GÜZ ÇİÇEKLERİNDEN NÂZIM’A ÇELENK \ Neruda

29/09/2011

 

GÜZ ÇİÇEKLERİNDEN NÂZIM’A ÇELENK

 

Niçin öldün Nâzım?
Ne yaparız şimdi biz
şarkılarından yoksun?
Nerde buluruz başka bir pınar ki
onda bizi karşıladığın gülümseme olsun?
Seninki gibi ateşle su karışık
acıyla sevinç dolu,
gerçeğe çağıran bakışı nerde bulalım?

Kardeşim,
öyle derin duygular, düşünceler yarattın ki bende,
denizden esen acı rüzgâr
kapacak olsa bunları
bulut gibi, yaprak gibi sürüklenir,
yaşarken seçtiğin
ve ölümden sonra sana barınak olan
oraya, uzak toprağa düşerler.

Al sana bir demet Şili kasımpatlarından,
al güney denizleri üstündeki ayın soğuk parlaklığını,
halkların savaşını, kendi dövüşümü
ve yurdumun kederli davullarının boğuk gürültüsünü
kardeşim benim, dünyada nasıl yalnızım sensiz,
çiçek açmış kiraz ağacının altınına benzeyen yüzüne hasret,
benim için ekmek olan, susuzluğumu gideren, kanıma güç
veren dostluğundan yoksun.

Hapisten çıktığında karşılaşmıştık seninle,
zorbalık ve acı kuyusu gibi loş hapisten,
zulmün izlerini görmüştüm ellerinde,
kinin oklarını aramıştım gözlerinde,
ama parlak bir yüreğin vardı,
yara ve ışık dolu bir yürek.

Ne yapayım ben şimdi?
Tasarlanabilir mi dünya
her yana ektiğin çiçekler olmadan?
Nasıl yaşamalı seni örnek almadan,
senin halk zekânı, ozanlık gücünü duymadan?
Böyle olduğun için teşekkürler,
teşekkürler türkülerinle yaktığın ateş için.

Pablo Neruda

Çeviren: Ataol Behramoğlu

Reklamlar

BEYLER BAĞIŞLAR \ Hüseyin Cahit

28/09/2011

 

BEYLER BAĞIŞLAR

 

…………… – Türkçe’nin bütün Bey’lerinin şerefine… –

 

Esirgeyen ve bağışlayan Bey’lerin aşkına
Kıyısız yaşamları kanatlarınızla alkışlayın
Gökyüzü kırk ömürlü çınarlara el verirken
Yeryüzünü kıyametsiz gecelere bağışlayın.

Gökkuşağıyla açılan ipek albümdeki sevda sözlerini
Unutmayın Dersim’le Kars’ı, turna seslerini bir de
Üstü kalsın, her dudak izinin kadehlerde/mendillerde
Ne demiş uçurumda açan çiçek: Beni Cemal Bey’e bağışlayın.

Nerde bir gün bir çift Rosenberg havalansa
Anı’sıyla Melih Bey’in apansız kederlenin
Rakı için, karanfil saçın, Telefon’un öbür ucundaki
Oktay Bey’i San Markolu güvercin’e bağışlayın.

Ahmed Bey saçlarına kan gülleri takmış demleniyor
Kendi köklerini sevsin diye suladığınız çiçekler
Kore dağlarında paslanan tabakanın hatırı için
Son bir tutam tütününüzü Enver Bey’e bağışlayın.

Unutmayın, Evler’in utancıdır çekilen acılar biraz da
Beşiktaş’ta solgun gölgesini izleyin Behçet Bey’in
Kandiller yakın Dar Çağ’ların hasret odalarında
Kanatlarınızı ecelsiz bir pervaneye bağışlayın.

Yüzünüzü yıkayın artık, Büyük Saat’in vaktidir
Kamulaştırın sonsuz hüzünlerini Turgut Bey’in, ve
Bir güzellik nasıl yudumlanırsa öyle ödeyin Edip Bey’in hesabını
Sevda ile Sevgi’nizi Kar Yangını’nın yerçekimine bağışlayın.

Bir hikmeti varsa soluduğunuz kirli çağın
Düş demlerinizi de emek harcıyla yaşayın
Anımsayın Nâzım Bey’i her alacakaranlıkta
Onurunuzu soğuk bir kelepçeye bağışlayın.

