PERİYE / Anna Ahmatova

31/05/2011

 

PERİYE

 

Esin perisi bakışlarıyla süzdü yüzümü,
Gözleri canlı, ışıl ışıldı.
Ve zorla aldı benden altın yüzüğümü,
Baharın ilk armağanını.

Peri! Görüyorsun, nasıl da mutlular peri,
Kızlar, dullar, gelinler…
Tekerler altında ezileyim daha iyi,
Bağlamasın da beni zincirler.

Bilirim: Fal açıp yolacağım ben de
Bahçeden sevecen bir papatyayı.
Herkes çeker bu yeryüzünde
Aşkın acısından neyse payı.

Şafağa değin penceremde yaktığım bir mum
Ve çekmiyorum özlemini kimselerin.
Ve bilmek de istemiyorum, istemiyorum, istemiyorum
Nasıl öpüldüğünü başka sevgililerin.

Yarın bana aynalar gülerek derler ki
“Artık ne ışıl ışıl gözlerim, ne de canlı…”
Usulca derim: Aldı gitti o peri
Tanrısal armağanını.”

Anna Ahmatova

(Türkçesi: Azer Yaran)

Reklamlar

SONSUZLUĞUN ŞİİRİ: EDİP CANSEVER / Haydar Ergülen

29/05/2011

 

SONSUZLUĞUN ŞİİRİ: EDİP CANSEVER

 

Cemal Süreya, 99 Yüz’e İlhan Berk’i ve Sezai Karakoç’u yazdı İkinci Yeni’den. Onun izdüşümünü de Nazif Kocayusufpaşaoğlu yazdı. Edip Cansever ve Turgut Uyar’a, armağanların en değerlisini verdi, birer şiir yazdı. Birer Cemal Süreya şiiri olarak da fevkaladedir Turgut Uyar ve Edip Cansever. Birbirlerini şiirde ağırlamak da sayılır bu, konuklar kıymetliyse, yani ağırsa, ağırlamak da ağırlayanı onurlandırmaz mı bir kez daha? Şiirin Türkçesini onurlandıranlar ve zannımca da onurlandırmaya devam edecek olanların ağırlığı, yoğunluğu birbirlerine verdikleri kıymetten de anlaşılır. En çok da bundan anlaşılır sanırım. Galiba anlamamız gereken de budur. Şiir yazmanın da varsa bir önemi, bir kaç önemi, biri de budur. Ece Ayhan’la Cemal Süreya ise birbirlerini en çok, en uzun süre ağırlayan İki Yeni’dir. Cemal Süreya’nın İlhan Berk ve Sezai Karakoç’u yazıya, Ece Ayhan’ı konuşmaya, Turgut Uyar ve Edip Cansever’i şiire bırakması ise, bence hem bu şairlere hem de şiire, yazıya ve söyleyişe ayrı ayrı verdiği değeri ve önemi gösterir. Ve Edip Cansever için yazdığı şiir, onun sitemli bir şiirine hak vermesi anlamına da gelir: “Alkolden öldü diyorlar yalan/sevgisizlikti onu aramızdan çekip çıkaran”. Süreya da incelikle’fazla yalnızlık’ yerine ‘fazla şiir’den söz eder:“yeşil ipek gömleğinin yakası/büyük zamana düşer./her şeyin fazlası zararlıdır ya,/fazla şiirden öldü edip cansever.” Şimdilerde hem İkinci Yeni hem onun şairlerinin, İkinci Yeni’yle olan uzaklıkları yakınlıkları didik didik ediliyor ya, bence gerek yok, Edip Bey’in “ne çıkar siz bizi anlamasınız da” dediği kadar bir şey bu sanırım, hem sahi ne çıkar, bu şairler İkinci Yeni’den olmuş olmamış, orada kalmış kalmamış, birbirlerine verdikleri kıymet, ki aynı zamanda kendi şiirlerinden doğru onların şiirlerine verdikleri kıymetle de ölçülür, yeterlidir.

