov hayatını Hallacı Mansur’u anlamaya adıyorsa, bunun bir sebebi olmalı. Bununla birlikte Doğu Akdeniz’in dünya kültürünü çölleşmekten kurtaracağını savunuyorum.

İnsandan bahsederken cinselliğin ıskalanmasına çok sert tepki gösteriyorsunuz, nedir Anadolu Hayvanı’nın şikayeti?

A.İ – Felsefenin tarihsel yanlışı Platon’un vücudu reddetmesinden kaynaklanır. Bulutlarda oturuyor, kıçıyla buluta oturduğunu fark etmiyor. Descartes aynısı. İkisinin de düzenli seks hayatı yok. Adam gibi sevişemeyenden felsefeci olmaz. “Piştim elhamdülillah” diyormuş gibi “Seviştim Elhamdülillah” diyeceksin. Ben bunu Nietzsche’den öğrendim. Schopenhauer bedeni çok teorize etmiş, hadımlaştırmış. Hasta olan Nietsche ise ruhun bedenden kaynaklandığını, ama ondan yüce olduğunu söylüyor. Anlıyorsun ki seviyorsan dokunacaksın.

C.G – Ahlak ve libidoyu aynı oranda gözetmezsen bir b.k olamazsın. Beden ve cinselliği reddederek uygarlık kurulamaz.

GENÇLERE NE SÖYLÜYORUZ?

Çocuklar bulunduğunuz yerle yetinmeyin, ilerleyin!

Günümüzün marka dünyasında kafası karışan gençlerine, endeks ve parite izlemekten başı dönen yetişkinlerine ne tavsiye edersiniz?

C.G – Kafa karışıklığı çok iyi bir şey. Hayatı sorgulamayan, kafası hiç karışmayanlar var çünkü. Bin yılın birikimini kucaklayan iki Anadolu Hayvanı olarak şunu tavsiye ediyoruz: Sahip olmaya çalışma. “Ol”maya çalış. Olmak yola çıkmaktır. Bu yolculukta harita verilmez, tavsiyede bulunulmaz. Kendini, hayatın ırmağına bırak. Becerilerini, kendini keşfet. Sürüklenme, kendi rotanı çiz. Oysa günümüz insanı ırmağa girmeye korkuyor.

A.İ – Yürüyorsan yol arkada olmalı. Önünde değil. Sen yürüdükçe yol ortaya çıkmalı. Evet, çok riskli. Levha yok, çizgi yok. Yaşamak riski göze almaktır, cesarettir. Korkaklar, kaçaklar, ardına sığınacak bir şeyler arayanlar yaşadıklarını sanır. Herkes kahraman olamaz ama hayatı karşılayabilir. Annesini, babasını, öğretmenini, patronunu karşılayabilir. Mesela ben bastı bacak, kel kafalı, genetik falsoları olan, Sandıklı’dan çıkan bir adamım. Bunu kabul edip, simyacı gibi çalışarak varlığımı ileri noktaya taşıma gayretindeyim. Kendimi aşmaya çalışıyorum. Kendimizi tanıyıp buna teslim olmak yerine, aşmaya çalışmalıyız. Sokrat’tan bu yana insan şunu biliyor: Doğurdukça, yarattıkça yaşayacak. Cengiz’le gençlere şunu tavsiye ederiz: Çocuklar bulunduğunuz yerle yetinmeyin, ilerleyin! Benim de bir sözüm var, deyin.

ÇEKİRGE SORDU HOCALAR CEVAPLADI

Bahar felsefeciyi mi psikiyatristi mi daha fena çarpar?

Ahmet İnam – Nisan ayların en zalimidir, diyor T. S. Eliot. Nisan vesilesiyle psikiyatristle felsefecinin çarpışması, toslaşması gayet iyidir. (Kahkahalar) Gerçi biz ayda bir kez toslaşıyoruz, değil mi Cengiz?