Dönüp geri bakın son kez İstanbul’dan Niksar’a doğru
Yakılan kitaplar, muskalı bozkırlarla küllenmiş Anadolu
Kulak verin, Cahit Bey’in türküsü halaylarla başlayacak
Yarın yüreğinizi üşüdükçe ısıtan bir ‘serçe’ye bağışlayın.

Hüseyin Cahit


HERKES BİR BAŞKASININ HAYATINI YAŞAR / Hüseyin Ferhad

27/09/2011

 

HERKES BİR BAŞKASININ HAYATINI YAŞAR

 

İkili diyordu Cemal Süreya, sevdiğim bütün kadınlar iki hecelidirler: Gülten, Tomris, Lâle, Nilay, Dicle. Yoo, Dicle’nin göbeğini ben kestim ama. Bu yüzden gözleri Zîn’e çalar, kirpikleri Zerefşan’a. Zerefşan ki aşka mecbur ilimdi bir vakit, tehcir ve Yas’a. Krallığım lağvedilmeden çok önce ama. Bu yüzden buluğ çağında rehin verdimdi çöle, Karakum’a. İkili diyordu Cemal, sevdiğim bütün kadınlar aynalarda iki çehrelidirler, biri Asyalı’ysa diğeri ya Latin’dir ya ezelden sümbülteber

Onları ‘ben’ kılan isimleridirler; ılık, ince, hatta mükerrer. Akın, Uyar, Müldür, Özer, Hameş veya Yuluğ. Nişan düşmeye görsün Akdeniz’in rahmine, ufuk çizgisi iki kutup çiçeğinin arasından geçer, mavi gözleri dökülür Kütahya’nın, Bursa’nın çinisine. Ben onların gurbetinde yaşadım işte o büyük fetreti! Keder ve kesret de iki hecelidirler ama şeklen müsecceldirler; bir başkasının hayatını yaşayan Hüseyin’in indinde, veya bir başkasının rivâyetine yazgılı Ferhad’a göre, bütün kadınlar aynı kuğunun kanıyla beslenirler

Gül yaprağın’ ne zaman döker
ise bir harf eksilir Van Gölü,
savaş boyaları sürünür Lâle’yle Nilay
iken kırmızı rengini atar Tomris’in gülü

onun cemâli daha çok Süreya’ya benzer.

Aşkla sınanan Meryem’di ilk
eğnini çarmıha soyunan,
sesi taştı İran’a, Turan’a
rahmine İsa damladığı an…

Birbirinin içine kırılır iki ayna

aynaya kırılan Süreya’nın cemâli değilse eğer

üç harf eksilir Tuz Gölü. Birhan Keskin’le Ayten Mutlu da inzivaya çekilirler. İkili diyordu Cemal, sevdiğim bütün kadınlar ikircimli ve siyaseten acemidirler, bu yüzden bir bahçeden bir bağçeye mülteci bir ruhla göçerler. Hâfız’ın kabrinde ne bir gül açar ne bülbül öter oysa

Gülten Akın ki bir buluttur, bir Yaz bulutu. Geç fark ettim: Bütün yağmurlar ona yağarmış meğer

İlk ne zaman gördümdü Tomris Uyar’ı unuttum şimdi. Memnu veya âşikar ne kadar rind vardıysa çarşılara soyunurdu hangi mevsim Ankara’ya uğrasa. Sahici bir kağatun’dur o. Kim bilir belki de kayıp teb’asını arıyordur hâlâ

Sûreti haktan kaç erkeği vardır Lâle Müldür’ün? ya şimdi konuş Svan, unut veya “Kuğu kanı içen bir Moğol olduğunu”

Nilay Özer el kadar bir çocuktur daha. Sihirli yüzükler, turkuaz âyinler ister bütün çocuklar gibi: ‘sahici mucizeler’. Ne zaman Dicle’nin rüyasına yatsam onun o gri, müphem yıldızı musallat olur kalbime

Kalbime damlar mürekkebi
ateş meselindeki akrebin,
alfabelerin bütün sessiz harfleri
kendisiyle beraber ölsünler için

birbirinin içine kırılır iki ayna.