Edip Cansever’in 25. ölüm yıldönümü 28 Mayıs 2001 Cumartesi günü. Ataol Behramoğlu’nun güzel şiirlerini çok sevmeye gençken başlamıştım, sonraları şiir ve yazı yazmaya başladığımda da en çok ihtiyaç duyduğum şiirlerden oldu. Sözgelimi “Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var” başlıklı harikulade şiirini de, ayrıca izniyle Dağlarca’yı anlatmak için yorumlamıştım. Edip Cansever’i düşünürken aklıma yine bir dizesi geldi Behramoğlu’nun, “Kederliyim binlerce sebep var kederli olmama” dizesi, ki gençliğimizde Ankara’yı bu dizeyle dolaşırdık özellikle mevsim aralarında, şimdi onu “sevinçliyim binlerce sebep var sevinçli olmama” diye yorumluyorum. Edip Cansever okurları biraz şaşırabilir, biraz da bozulabilir ama, hepimiz için Edip Cansever şiirinin varlığı bile yeterli bir sevinç sebebi değil midir?

Cemal Süreya’nın ölümünün ardından Sevda Sözleri başlığıyla yayımlanan toplu şiirleri 40 baskıyı geçti. Ergin Günçe’nin “bu dünyada gülmedik de ötekinde şüpheli” dizesi taşıdığı hüzne rağmen bana şakacı ve sevinçli bir dize gibi gelir, belki de gizliden gizliye ‘öteki’nde güleceğini bilmektedir şiar, biz de biliriz aslında, hepimizin bildiğini bir soruymuş gibi yinelemekte ise sanki küçük bir şaka, hınzırlık var gibidir ya, ondan. Ya da şöyle diyelim, Ece Ayhan’ın “Azizim güzel atlar güzel şiirler gibidir/öldükten sonra da tersine yarışırlar vesselam” dizesindeki gibi, evet, şiirleri tersinden yarışmaya başlamıştır. Edip Cansever’in şiirlerinin de okunmaya başlaması, bu büyük şiir karşısında, anlamanın değil, sezmenin öncelik taşıdığını düşünnlerin artması, galiba onun heem çok, hem iyi hem de doğru okunmaya başladığını gösterir ki, şiirin önce şairini, sonra da okurunu terbiye etmesi de böyle bir şeydir biraz. Ve büyük şairlerden biri olarak Edip Bey’in şiiri de, hem şiir hem derstir. Bu ise onun sürekliliğine ve kalıcılığına işarettir.

Edip Cansever’in şiiri uzun bir yolculuğun şiiridir, onun kadar uzun yola hüküm giymiş bir başka bir şair yoktur şiirde, yarışmazlar ama, sık sık Turgut Uyar’la mola yerlerinde karşılaşırlar. Küçük istasyonlarda, ıssız benzincilerde, şehirlerarası otobüslerin durduğu çay ve ihtiyaç tesislerinde ve kamyoncuların yalnızca durduğu, konakladığı değil, neredeyse yüzlerce yıldır oradalarmış gibi kök saldıkları, kalakaldıkları, evleriymiş gibi kendilerini attıkları kahve lokanta karışımı mekanlarda karşılaşmışlardır sık sık bu uzun yolda. Edip Cansever İstanbul eskisindeki yolculuğunu bitiremediği için biraz geç çıkmıştır “şimdi pazar yerlerine benzeyen” memlekete. Onun Pera’da, unutulmuş ve belki de artık ‘eski bir ölü’ olan kahramanlarında, pasajlarda, işhanlarında, meyhanelerde, limonluklarda, Kapalıçarşılarda gezen şiiri kendisini koyuluktan, kapalılıktan, bazen küf kokan yalnızlıklardan, nedense Bilge Karasu’nun Lağımlaranası ya da Beyoğlu başlıklı anlatısı geldi aklıma bunları söylerken, çıkması hayli vakit almıştır.