Cengiz Güleç – Ben taş gibi duruyorum vallahi. Bahar sokaktaki insanı gerçekten fena çarpıyor. İnsan çarpmışları düzeltmeye çalışırken, rastladığım ruh hallerinin güzelliği beni de çarpıyor.

A.İ – Hoca seni nisan çarpmamış olsa bunu fark etmezdin. Bence senin gözüne nisan kaçmış.

Bahar aşksız çekilir mi, aşk yüzünden baharı ıskalayan dövünmeli midir?

A.İ – Şimdi konuşacağım ya, kendimle çelişen şeyler söylemekten korkuyorum. (Kahkahalar) Aşk için bile olsa baharı kaçıran dövünmezse, mutlaka dövülmeli. Aşk sadece baharda gelmez. Ayrıca farklı aşk türleri vardır: Doğa, bilim, sanat. Erotik aşk aklıma geliyorsa namerdim! Baharda biraz duvara tırmanıyoruz, o kadar. En iyisi yoğurt yiyip sakinleşmek. Aslında insan her dem kuduruktur. Haydi itiraf edeyim. Aslında bahardan ödüm kopuyor.

C.G – Biz beden ve zihin ayrımına şiddetle karşıyız. Yakalasak Descartes’i fena döveceğiz. Uyanış zihinde yaşanmaz sadece, bedenin bütününde yaşanır. Birey içindeki hayvanla yüzleşmekten korkmamalı. Baharda libido yükselince bu uyanışla nasıl başa çıkacağımızı şaşırıyoruz. Gözümüze bant geçiriyoruz. Oysa birey beden ve ruhundaki uyanışa kulak vermeli. Buna çevresini, içinde yaşadığı kültürü de katmalı.

Felsefeci mi daha ikna edici aşıktır, psikiyatrist mi?

A.İ – Hiç kuşkusuz psikiyatrist. Ben sadece Platon’dan bahsedebilirim.

40’ın azgınını teneşir mi paklamalı?

A.İ – Gençken hep 60 yaşına geleceğim günleri bekledim. Bedenimin namussuz kışkırtıcı özellikleri azaldı. Huzur içindeyim şimdi. Bedenimizin, aklımızın, ilişkilerimizin, duygularımızın kıymetini bilmeliyiz. Sevişme sadece orgazm değildir. Karşıdakinin ruhuna düşünce, bilgi, kültür, duygu birikimiyle dokunmak müthiş bir zenginliktir. Bunu porno kitapları yazmaz.

C.G – 40’ın azgını söylemini icat edenler isteyip de azamayan kazmalardır. Kendini hayata bırakanları olumsuzlamak, statükoyu korumak için bu şablonların arkasına sığınırlar. Kazmanın azması başına iş açar. Adam gibi adam, 40’ında yıllanmış şarap kıvamına gelir. Hayata katılma cesareti varsa bunu alkışlarız.

TÜBİTAK başkanını kendisinin atayabilmesi için yasa değişikliği hazırlatan Başbakanımız bu koltuğa bir karikatürcü oturtabilir mi, uygun mudur sizce?

A.İ – Ben başbakan olsam kesinlikle karikatürcü atardım, çünkü gerçekliği iyi bilirler. Einstein, Newton, Heisenberg, Max Planck aslında birer karikatüristtir. Bilimin kurduğu modeller gerçek hayatı tam olarak yansıtamaz, birer karikatürdür. Laf aramızda Tayyip Bey’in yaptığı büyük bir saygısızlık, çünkü TÜBİTAK başkanı iyi bir akademisyendi. Yeni başkanı bilim adamları seçmeli.

C.G – Gerçek bilimadamı muziptir. Bilimin mutlak gerçeği temsil etmediğini, dogmalaştırılamayacağını bilir. En iyi örneklerinden biri Erdal İnönü’dür. Ancak onun gibi bir bilimadamı başbakan TÜBİTAK’a başkan atayabilir. Başkanın mutlaka ODTÜ’lü fizikçi olması gerekmez. Çünkü ODTÜ’lü kötü örnekleri gördük. İşletmeci olabilir. Tercihim bir filozofun atanması.

