OLVİDO / Edip Cansever

27/11/2010

 

Bir şiir, o şiirdeki sözcükler, sözcük bağıntıları, deyiş ve yapı özellikleri unutularaktan de sevilemez mi? Sevme yollarından, hatta zorunluluklarından biri de bu değil midir? Sevdiğimiz kaç şiirden kaç dize kalmıştır belleğimizde bugüne dek? Özellikle uzun şiirleri unutmak, unutulandan arta kalanla yetinmek daha bir olasıdır bana kalırsa. Nitekim yüzlerce dizelik bir şiiri her ele alışta baştan sona okumak hem gereksiz, hem de olanak dışıdır. Kaldı ki, o şiiri baştan sona tanıyoruzdur da, böylesine bir duygu bütünlüğü kalmıştır usumuzda. İyi bir okuyucuysak, şiirin bütünsel değeriyle bir iletişim kurabilmişsek, bu durumda sevdiğimiz bölümleri yeniden okumakla yetiniriz çoğu kez. Böylelikle şiirin bütününü yinelemiş oluruz az çok. Yoksa bir Homeros, bir Shakespeare, T.S. Eliot’ın “manzum” oyunları ve uzun şiirleri, Mezmurlar, bunca destanlar ve niceleri nasıl okunabilirdi?

“Olvido” şiiri, Dıranas’ın kısa şiirlerinden biridir. Kısa görünmesine karşın uzundur da. Burada bir çelişkiye düştüğümü sanmıyorum. Nedeni şu: “Olvido”nun uzunluğu, benzersiz duyarlıklar üreten, doğurgan bir şiir olmasında aranmalıdır. Ustalıklarını, inceliklerini görmezlikten gelmesek de, kendi söz anıtını aşan bir şiirdir, bence.

İlk bakışta geçmişle “şimdi”nin bir alaşımıdır “Olvido”. Ne var ki, bu somut alaşım, kaotik zamanın saldırısına uğrar yer yer. İster istemez soyutlaşır, bir edilgenliğe dönüşür hemen. Gene de zamansal içeriği bakımından bir kitle diyebilirsek, duygusallık bakımından bir eriyiktir. Ya da tam tersine. İnsana bakıştaki sertlikle yumaşaklık zorunlu olarak kaynaşmış, doğal bir akış kazandırmıştır şiire. Ne deniz dibi kayaları gibi yalnızca kaya görünümündedir, ne de deniz dibi kayaları gibi yalnızca suya benzer. Bu doğallık şunu düşündürebilir bize: “Olvido” şiiri ne zaman yazılmıştır acaba? Bu soru hiç önemli değil bence. Ya şairin doğduğu gün ya da çok sonraları. Ya yazılmış ya da kendini yazmış olabilir. Çünkü yalnız Dıranas için değil, Türk şiiri için de gerekliliğini korumaktadır bu şiir. Nedir ki, hiçbir zaman şairin ilk şiirlerinden biri izlenimini bırakmaz bizde. Sona doğru bir yaklaşım da değildir söz konusu olan. Bildiğim tek şey, yaşlanmayan bir şiirdir “Olvido”, Türk şiirinin başyapıtlarından biridir.

“İşte böyle kendime hayatımı anlatıyorum” diyen Nietzsche, ekler gibidir. “Fısıldanan sözlerdir fırtınayı getiren; güvercin ayaklarıyla gelen düşünceler yönetir dünyayı.” Bu sözleri bir an için şiire uygulayabilirsek, karşımıza sık sık çıkacak şiirlerden biri de “Olvido”dur, diyebilirim. Gerçekten de bütün dizeler güvercin ayaklarıyla doluşuyor şiire: usul usul, sokulgan, biraz da ürkek. Ama bir toz ve tüy karışımını havalandırıyor gene de. Sessizliğin katılığı, sessizliğin yumuşaklığı bu. Sonra? Başlıyor yaşamını anlatmaya. Kime? Kime olacak, kendi yaşamını kendine. Dış dünya ile bir diyalog kurmuyor Dıranas. Kurmasın! Nasıl olsa fısıltılarla gelen o ürpertili monoloğu duyuyoruz biz. Ölüsüne iç çeken, yasını içine akıtan bir tragedya kişisi gibi konuşuyor kendi kendisiyle. Adı olmayan bir mevsimin içinde sanki, haziransız, eylülsüz…

Öyledir, ölüm de, anılar da birer mevsimdir tragedya kişileri için.