Bir anlamda 1980’den sonra küçük İskender’in öncülüğünde adı konan ‘underground’ (yeraltı) şiirinin gizli öncüsü de Edip Cansever sayılabilir, üstelik Edip Bey’in öldüğü günün küçük İskender’in doğum tarihi olduğu düşünülürse, yeraltını kazmayı İskender’e bıraktığı bile söylenebilir Edip Bey’in. Demek ki ‘yeraltı’, küçük İskender’e Edip Cansever’den bir miras. Şiirini yerüstüne çıkarıp memleketi gezdirir sonra Edip Bey. Türkçeyi de gezdirir ama, hem Türkçeyle gezer, hem de Türkçenin içini gezer, içinden geçer. Türkçenin bu kadar kıvrılıp bükülüp, bazen de yıkanıp ütülenip sıkılanıp kurulandığını ben onun şiirinde gördüm. Evet, İkinci Yeni, dilde, dizede, söyleyişte, sözdiziminde, cümle yapısında, dize kuruluşunda, vb.. pek çok yenilik ve devrim yapmıştır ve sözdiziminide devrimci olarak, hatta yıkıcı olarak, bir t anarşistlik yapan Ece Ayhan’ın değiştirdiği söylenir, biinir, öyledir de, fakat Edip Cansever’in dışavurumcu olmaktan çok içevurumcu, içtenyıkıcı ataklığı ve katkıları da gözden kaçırılmamalıdır bu hususta. Hemen şimdi herhangi bir Edip Cansever şiirini okuyun, göreceksiniz, insanın dille nasıl hemhal olabildiğini, olabileceğini. Belki de o yüzdendir Cansever’i okurken bir sonsuzluk duygusunun peşimizsıra, başımızsıra, üstümüzsıra, aklımızsıra büyümekte ve gelişmekte olması. Öteyandan, uzun bir uçak yolculuğu yapar gibi, kimbilir kaç ülke, kaç iklim geçmiş, okyanusları aşmış ve dünyanın varsa bir ucu, oraya gelmiş, ama belki dünyanın dışına mı demeli, bir yolculuğu sürdürür gibi olursunuz. Pek okumadım ama herhalde sıkı bir polisiye ya da fantastik roman okumaya benzer bir sürekliliği de var Cansever şiirinin. Tabii en iyi yanı, o kitapları bir daha okumazsınız çoğunlukla ama, varmak değil yol esastır, nasıl yolculuk yaptığınız daha önemlidir diyen, elbette bir yol şiirinde yolculuğa yeniden ve dafalarca çıkmak istersiniz. Çünkü o şiir sizi yeryüzüne çıktığı andan itibaren gökyüzüne de yakınlaştıracaktır, maviüstünde de bazen bir yaz teknesi gibi bazen karanlık bir gecenin yağmur altındaki vapuru gibi, bazen de kıyıya bağlanıp unutulmuş bir geminin karaya çıkmayan tek yolcusu gibi içiçe, üstüste yolculuklar yapmanıza yol açacaktır. Yeraltı, yerüstü, maviüstü, göğün yüzü bir yolculuktur Edip Cansever’in şiiri.

“Ahmet Abi, Güzelim, Bir Mendil Niye Kanar?”

Edip Cansever nasıl en güzel şiirlerini, ne tuhaf bir cümle, elbette tüm Edip Cansever şiirleri için geçerlidir ‘en güzel’ tanımlaması, onların bazılarını yani, Tomris Uyar için yazmışsa, ve bunda çoğunluk hem fikirse, onun için en güzel yazıyı da bence Füsun Akatlı yazmıştır. Yani onun çağırmasıyla, ‘Füsun Reis’. O yazıyı hiç unutmadım, ne zaman Edip Bey’le ilgili bir yazı düşünsem hep onunla başlamak isterim, bir-iki yazımda da öyle yaptım ve işte bir kez daha. Yitiminin ardından iki ay sonra, Temmuz 1986’da “Hürriyet Gösteri” dergisinde yayımlanmış bir yazı bu, “Ahmet Abi, Güzelim, Bir Mendil Niye Kanar?” dizesini başlık yapmış Füsun Akatlı: “Viran Bağ’a gidemedik. Dört yıldır, her bahar Viran Bağ’a gideceğiz, gidemiyoruz. ‘Seni Viran Bağ’a götürmeden ölecek değilim ya’ demeleri boş. Edip öldü. Yazılmamış uzun ada şiirini, yaşanacak günlerin en güzellerini değilse de, mutlaka çok şiirlilerini, kalemine düşmeyi bekleyen doğmamış armonileri, güne çıkmamış imgeleri bıraktı, öldü. İstanbul’u, Pasaj’ı, Beşiktaş’ı, Bebek’i, alkolü, otelleri, hüzünleri, aşkları, acıları, yalnızlıkları, bizleri piç gibi bırakıp öldü. Sadecee ölümü aldı yanına, giderken sevgili aarkadaşım Edip. Neler almalıyım yanıma dedi, dedi de, bir ölümünü aldı.” Tüm yaşamı dile geçmiş, şiire geçmiş arkadaşını bu sözlerle özlüyor, yanıyor, arıyor ve uğurluyordu Füsun Akatlı. O yoktu ama, ben bir başka vesileyle yazmıştım, ‘Kirli Ağustos’ta bir ikindi, o yolculuğun mola yerlerinden birinde görmüştüm Edip beyleri, Turgut beyleri, Tomris hanımları ve Mefharet hanımları. Günün o saatinde, yılın o ayında, Ağustos’un o anında diyelim, Bebek’teki parkın içinde, Şadırvan’da, denizin üstüündeki bir uzun masada, onlardan başka da kimsenin paylaşmadığı bu dörtlü yalnızlıkta gördüydüm. Sessizlikleri, ıssızlıkları, yalnızlıkları, dilsizlikleri, her heyse, bozulmasın diye de uzaktan, gizliden baktıydım bu fotoğrafa. Evet, bir fotoğrafta gibi duruyorlardı, Ağustos’ta her şey donar ya, en çok da alkoller donar, hatta şiirlerin bile donduğu, kaldığı bir aydır Ağustos, hele onun şairleri aynı masaday, aynı fotoğraftaysa bir de. Kimbilir belki de o anda, hadi ‘şairane’ olsun, “Bir kişi bile değilim yalnızlıktan” diye geçiriyordu içinden Edip Bey, belki de öyleydi. Ya da “Doğanın bana verdiği bu ödülden/Çıldırıp yitmemek için/İki insan gibi kaldım/ Birbiriyle konuşan iki insan” diyordu. Gidip bu şiir anını bozmak olmazdı. İşte o an bana yazılmamış bir şiir olarak kaldı. Şairlerin de yalnız şiirlerinden doğru değil, şiir halinde oldukları anlardan doğru da bıraktıkları şiirler vardır ve onların yazılması gerekmez! Zaten çoktan şiir olmuştur o anlar.