Felsefe, psikoloji bilmek, Xanax’a sığınmadan hayata tahammül etmeyi kolaylaştırır mı, ruhta bir kilo pirzola etkisi yapar mı?

C.G – Psikiyatri tehlikeli şekilde insandan uzaklaşıyor. İnsan ruhuna dokunmadan, tahlillerle, ilaçlarla sorunlara çözüm bulmaya çalışan biyolojik psikiyatri akımı artık ilaç firmalarına çalışır hale geldi. İnsandan korkuluyor. Nedenlerinden biri, geçmişte iç içe olduğu felsefeden kopması. Bu psikiyatrinin intiharıdır. Oysa psikiyatrist felsefeye yakın, bilge kişilikli bir hekim olmalı. Hastalıkları iyi bilmek yetmez. Bilgelikten yoksunsa insan konusunda bilgisiz, hayat konusunda yayan kalabilir. İşte Ahmet’le 20 yıllık beraberliğimizin temelinde de bu çaba var; ilk kez ifşa ediyorum bunu. Psikiyatri serotoninle, felsefe de bilim teorisiyle sınırlı kalacaksa en iyisi pirzola yemektir. Bir tutam kahkaha insana çok daha yararlı çünkü.

Cezaevi koşullarını gündeme getirmeye çalışan gençler neden paspas edilir: A) Psikolojiyi zedeledikleri için, B) Milli felsefemize aykırı düştükleri için?

A.İ – Bir yandan gelenekleri korumaya çalışırken bir yandan AB’ye girme çabası büyük bir sosyal kaos yaratıyor. Bence bu bir nimet. Bu çelişki ve kaos Dostoyevski, Rousseau ayarında müthiş felsefeciler, romancılar çıkmasını sağlayabilir.

C.G – Ahmet, itibar düşürmek için felsefe dünyasına sokulmuş bir Truva Atı’dır. Anadolu binlerce yıllık, kıtaların kültürel zenginliğe sahip bir toprak parçası. Kaotik değil, dinamik, yaratıcı. Tükenen Avrupa uygarlığı ve dünya için bir nimet. Bence dünyanın kurtuluşu Akdeniz uygarlığında.

Okumak cehaleti alırsa, baki kalan eşeklikle nasıl başa çıkılır?

C.G – Hayvanın böylesiyle karşılaşmamıştık hiç.

A.İ – Hay sözcüğü ruh, can anlamına gelir. Bu nedenle Cengiz’le biz kendimize Anadolu Hayvanları adını taktık. Anadolu’nun ve hay’ın önemini biliyoruz çünkü. Memleketimiz memur akademisyenlerle dolu. İnsan öncelikle kendini tanımalı, sınırlarını bilmeli. Kendine sormalı: Ben Mozart mıyım, Salieri miyim? Salieri kendini tanımıyor, Mozart’ı kıskanıyordu. Mesela ben sınırlarını bilen bir felsefeciyim. Salieri olduğumu biliyorum. Yeteneklinin alnından öperim. Tanrı’ya kızacağıma beni böyle yarattığı için teşekkür ederim. Ama ona kıçımı göstermekten çekinmem. İşte sadece bu eylem Salieri’yi zekasıyla Mozart’ın doğal dehasına yaklaştırabilirdi. Aynı şeyi tarihe, kültüre yapabilmek gerekir. Saygısızlık çağrısı değil bu: Türkiye Cumhuriyeti’ne, doğaya, sevgililere, dostlara arkadaşlarımıza bize verdiklerinden dolayı teşekkür edelim. Ama popomuzu göstermekten kaçınmayalım. Bu, farklı olmanın, kendimizi aşma kararlılığının manifestosudur. Çaresizliğinin, sınırlarının farkına varan insan bunu aşmanın yolunu bulur.