Dıranas’ın dünyası rasgele bir gezegen değil, uyduları, sonsuzu olan bir gezegen. Bunu bölüp parçalayabildiği bütünsel zamandan, sonra da bu bütünsel zamanın eklem yerlerini yerli yerine otur-tabilmesinden anlıyoruz. Hep bir kadın dolaşıyor şiirinde. Ayak seslerini işitemediğimiz, giysilerini seçemediğimiz, sesini soluğunu duymadığımız, soyutlanmış bir kadın belki de. Bütün kadınların toplamı bir kadın da olabilir, yılların gergefine tek tek işlenerek bir tek görünümde birleşmiş… Burada bir doygunluk mudur söz konusu olan? Yoksa fark edilmesi güç bir “masochisme” mi? Bunu açıkça bilmek, hatta sezmek bile olanaksız. “Narcissisme”i algılatan ya da anım-satan bir yan da mı yok? Her şey bir gize mi gömülmüş? Bir “Olvido” şiiri ele vermiyor ki bütün bunları. Öyleyse başladığımız yere dönelim: Dıranas’ın dünyası rasgele bir gezegen değil, uyduları, sonsuzu olan bir gezegen demiştik. Öyleyse nedir bu uydular, nerededir? Hemen elimizin altında, yani Dıranas’ın öteki şiirleridir, diyebiliriz. Bu “öteki” şiirler “Olvido”dan önce de sonra da yazılmış olsalar hiçbir şey değişmezdi, değişemezdi. Nedenine gelince, bu olgun, bu görgülü dünya Kutsal Betik’teki “ve akşam oldu ve sabah oldu, altıncı gün” tümcesinde olduğu gibi altı günde değil, hayatın kendisiyle yaratılmıştır. Yani şiirin doğuşuyla.. bir anda.. verilmiş bir söz gibi. Yazılsalar da, yazılmasalar da olacaktılar. Öyle bir doğum sancısı da yoktur ortada. O güzelim “Kar” şiiri bile kıskanır olmuştur “Olvido”yu, gizli bir hırçınlıkla köşesine çekilmiş, Dıranas’ın öteki şiirlerinin yönetimine el koymak tutkusunu yenememektedir. Hem de aynı kandan gelmesine karşın, aldırmaksızın.

Geçmişe özlemin verdiği haz, “şimdi”de duyulan hazzı aşmıyor “Olvido”da. Anılar da, anıları kullanmak da, anıları büsbütün unutmak da iç içe. Bir yandan, “Sensin hep, sen, esen dallar arasından,” dedikten sonra, “Ey unutuş! Kapat artık pencereni, çoktan derinliğine çekmiş deniz beni; çıkmaz artık sular arasından o dünya.” Demekte hiçbir sakınca görmüyor. Bu örtük dünya, bu vazgeçme duraksaması, bu bilinçte dondurulmuş sevgi daha mı çekici geliyor acaba şaire? Bence değil. Burada unutuş hem dışlanmakta, hem de denizin derinliklerinde şairle gizliden gizliye buluşan bir sevgili gibidir. Sevgisizlik bir yana, alışılmış sevginin de üstünde, sevgiyi yeniden bulmanın o doyumsuz üçüncü boyutu yaşanmaktadır burada. Bir olasılık daha var: Şair, bir türlü vazgeçemediği özgürlük isteğini dile getirmektedir bana kalırsa. Ne var ki, özgürlük de yatıştıramaz onu, sanki bir uçurumun kenarındadır ve düşmek için o doğal baş dönmesini ivedilikle beklemektedir. “Aşklar uçup gitmiş olmalı yazla” dese bile özgür değildir. Tıpkı Icarus’un Girit Labirenti’nden kaçışını andırır bu durum. Icarus’un, özgürlük coşkusuyla güneşe biraz fazla sokulmasıyla, tutkaldan ve balmumundan yaptırdığı kanatlarının eriyip dağılması sonucu, Ege denizine düşme efsanesinde olduğu gibi. Ama bana öyle geliyor ki, Dıranas’ın özgürlüğü, kaypak bir sistemi de içermektedir aynı zamanda, “Ne istersin benden akşam saatinde” dizesinde açıkça görünmektedir bu: bir yandan istemek, bir yandan da geri çevirmek!

Aldanışa bile boyun eğmiştir şair. Peki ne adına? “Ey! ömrün en güzel türküsü aldanış!” diyor bir yerde. Anladığımca her şey, ama her şey geçmişle, anılarla dirim kazanıyor “Olvido”da. “Şimdi”, geçmişin üvey oğludur biraz, mirasyedi bir üvey oğul. Bir anlamda ise şairin onurudur, savunmasıdır.
“Olvido”da gündüzlere pek yer verilmez. Aydınlık şiirin kendisindedir, sunduğu vakitlerde değil. “Hoyrat akşamüstleri”, “Günün saltanatıyla gitmesi”, “Yolunu gözleyen lamba ve merdiven”, “Ayışıkları”, “Geceye bırakılan yorgun erkekler”, “Amansız geceler”, görüntüleri çoğunluktadır. Neden mi? Çünkü Dıranas’ın nesneleri, dekorları tek tektir. Onlara ayrı ayrı bakar, işine yarayanları çekip çıkarır, yaramayanları bir yana atar. İmgelerinin alanını ayrıntılarla genişletmek istemez, bir imgeyi yoğunlaştırıp daha bir etkinlik sağlamayı seçer. Bu nesnelerle dekorlar (doğal ve yaşayan nesneler, dekorlar), karanlıkta ya da alaca karanlıkta, sanki bir çift far ışığında çıkarlar ortaya. Gerçekte dikkatini geçmişe çe-virmiş bir şairin gözleridir bu farlar, onun imgelem titizliğidir. Şu da gelebilir usumuza: geriye dönüşlerin aşırı hızında birçok aşk, bir aşk; birçok unutuşu, bir unutuşa dönüşür. Hız çoğulu tekilleştirir, ayrıntıları siler.