“Şiirle düşünmek! Yalnızca buna inanırım. şiirle düşünmenin karşıtı felsefe yapmaktır. Felsefe ise şiirin temeli olan imgeyi dışlar. Gene felsefe duygusallığa da karşıdır. Şu da var: uzun şiirlerimde hiçbir sorunsalı yanıtlamaya kalkışmam. Sorular sormaya, bu soruları çoğaltmaya (ama yanıtsız bırakmaya) çalışırım hep. Nedeni, yazdıkça bilmediklerime, tanımadıklarıma, daha önce duyup düşünmediklerime rastlarım da ondan. Zaten insanın iç dünyasını kesin olarak tanıtlamak demek, saltık insanı yokken var etmek anlamına gelmez mi?” Edip Bey’in bu sözlerinden yola çıkarak ben de bir şiir tanımı geliştirmiş ve ‘şiir, evet, bir yanıttır ama, soruyu soruyla yanıtlama biçiminde bir yanıttır’ demiştim. Edip Cansever’in soruları da öyle değil midir, kendine sorar gibi yapar bize sorar, bize sorar gibi yapar şiire sorar, şiire sorar gibi yapar ve kendine sorar. Ne de olsa ‘birbiriyle konuşan iki insan’ın ikisi de odur.

Bir yağmurlu bahar akşamı, Akif Kurtuluş’la birlikte Kadiıköy’deki Hatay meyhanesine, Ece Ayhan ve Cemal Süreya’yı görmeye gittiğimizde, herhalde 1985 yılıydı, Edip Cansever’in de masada olduğunu gördük ve çok sevindik, ama sonuna gelmişti Edip Bey içkisinin, votka olmalı, hızla içti ve kalktı gitti. Ece Ayhan arkasından ‘Hep böyle yapar içer, içer, sonra da birden kalkar gider’ dedi. Ne demek istemişti, bilmiyorum. Sonra da hiç sormadım. Cemal Süreya bir şey söylemiş miydi, duyamadım, ama iyilikle gülüşünü gördüm. İkinci ve son görüşüm oldu bu. 25 yıl olmuş kalkıp gideli, o gittikten sonra şiiri daha da uzadı ve Edip Bey’i sonsuzluğa emanet edip döndü sanki. O yüzden yaşaması kısa, şiiri uzundur herhalde büyük ve ölümsüz şairlerin, ‘Edip’lerin.