C.G – Babil Kulesi’ni hatırlayalım. Afetlerden korunmak için birleşip bir kule inşa eden, bunu gökyüzüne yükselerek Tanrı’ye meydan okur şekle getiren insanoğluna Tanrı ceza olarak farklı dilleri gönderdi. Birbirleriyle anlaşamaz oldular. İnsanın Tanrısal güç ve mutlak hakimiyet peşinde koşması haddini bilmezliktir. Doğayla uyum içinde olmalı. Salieri Kompleksi haddini bilmezlikten kaynaklanır. Bilge bir kişi olsa, dehaya saygı duyar, Mozart’a kötülük yapmaktansa, zekasının sınırlarını zorlamayı seçerdi. Bilge olsa hayatta ölüm diye bir sınır olduğunu bilirdi.

Ciddiyet neyin ilacıdır, mizah delikanlılığı bozar mı?

A.İ – Ciddiyet gerçekliğin derinliğine götürür bizi. Mizaha dönüşmesi gerekir. Bilimadamı ancak bu aşamadan sonra gerçekliği görebilir. Sahte ciddiyet sığlığın, ucuz düşüncenin paravanıdır.

C.G – Sahte ciddiyetin ardına saklanan sığlığa isyanımız. Gülün Adı’nı hatırlayın. Kilise, Aristo’nun komik metnini saklamaya çalışıyordu. Çünkü mizah ve kuşku, dogmanın düşmanı. İşte bu nedenle kof ciddiyetle taşak geçiyoruz. Mizah hayatın kendisidir. Kendimizle de dalga geçebilmeliyiz.

Ölüm korkusuyla pusulası şaşan faniye sizin Kutup Yıldızı ne tavsiye eder?

A.İ – Bütün hikaye, noktaları kaldırmayı bilmek: Ölüm yerine “olum” diyebilmek. Ölmeyi bilmeyenin olma sorunu vardır. Hay olun, hıyar gibi durmayın, dönüşün, oluşun. Ölgün olmayın, olgun olun. 18 yaşında ölgün gençlerle karşılaşıyorum derslerimde. Yunus Emre gençken ölenleri şöyle tarif ediyor: “Gök ekini biçer gibi.” Genç ölüm çağımızın hastalığı…

C.G – Hayatla bağımızı sahip olmak üzerinden yürütüyorsak, ölüm bunlardan yoksunlaşmak gibi algılanır. Dünyeviliğe tutunan hayattan vazgeçemez. Hayatla bağımız olmak üzerineyse, ölümden korkmayız. Bir başka yol, öteki dünyaya inanmak. Oysa öteki dünyaya ne kadar bağlanırsan bu dünyayı o kadar es geçersin.

A.İ – İmza: Sahip!!! (Kahkahalar)


ZAKKUM / Jan Ender CAN

22/04/2010

Zakkum

-Bu bitkiyi yiyen,
ölmüş hayvanların etleri de zehirlidir-

sağ elinde seni İstanbul’a götüren tren bileti
sol elinde sabaha kadar kestiğin dört kirpik
üçüncü elinde
senden sonra içeceğim
kilometreceler tütün
tonlarca alkol
yüz binlerce yalnızlık

yani sen demesen de ben anladım
gözlerinden okuduğum acıyla
şimdiye kadar ok…umadığım kitapları da anladım
Romeo, Shakespeare’i öldürmeli
Romeo, Shakespeare’i öldürsün!

kan tükürüyorum girdim her meclise
oksijen bile bana dokunuyor artık
ciğerlerim bölünüp her gece
yetmiş bir afrika çıkıyor içimden
aklımda sen aklını yitirinceye kadar
aç kalıyor afrikalı siyah çocuklar
Romeo, Shakespeare’i öldürmeli
Romeo, Shakespeare’i öldürsün

adını duyan gün
nüfus kağıdını gören devlet memuru
ve anlamlı şarkılar
hala insan mı diyor sana?
bu yalan!bu yanlış!
bir milim bile acımıyorum artık gözyaşına
Romeo, Shakespeare’i öldürmeli
Romeo, Shakespeare’i öldürsün!

