SADECE RENK / GÜLİSTAN’DA – Sohrab Sepehri

28/03/2011

 

SADECE RENK

 

Gökyüzü daha bir mavi,
Su daha bir mavi,
Avludayım, Râna su başında.

Râna elbise yıkıyor.
Yapraklar dökülüyor.
“Kasvetli bir mevsim” dedi sabahleyin annem.
Ben de ona, “Hayat bir elmadır, onu ısırmalıyız
Hem de kabuğuyla” dedim.

Dantel işliyor komşu kadın pencerede.
Şarkı söylüyor.
Ben de Hint ilahilerini okuyorum,
Bazen de bir taş, bir kuş, bir bulut çiziyorum.

Pırıl pırıl bir güneş.
Sığırcıklar geldi.
Lavantalar yeni çiçekler açtı.
Tanelerine ayırıyorum bir narı.
Gönlüme,
“İnsanların gönülleri de tanelere ayrılabilse,
ne güzel olurdu” dedim.

Nar suyu kaçıyor gözüme,
Gözümden yaşlar akıyor.
Annem gülüyor,
Râna da.

 

GÜLİSTAN’DA

Ovalar ne kadar geniş!
Dağlar ne kadar yüksek!
Nasıl bir ot kokusu var gülistanda!
Bense bu güzelliğin içinde, bir şeylerin peşindeyim,
Belki bir uykunun,
Bir ışığın,
Bir kumun,
Bir tebessümün.

Beni çağırıyordu
Kara kavakların arkasındaki saf gaflet.

Öyle kaldım,
Sazlıkların kenarında,
Rüzgâr esiyordu, dinledim,
Benimle konuşan kim?

Bir kertenkele geçti.
Yola çıktım.
Yolun üstünde bir yonca tarlası,
Sonra badem bostanı, gül ağaçları
Ve toprağın unutkanlığı.

Bir suyun başında çıkardım çarıklarımı,
Ve suya soktum ayaklarımı,
“Ben bugün ne kadar yeşilim
ve tenim ne kadar ayık!”
dağın arkasından bir keder gelmesin.
Ağaçların arkasındaki kim?
Hiç,
Bir inek tarlada otluyor,
Yaz öğleni.
Gölgeler biliyor nasıl bir yaz olduğunu,
Gölgeler kusursuz,
Bir köşe aydınlık ve temiz,
Duyguların çocukları! Burasıdır oyun yeri.

Hayat boş değil,
Şefkat var, elma var, inanç var.
Evet
Madem gelincik var,
O zaman yaşamaya devam etmeliyiz.

Gönlümde bir şey var,
Bir ışık ormanı,
Sabah uykusu gibi
Ve öylesine huzursuzum
Ovanın sonuna kadar koşmak istiyorum,
Dağın başına kadar gitmek istiyorum.
Uzaklarda bir ses var, beni çağırıyor.

Sohrab Sepehri


BELKİ YİNE GELİRİM / Ahmet Telli

28/03/2011

 

BELKİ YİNE GELİRİM

 

Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
Her sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü
Bir gök gürlese bari diyorum, bir sağnak patlasa
Bitse bu sessizlik, bu kirli yapışkanlık bitse
Ama bir tufan az mı gelir yoksa yine de
Yırtılan ve parçalanan bir şeyler olmalı mutlaka
Hiç durmadan yırtılan ve parçalanan bir şeyler.

Oysa ne kadar sakin bu sokaklar ve bu kent
Ne kadar dingin görünüyor bana şimdi gökyüzü

Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini
Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki
Onlardı çocuklara ve aşka ölesiye bağlanan
Kadınları güzelleştiren herhalde onlardı
“Tükürsem cinayet sayılır” diyordu birisi
Tükürsek cinayet sayılıyor artık
Ama nerede kaldılar, özledim gülüşlerini onların

Uzun uzun bakıyorum kıvrılan sokaklara
Tek yaprak bile kıpırdamıyor nedense
Ve tek tek söndürüyor ışıklarını varoşlar
Alnımı kırık bir cama yaslıyorum, kanıyor
Kanımın pıhtılarında güllerin serinliği
Ve fakat bir cellat gibi yetişiyor pusudaki
Dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük

Yaşamak neleri öğretiyor, düşünüyorum
Okuduğum bütün kitaplar paramparça
Çıkıp dolaşıyorum akşamüstleri bir başıma
Bir uçtan bir uca yalnızlıklar oluyor kent
Bulvar kahvelerinin önünden geçiyorum
Sarmaşık aydınlar, arabesk hüzünler
Bir gazete sayfasında sereserpe bir yosma

Sesler gittikçe azalıyor, kuşlar azalıyor
Ve ne zaman yolum düşse vurulduğun yere
Kızgın bir halka oluyor boynumda o sokak
Hüznü yalnız atlarımız duyuyor artık
Biz çoktan unutmuşuz böyle şeyleri
Ama içimde bir sırtlanın dalgın duruşu
Ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük

İçimde zaptedilmez bir kırma isteği
Dizginlerini koparan bir at sanki bu
Soluk soluğa kalıyorum her sonbahar
Ve sevgilim ne zaman hoşgörülü olsa
Bir yolculuk düşüyor aklıma, gidiyorum
Bütün gençliğim böylece geçip gitti işte
Ama hala bir şeyler var vazgeçemediğim

Hangi duvar yıkılmaz sorular doğruysa
Bir gün gelirsek hangi kent güzelleşmez
Şiirlerim bir dostun vurulduğu yerde yakıldı
Geri almıyorum külleri yangınlar çıksın diye
Devriyeler çıkart şimdi, bütün ışıklarını söndür
Sorduğum hiçbir soruyu geri almıyorum ey sokak
Ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük

Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
Bir gök gürlese bari diyorum bir sağnak patlasa
Bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem
Oysa ne kadar sakin sokaklar, bu kent ve bütün yeryüzü
İpince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne
Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz
Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün…

Ahmet TELLİ


BİR DE ETEK UCUNDA ELİMİN YALNIZLIĞI / Hüseyin Köse

28/03/2011

 

Bir De Etek Ucunda Elimin Yalnızlığı

 

Herkesin dilinde sektirdiği bir cehennem varken annemin
Etek ucu değiyor yalnızlığıma

Bilinir oysa her aşk yarasıyla gelir
Şehvettir dehşeti üzünçten ağdalı pelikanlara
O sahte süzülüşler ki cilası şahbaz olunca dökülür
Aynalara durunca fark edilir bahai sözcükleri yüzünün
Deniz dediğin şey kıyıları susuz ve sek yudumlayandır
Ölüm kolay iştir kalbe, -en iyi- hayat akıldayken içilir
Tatlandırır acıyı sevişirken içine sağdığın bulut

Sonrası halvet uçuran nirvana okunmuş kilit
Her çocuk babasından ağrılı bir anneyi sağar düşlerinde
Damıtır yoklaşan varlığından kimsesizliğini
Meydanlar gizlidir, evsizlikler, bu yüzden seslerinde

Herkesin dilinde bir başkanlık sistemi varken babamın
Monarşik gölgesi düşüyor aydınlığıma

Bilinir, provasında dikilir kumaşı her ayrılığın oysa
Bir de etek ucunda elimin yalnızlığı
Dik dur, kıpırdama, kırışmasın, kırma dizlerini sakın
Diyen bir sese mühürlenir kalbin mastarı zamanla

Mart 2011


Çadırımda Bir Ayna


Bayım! Kopçaları sutyeninden kopmuş bu kadınları
Aksayan tayları rüzgârın halefi sayan koşmaları geç!
Bu efkârsız veda bir demet menekşe fiyatına
Her semt pazarında bulunur, üstelik ediz hun’lu filmlere
Turist ve çevreci olmadan girip çıkan da yok
Akşamları dizgininde yayları kurcalanmış bir saat gibi
Müşrikliğimde tek haneli tövbesiz bir kanı dokuyanlar
Siz ki vaktiyle ebelik ettiydiniz huylarıma tanrısız doğumlarda
Nerdesiniz şimdi nerde köhnemiş umrelere sarhoşluk eden şarabınız?

Çadırımda kül bir ayna, yüzümü inkâr defterinden siliniz
Ben bu şehre hangi soğuk kadırganın ayazından girmişsem
Engebesiz sevmelere bulut olup indim aşağıya
Yanmadan önce ateş kipinde hemhal olmanın telaşıyla
Her güz ipini üveysi mevsimlerin ağından çektiğim elenmiş sızı
Eleğin üstünde yalnızlık, tufan kopması gibi eksilen yanlarımız
Ah kıyı kızı! kıyılar kızı! kuyular kızı!
Beni tahammülünün kilitli kapısı yap ve suya at anahtarını

His’panik bir çocuktum, abuş hülyalar koşturan kasıklarında
Dileğini aç tavşanların tuttuğu sıkılmış kolların avuttuğu
Suya ipince dökülmenin ustası taşı değirmi bir hayrat
Bayım! Ya selsebil bir lehçesindir diline sevdaların
Ya yüklemsiz bir çekim yalnızlık fiiline
Pastırma yokuşlarında vitrinsiz aylarla geçen bir ömür
Kim kaç yaşında bilen var mı şimşek çakımı bir an’da?

Önceki gecelerin uykusu o beyazlık, ucu gündüze saplı ışığı kelimelerin
Bakmanın neticesi yeni bir an’sa, düşmeninki binlerce kahır
Bayım! kıyılar kıyıları öperse, birbirini
İçe doğru devrilen sularından tanır
“Görülmüştür”, yaklaşılamamıştır fakat bulanık kederine denir
Ben hiçbir şey demiyorum, ah’lar alsın ahımı
-Zaten alıyor da ahımı-
“Kalpzaman” ağrılarına bu ıssızlıkta
Bu ah’lar iyi gelir!

Hüseyin Köse

Ocak 2011