Bir de bir kaç yıl önceydi, galiba artık ben de 50’yi geçtiğim için sanırım bazı soruları daha net yanıtlamaya başladım, kendiliğinden bir biçimde. “ Türkçe’de en çok sevdiğiniz şiir?” diye sorulunca, iki şiirin birden adını verdim, biri Ahmet Muhip Dıranas’ın “Kar” şiiri, diğeri Edip Cansever’in “Gelmiş Bulundum” şiiri, şimdi bir üçüncüyü de eklemem gerek, Cahit Külebi’nin “Tokat’a Doğru” şiiri. Diğerleriyle de çocukluğuma yolculuk ettim etmesine de, Edip Bey’in şiiri, şiir olarak kalmadı bende, kimsede şiir olarak kalmaz, hayatına, varlığına, varsa anlam arayışına da sızar ve kanına karışır gibi, ruhuna da karışır, yalnızca çocukluğuna değil, yaşanacaksa ikinci çocukluğuna da, yani geleceğine de götürür insanı, götürüyor. O şiirle anıyorum Edip Cansever’i ve şiirini.

Gelmiş Bulundum

Ben mişim—neymiş?—su sesiymiş
Oymuş—cam kırıkları gibi gövdemi yakan—
Yanağında sardunya kokusuyla yazdan
Kimmiş o gelen ya giden kimmiş
Bir yabancı mı, yoksa bir ermiş
Değilmiş, bir çağrı bile yokmuş uzaktan.

Güneş mi batarmış bir özel isim bitirir gibi
Yanmış bir ağacın yaprakları mıymış kımıldayan
Ne kalmış bir önceden ya da bir sonradan
Kim koparmış dalından bu yabani incirleri
Ya kimmiş kıyıya çeken hayalet gemileri
Ne yazılmış nereye bu garip kargaşadan.

Yıldızlar, büyülü ülke, adımı unutturan
Bir kaya, bir ot, bir akarsu
Hangi yaz şarkıcılarının ürpertili korosu
Ki bütün ölüleri sığa çıkaran
Ve kenti bir ölüm derinliğine salan
Yani bir gül solarken bir gülün açma korkusu.

Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elime bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söylesin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.

Haydar Ergülen

Kaynak: Sabitfikir.com


NİCE / Haydar Ergülen

29/05/2011

 

NİCE

 

…………………………..17 Haziran’a

 

Evin gözü aşk üstüne sürmeli
nicedir hazirana çekilmeyi bekliyor;
bir göz ev bir göz aşka kapalı
gövde çatısında kapalı ruh kafesinde
gönül gözü çoktan küs uykusunda…
Evin gözü aşk üstüne bulutlu
sözlerse sanki kışın ağzından çıkma
dokunsan kırılacak anlam tuzla buz…
Ey ruh şu haziranı eve çağırsan
aşk gibi bir mevsim bulsak onda
aşk ile söz alsak da bir göz
aşkın kapısı bu cümleden açılsa!
Gül gibi haziran yetiştirirdik birbirimize
bir oda bir sofa bir hayat derdik
adına Haziran Aile Bahçesi derdik,
evler, sokaklar kadar iyidir haziranda
kalpler bahçeler gibi açılır ya,
evin kedisi de haziran olur efendisi de,
ve yalnızca aşkın borusu öter bu evde!
Evin hali aşk üstüne çatılı… Gel,

Hazirana kiralayalım aşkın bir odasını!

Haydar Ergülen

 


ALTIN AYAK / Edip Cansever

28/05/2011

 

ALTIN AYAK

 

I

Sana ben olmalıyım, ayaklarımdan ötürü gezinirdik
Sevişir, bir derinliğe çıkarırdık kendimizi
Adımlar atardık insanlık gürültüsünde:
Birinin acısında gibi doyulmaz inceliklerle
Kaçıyor gibisine belki ölümden, korkudan, sesten
Yere bir şeyler düşürürdük uzanıp almak için yeniden
Dursak, ya da bir durmada görünsek
Hiç değil bununla yetinsek azıcık da
Ama ne gezer! Şaşmaya ev hazırlar gibi
Sürükler bizi
Dünyanın kendini tekrarlaması elmada
Kendini; leoparda benek.
Ben derim: sana olmak, seni duymak, seni yürümek
Besbelli seni büyütmek kendimde
Ellerim kendini tekrarlar sen deyince.