kalbini seccadelerin üstüne koyup
dua ediyor musun?
yoksa Baba’nı aldattığın odalarda
Allah’ın telefon numarasını mı buldun?
daha yoksa
dünyaya yeni bir din inmesini gerektirecek kadar
büyük mü acın?
bu yalan!bu yanlış!
bir cehennem kadar dehşetli olsun
benden sonra yaşayacağın yalnızlık
Romeo, Shakespeare’i öldürmeli
Romeo, Shakespeare’i öldürsün!

traş olmam,sokağa çıkmam,alışırım
insan olmaktan vazgeçer,buna alışırım
her yıl
aralık ayında
birkaç kez intihar eder,alışırım
bu gemiyi,onu yüzdüren denizle birlikte
kıyamete batırır,alışırım
Romeo, Shakespeare’i öldürmeli
Romeo, Shakespeare’i öldürsün!

içimde ölü bir zakkum var
o zakkumun içinde
uzun uzun ölü yatan
biri erkek,diğeri kız, iki çocuk
haramdır sana verilen sevda
kanını inkar eden kalpler gibi
bu harama alışırım
Romeo, Shakespeare’i öldürmeli
Romeo, Shakespeare’i öldürsün!

19-N-10
Cehennem

Jan Ender CAN


ESKİ AVLUDA / Birhan Keskin

22/04/2010

Eski avluda

Bir çiçek açtığında
Bir eski avluda
Diyor ki;
Çalıda sarı bir çiğdemim ben
Ve senin çok eski cümlen.

Sen otursan, gitmemiş ki! olsan
Ben sana bir eski Endülüs avlusu
İstersen serin bir Portofino getirsem
Ya da Yedigöllerin yedisini birden.

Bir çiçek açtığında
Bir eski avluda
Diyor ki;

Her şey çok eksik ve neredeyse yok gibiyken
Buldum buluşturdum kendime geldim
Tek eksik sensin! İncecik, çilli bir dille
sen de gelsen.

Ben sana kırmızı kiremitli bir çatı
Begonviller ve bir mavi kapı
Ve illa amansız bir avlu getirsem.

Dünya soğur, akşam serinlerken,
Benim sensiz sevinecek bir şeyim yok.
Kılı kırk yardım, altını üstüne getirdim,
Ve işte en geniş cümlem:

İçimi açtım sana.
İçini açmak için.

Birhan Keskin


AKDENİZİN UFKA DOĞRU MORA ÇALAN MAVİSİ / İsmet Özel

22/04/2010

Akdenizin Ufka Doğru Mora Çalan Mavisi


Kim yeni terleyen bıyığına, sakalına sevdalanmışsa
Ölünceye kadar bu daireden dışarıya ayak atamaz
HAFIZ

Yaz günleri beni hatırlamıyor.
Salgılı bir hayvanla bitişiyorum yaz yaklaşınca
yayılıyorum ortasına sevgili tüylerimin
geniş uykulardayım, muazzam uykularda
yılların zulmünden haberim yok
ne de sürgün taşralı kızlar korosundan
geçiyor hazza yatkın dudaklarıyla gece
canımın ilmekleri arasından.

Beni artık kimseler arayıp da bulmasın
beyaz harmanilerin göklere açık sofrasında
yıktığım saltanatın dizinde inlediğim
aşkın en tabanında yattığım anlaşılmasın
çünkü ben çok gizli bir yanlışın
dehşetengiz yeteneğini ölçmek için
yepyeni bir hata için iniyorum Akdeniz’e
Meryemoğlu sanıp ben zavallı ademi
çarmıha çaktılar orda çok zaman önce.
Çok zaman önceydi ki otobüsler
mermer sütunlu şehirlerden sahil çardaklarına
nice yılgın havarilerle gidip geldi.
Hepimiz, yani taflan çiğnemekle güzelleşen çocuklar
havariler karşısında harami
gövdesinde hayvan kabarınca mecalsiz
kutlu bir tan çıkarmayı denedik
kayser makinasından
anneler
sevecen gözyaşlarıyla korurdular bizi.