Alçakgönüllü bir şiirdir “Olvido”, bağırtısı, öfkesi, çalımı yoktur. Yalındır, düpedüzdür. Pürüzler çevik bir zeka ile yontulmuş, sevgilendirilmiştir. Kendini kolayca ele vermeyen bir ustalık, en hırçın, en tepki sever kişilerde bile bir erinç, bir arınma, bir yaşama sevinci uyandırabilir. Böylesine bir karmaşa-dan, eğitilmiş acılarının içinden başını kaldıran şair, bizi “Kağıtlarda yarım bırakılmış şiirlere”, “Yağmur kokan bir sabaha”, “Çöküp peynir ekmek yenen bir taşa” da götürüp bırakabilir çünkü. Sonra başlar kendi yaşamını kendine anlatmaya. Ama anlattıklarında hiç mi hiç bencillik yoktur. O, en insancıl girişimiyle besler okuyucuyu.

Şiirin alçakgönüllülüğü şuradan gelir biraz da. Bir içki saati gibi, bir yolculuğa birlikte isteklenmek gibi, sevdiği nice vakitleri bölüşmek ister gibidir şair bizimle. Buysa dışa dönük yanıdır Dıranas’ın. Belki de sevecenliğinin kaynağını buradan alır, buradan dağıtır bizlere. Özentisiz bir yalnızlığı vardır, durgunlaştırır kişiyi, suskunlaştırır da. Tersi de olabilir, duman-lar içinde gözden kaybolan ve hemen geri dönen bir mutluluk sarkacı da işleyebilir içimizde. Bir büyüteç altına yatırılmış gibi; büyüyen, çoğalan, birleşen yüzler gibi, daha çağdaş bir anlamın insanları olmakta inatlaşabiliriz de. Her büyük şiir gibi “Olvido” da özgür bırakır bizi.

“Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir.” Günümüzde o kadar çok söz söyleniyor ki, söylendikçe de azalan o kadar çok şey var ki, “Olvido” şiiri yıllardır bunu anımsatmaya çalışıyor sanki. Ben bu yazımda “Olivido” ile olan dostluğumu pekiştirmekten başka bir amaç gütmedim. Yoksa… Rilke gibi söylersek: “Gelecektir başka yorumların zamanı, kalmayacak kelime üstünde kelime ve çözülecek her anlam bu-lutlar gibi ve düşecek yere sular gibi.”

(Şiiri Şiirle Ölçmek, YKY)

Mavi Güvercin s.3 HÜZÜN, Kasım 2010

Reklamlar

YAZ TERZİSİ / Haydar Ergülen

08/11/2010

 

YAZ TERZİSİ

 

Kırk yıl mı ne oldu o sesi bir daha görmeyeli
uzun bir yaz biçiyordu sanki bir terzi gölgesinden,
sonrası gündüz güzeli bir taşra lehçesidir:
‘Nice yazlar geçer ama biri senindir’, bu, şiir
için de söylenir sanırım bazı çocuklar için de,
yaz gülümser ve çocuklar sebebsiz hüzünlenir,
bir pastırma yazıydı, çocuklara henüz gülünç, yaşlılara
geldi geçti ömrün belki son demi, güzdür, öyledir.
O taşra çarşısında denizine kavuşamayan kardeşler
gibidir çarşılar ve taşraya sahil olarak gönderilmişlerdir,
iki isimli dükkanlarda, bazı çocuklar babalarından eskidir,
gördüğüm, sonsuzlukta düzyazı gibi açılan bir top kumaşa
makasın ilk dokunuşuyla yürüyen yalnızlığın sesidir,
anne ve iki çocuk elele, yazı o seste gördüm:
Hışşşşşşşş… Kumaşın kederi miydi o ses makasın sevinci mi
istesem de göremem artık anısı çoktan tenha
nice yazlar geçti taşralarda yeniden çarşılara çıkıldı
ben kumaşların kederinden öyle bir sevinç çıkaramadım kendime

kaç taşradan kaç kere açık bir makas gibi geçtim,
içim açıldı, utandım, bir yaram yokmuş, olsaydı gösterirdim.
Hışşşşşşşş… Bir ses dükkanıydı yaz, gördüm… O yaz senindir!
Ama bir daha ne o sesten çocuklara bir yaz biçilecek
ne de adı yaza çıkmış bir güz böyle özenecektir:
Hışşşşşşşş… Geçmiş yazların terzisi o geçmeyen kederdir.

HAYDAR ERGÜLEN

Özgür Edebiyat 2007