Sana gün olmalıydım, ışığımdan ötürü aydınlanırdık
Doğrusu şu dünyada kaç kişiyiz ki
Herkesin kalbinde altın gibi bir ayak yatar:
……….(Bunu neden mi söylüyorum? Bir pazar sabahı lokantaya sığınmıştık; kiliseye, camiye sığınır gibi… Garson! Baktık iyice ……….silinmiş camlardan başkası hak getire. Garson! Baktık denizler götüren bir kedi. Garson! Baktık çıkageldi karayağız birisi; ……….kötümser mi kötümser. Kendini papanın özel askerlerine benzetmiş olacak:)
Ayağını kullandı
Bize karşı.
Biz
O gün bu gündür ayağı değerlendirmiş bulunuyoruz.
Oradan çıktık.

II

Büyük bir tiyatroda Moliere’i oynayorlar, bizse –alışkanlık işte- sosislere, siyah havyarlara, patates kızarmalarına
gülüyoruz.
O kadar gülüyoruz ki, ağlamışa dönüyoruz bir bakıma
Sonra çocuk olarak gülmeyi tekrarlıyoruz kırmızı balonlara
Sonra da özür diliyoruz; öyle ya, balon çok önemli bir
yuvarlaktır.
………Sabahları göbeğim erisin diye
………Ayaklarımı çevirdiğim
………Balondur işte
Biz balonun yükselmesini, göze batmasını denedik miydi? diyoruz
Hayır mı diyoruz?
Sorma! Günün hiçbir saatinde bu kadar eğlenilmez
Bir yumurta alanına giriyoruz
Biraz da ekmek
Karnımız doydu diye söylemiyorum
Ben şu son günlerde ekmek yemeyi tuhaf buluyorum
İnsanın ekmek yemesi var ya
İşte onu
Tuhaf buluyorum
Ben.

Sonra ben olmalıydım, eskimeyi hızlandırırdık
Bir gemici vardı geçenlerde eskidi gitti
Balıklar deniyordu, balığın gittiğini, çünkü sadece bir gidendi balık
Bize gelince denizin gülmesiydi ayrıca
Bay ‘’Konserve Taciri’’ için iyi tuzlanmalı o kadar
Söylenir: çocuklar için de korkuya sığınmış bir çığlık.
Kim demişti? Şu kadar bir lenger balığı için dünya kaygandır,
Bir uyuşmadır tereyağlı ekmekle.

……….(Hiç unutmam bir gün kalabalığı deniyordum kendimde. Adında bolca ‘’Z’’ harfi geçen bir bankada görevliydim. Görevli de ……….ne? Bankanın canlı olan tarafıydım sanki. Ben bu değişimle büyür büyürken, işi fazlaca uzatmışım galiba. Mal sahibini az ……….ötede dikili buldum; giyinik, kurnaz, gülüşlü. Çık! çıkmam. Gel! gelmem. İç! içmem. Bak! bakmam. Sonunda:)

Bana sen olmalıydın, kovulmalarımdan ötürü sığınacak
Ama hep biz oluyoruz dünyada
Biz
Derinlik.

Edip Cansever


KANDIRMAK İSTEMEM KENDİ KENDİMİ / Sergey Yesenin

28/05/2011

 

KANDIRMAK İSTEMEM KENDİ KENDİMİ

 

Kandırmak istemem kendi kendimi,
Ama sisli yüreğimde hep bir kaygı var:
Bilmiyorum niçin bana : O Yesenin rezili..
Bilmiyorum niçin bana : O şarlatan diyorlar

Ne bir cani ne de bir haydutum ben,
Masumları kurşuna da dizmedim, dizdirmedim.
Yoldan geçenlere durmadan gülümseyen
Bir sokak serserisiyim o kadar.

Sabahtan akşama değin gezinmekteyim
Moskova yollarında muzip ve mağrur,
İnsan sevmeyen başıboş köpekler
Ayak sesimi işitir işitmez durur.

Kardeşçe başını eğip selamlar beni
Karşılaştığım her uyuz beygir.
Gönül yoldaşıyım tüm hayvanların.
Hastadır : Bir şiir yazarım iyileşir.

İstemiyorum hoşna gitmek kadınların,
Ahmakça kaygılarla çarpmamalı bu yürek.
Hüznümü boğmak üzre bana katırların
Önüne serpilmeye bir avuç arpa gerek.