Bizi sen ey beyhude ve baygın duyguların yırtıcısı
sen ey loş çalgıları uykulardan çıkarıp
Bahçelerin hayatına yerleştiren esrar
bizi bırakmıştın
acı güller salınırdı kanımın raddelerinde
ve ben güneş altında kendini bize öptüren neyse
gece onun kimlerle buluştuğunu araştırdım
o zaman yalın yürek kaldım şiddetin çölünde
aldanışların çölünde korkudan
denize dilimi soktum ayaklarımdan önce.
Bu kadar, bu kadardı Akdeniz
aslı yokmuş dinlediklerimin
eski moda güneş sanrılarından
bir şair cesedinden hiç farkı yok denizin.

Yok ve yaz günleri beni hatırlamıyor
boğulmuş hüznü gösteriyor bana memelerinden
geçiyorum bir yakıcı maviden derinleştirilmiş mora
geçiyorum ayaklarım altında kumları hıçkırtarak
Kara yaz! Karanlık yaz! Kararan vücutlardan
rıhtıma varmayan ceset elbette hatırlanmaz.

(1974)

İsmet Özel


MYNDOS GEÇİŞİ’nden / Emirhan Oğuz

22/04/2010

Altın Portakal Şiir Ödülü 2010

Emirhan Oğuz


25. Gideceğimiz yeri biliyoruz

Gideceğimiz yeri biliyoruz

izler var

bizden önce bırakılmış.

Sulardan yine nisan.

suların güneşine değil

diplerin güneşine bakıyoruz.

Kolcuların vesayetini şi’rin âhı ile okuduğumuzdur.

Birzaman geçtiğimiz yol

buğday tanesine rüzgârın yazdığı dua
çakır kayanın tanıklığı

susamışlığının önceki günü
başağın.

Bunları yolun koruk bağında bırakmayalım, diyorsun

tütün yaprağına sarmışız, bu değerledir
açıp bakalım:

okunamayan kurşun kalemi
yemenisine tarih
düşülmemiş güzergâhın.

Geçit bize el eder
al şimşeğin
mor şimşeğin ebrusunda:
tek bir kelime kalmış olsun
tek bir kelimeden aklın nârına çıkalım.

Kolcular görmez bunları, diyorsun:

onlar görklü ambarı isterler
ceylan derisine kazınmış mülkü

sırlı hartayı.

Gideceğimiz yeri biliyoruz:

bir kıyıya varmak iztiyoruz

kıyının heybesine

sırtımızdaki sancıyı mı indireceğiz
yoksa çakılların kumundan
bir şarkı mı söz verilmiş bize.

Bunları bilmezdik önceleri:

zeytinin göksel teni ve
laika’nın tuzu
aklımızı çelebilir:

adını arıyoruz kara gökten ışık
devşiren balıkçı ağının.
……….

Biz

gideceğimiz yeri biliyoruz.


ŞİİRİN EZGİLEŞME SÜRECİ / Derya Biçer

22/04/2010

ŞİİRİN EZGİLEŞMESİ SÜRECİ


Şiirin kendi müziği vardır. Bu müzik aynı şiiri her okuduğuzda farklı notalara ulaşır,içinizdeki tını asılı kalır yüreğinize. Şiirin içindeki müziği sadece okuyan duyar. Bu müziği herkesin duymasını sağlamak işte burada başlar şiiri besteleme yolculuğu. Şiirin içindeki binlerce tınıyı notalara dökmek. Şiirin kahramanı öyle çoktur ki. Roman ya da öyküye benzemez kendinizi oradaki kahramanlarla özdeştirebilirsiniz ancak. Oysa her okuyan O şiirin kahramanıdır. Aynı şiir birinin ayrılığının birinin kavuşmasının özeti olabilir.