Bambaşka bir düzenin kanunuyum ben.
İnsanlara da dostluk duymam asiyim.
Hazırım en güzel kravatımı hemen
Boynuna takmaya şu sersefil köpeğin.

Ancak böyle düzelir bulurum keyfimi,
Dağılır içimde sis, bir güneş doğar.
Ve işte bundan bana : O Yesenin rezili..
Ve işte bundan bana : O şarlatan.. diyorlar.

Sergey Yesenin

(Türkçesi: Attilâ Tokatlı)

GİTTİN YA / Ahmet Telli

28/05/2011

 

GİTTİN YA

 

I
Gittin ya; denizlerin çekilmesi
Dalgaların eğilişi, turnaların göçü
Bunu anlattın bana, bir rüzgâr
Bunu fısıldadı geçip giderken

Bekle dediydim, gör yelkovan
Ürperişini ve getirdiği müthiş
Rüyâyı; o cümbüşü, çengiyi;
Hepsi esmerdi, çok esmerdi.

Bir esmerlik kaldıydı sesinden
Bir de kum saati, çöl akrebi;
Billûrun parçalanmış ânıydı, ki
Yüzüne sızdıydı ışk’ın şeraresi

Suyu fısıldayan çıkrık, koyu
Yalnızlığa dalmıştı ve orada
Birikmişti zamanın esmer bir
Vedâya benzeyen hikayesi

Gittin ya
Daha çok özleniyorsun şimdi

II
Gittin ya, bulutun dağa, dağın
Yamaca dediği şuydu galiba:
Mecnun çöle döndürür kalbin
Yurdunu, Leylâ ise vâhaya

Belki sayıklamaya benzeyen
Bözler kalır aykırılıklardan, ki
Uzun uzun ulur içindeki kurt
Zamanı kemiren uzaklığıyla

Hayat ile zaman bir muamma
Olup hazırlıyor ya aldanışları
Unutmak dediğimiz kör ışıltı
Orada sızıyor kalbin yurduna

Ah, yine sitemsiz bir tayın
Gölgesi düşüyor dağ geçidine
Sağrısında mahmuz yaraları
Eşkininde uğultulu bir uçurum

Gittin ya, âzâd edilen eşkiya
Boşluğa düştü rüyadaydi güyâ
Sonra yürüyüp gittiydin işte
Dilinde kül tadı, geçmişinde
Sevdakâr bir hikâye bırakarak

III
Kedisi sokağa kaçmış
Biriyim ben ve içimde
Kekeme bir kuş
Ötüyor ötüyor ötüyor

Ve son günlerde durmadan
Yalpalıyor bütün sözler
Birisi adımı sorsa meselâ
Dilim sürçüyor

Ahmet Telli


YAĞMURUN İYİLİĞİ / Haydar Ergülen

28/05/2011

 

 

YAĞMURUN İYİLİĞİ

 

Çocukların küllere karışması fena,
kendilerinin olmayan bir çocukluk
bulacaklar ve beni anlayacaklar orada!
Çocukların beni anlamasına dayanamam,
korkarım en çok anlayanın en zalim
olacağından, korkarım çocuklar da…

Sen küle bırak beni zalimlerin yağmuruna
kül insandan gelir, onu anlama, beni de…
Yağmuru anla, o, tanrının iyiliğidir,
senin yağmurlu tanelerin düşseydi aklıma
bahçeme de iyiliğin düşerdi, şimdi kül
bahçesidir, yağmuru gezdirme, kötülük gelir…

Tanrının başka bahçeleri de vardır
üzümler iyileşir gibi üzgünler de iyileşir
tanrının bahçıvan olduğu günlerden kalmadır

iyiliğin bahçesi: Yağmura bak!
iyilik bir bakışta kendini gösterir…

İyisin, hem yağmur, hem bahçe gibisin,
tanrıyı seninle sevindir, unutma,
sevindirmek yağmurun iyiliğidir,
tanrıyı benimle üzme, zalimlerin
eline bırakma onu, küle bırakma!
O, yağmurun ve iyiliğin bahçesidir,
üzümü iyiliğe bırakır gibi
tutar senin de üzgün elini…

Çocukların yağmura karışması iyi,
yeter ki beni anlamasınlar!
Korkarım çocukların zalim olacağından,
yağmur dururken külü anlamalarından
korkarım, her zalimde bir çocuğa
rastlamaktan korktuğum gibi…

Haydar Ergülen