Bir şiir ezgiye dönüştüğünde ne olur? Şiirliğinden vazgeçer mi yoksa iç müziği ile gerçek notalar birleştiğinde çok sesli haliyle yüreğimizdeki yeri ne olmuştur?

Şiir bilinçaltı ile sezginin birleştiği noktadır.Şairin bilinçaltı ile okuyucunun sezgisi buluşur. Bu olduğu an O şiirin kahramanı/oyuncusu siz olursunuz. Çünkü şiir anılardan beslenir. Şair bilinçaltının mühendisidir.Esin perileri çalışır okuyucuya ulaşan bu yolları yapmak için okuyucuyla buluştuğunda bilinçtir artık. İçten yaşananın dışta biçim almış halidir şiir.

Günümüzde çok tartışılsa da ezgiye dönüşen şiirlere baktığımızda kendi iç müziklerinin de bizi ne kadar etkilediği tartışma götürmeyen bir gerçektir. Belki bu nedenle şair şiirinin bestelenmesine izin vermekte bir sakınca görmektedir.

Şair ile besteciyi buluşturan da bu değil midir? Sözcüklerin arasındaki tınının gerçek notalara dönüşmesinin, doğanı verdiği yetilerin buluşmasının keyfi. Esin perilerinin okuyucu ve dinleyiciyi birleştirdiği yolun sonunda gerçek bir şölen alanı.

Şiirin bir ayna olduğunu söylemek ilk bakışta bir ayna kadar yanılsatıcı gelse de doğrudur. Ruhumuzun içyüzüdür şiir.

Aynı tarzda müzikleri dinlemeyen kişileri bile ezgyiye dönüşmüş bir şiirin aynı etkisinde görebilmekteyiz. Burada güçbirliği etmiş bir kuşatmanın varlığını kim rededebilir?

Şiirde hiçbir şeyi hatır için yazamazsınız. Sözcüklerin hatrına yenik düştüğünüz an bu yağmurun hatrı için yağmak olur ki karşılığı gözyaşı /bereket/ ya da gerçek yağmur bile değildir. Bu nedenle yağmurun sesini duymanıza notalar bile yardım edemez. Duygular yaşanmışlıklar sonucu kazanılmış edinimler olduğuna gore sineztesinin doruğa çıkmasıdır şiir ve müzik. Bu nedenle ezgiye dönüşen şiir tutkuların biçimlenmiş halidir. Yaşananın bizimle ilişkisinde ortaya koyduğumuzdur bizi yücelten.

Kapı kapamaya benzer aslında şiir . Bazen bir kapıyı öyle bir kapatırsınız ki sizden başkası açamaz. Şiir ile ezginin birleşmesi hiç açılmamak üzere kapanmış bir kapıyı açmayı başarabilir.

İmgeler kıvılcım saçar ve her yürekte başka bir ateşi tutuşturur. “Eğer” sözcüğü kadar değerlidir yaşamda şiir. Gözümüzden bile bile kaçırdığımız, inanmaya zorlandığımız yaşanmışlıklar karşısında bizi sorgulamaya götürür. “Eğer” ben olsaydım ne yapardım sorusunun yanıtını aramaya başlarız.. İmgelerin herbiri bir “eğer”dir aslında. Varsaymayı becerebilmek duygularımızın kaynağına ulaşmaktır ki şiir bunu yapabilendir. Gözlerimizi kapadığımızda iç perdemizde gördüklerimiz belki kimseyle paylaşmadıklarımızdır şiir. Sözcüklerin azlığı/yüreğin çokluğudur.

Bu nedenle şiir usta ellerde ezgileşmeli ki bize “hadi gülümse” ,”hey özgürlük” diyebilsin…

Derya Biçer