İkili diyordu Cemal, sevdiğim bütün kadınlar hilâl gibidirler: iç içe iki hilâl: mavi ve siyah, sarı ve kırmızı, beyaz ve lâcivert. İki ırmak gibidirler aynı yatakta akan: ipek ve yatağan, süt ve ağu, vehm ve cima. Behice ve Boran, Adalet ve Ağaoğlu, Oya ve Baydar. İkili akar bütün ırmaklar: Yahya ve Kemal, Max ve Jakop, Hilmi ve Yavuz, Mihri ve Belli, Mehmet ve Taner. Kimin eflatûn sesiydi şimdi hatırlayamadım: Mende sığar iki cihan men bu cihana sığmazam, oysa…

Hüseyin Ferhad


DENİZE YAKIN MAĞARALARDA / Yorgo Seferis

22/09/2011

 

……………………Seferis’ten iki çeviri:

 

DENİZE YAKIN MAĞARALARDA

Denize yakın mağaralarda
bir susuzluk duyarsın, bir aşk,
bir coşku
deniz kabukları gibi sert
alır avucuna tutabilirsin.

Denize yakın mağaralarda
günlerce gözlerinin içine baktım,
ne ben seni tanıdım, ne de sen beni.

(Cevat Çapan)

 

DENİZ MAĞARALARINDA

Deniz mağaralarında
bir susuzluk, bir sevgi var
bir coşku var
hepsi katı midye kavkıları gibi
tutabilirsin avuçlarında.

Gözlerinin içine baktım günlerce
deniz mağaralarında,
tanımadım seni
tanımadın beni.

(Herkül Millas – Özdemir İnce)


DESTANSI ÖYKÜ / Seferis

21/09/2011

 

DESTANSI ÖYKÜ’DEN

I

Üç yıl boyunca
hiç durmadan haberciyi bekledik
gözlerimizi dikip
çamlara, kıyıya ve yıldızlara.
Bir olup sabanın demiriyle, omurgasıyla geminin,
ilk tohumu arıyorduk
eski oyun yeniden başlasın diye.

Yaralarla döndük yurdumuza,
elimiz kolumuz tutmuyordu, ağzımız
tuz pas içinde.
Kuzeye doğru yol aldık uyandığımızda,
lekesiz kanatlarıyla bizi sislere salan
kuğuların yaraladığı yabancılardık.
Uluyan gündoğusu çıldırttı bizi kış gecelerinde,
yazları, ölmeyen günün acısında yitirdik kendimizi.

Birlikte getirdik dönüşte
bu oyma kabartmalarını saygılı bir sanatın.

II

Yeniden bir başka kuyu bir mağara içinde.
Bir zamanlar kolaydı
Putlar, süsler çıkarıp derinliklerinden
Sevindirmek bize bağlı kalan dostları.
İpler kopmuş artık; yalnız kuyu ağzındaki izleri
Ansıtıyor bize, bizi koyup giden mutlulukları:
Kuyu ağzında parmaklar, ozanın deyişiyle.
Bir an taşın serinliğini duyuyor parmaklar
Ve taşa geçiyor gövdenin sıcaklığı,
Her kıpı, sessizlik dolu, damla akmadan
Ruhunu oyuyor mağara sanki kumarda ve yitiriyor.

III

“İçinde hançerlendiğiniz hamamı unutmayın.”
Ellerimde bu mermer başla uyandım
Dirseklerimi yoran, nereye koyacağımı bilemediğim.
Bir düşe yuvarlanıyordu baş, ben düşten uyanırken,
Böylece birleşti yaşamlarımız, şimdi ayırması güç.
Bakıyorum gözlere, ne açık ne kapalı,
Konuşmağa çalışan ağıza konuşuyorum,
Tutuyorum derinin ötesine çökmüş yanakları.
Gücüm fazlasına yetmiyor.
Ellerim kayboluyor, sonra dönüyor,
Sakatlanarak.

VIII

Nedir aradığı ruhlarımızın yolculuğa çıkıp
yıpranmış gemilerin bordalarında, karışıp kalabalığa
yüzleri soluk kadınların, ağlayan çocukların
ne uçan balıklarla, ne de direklerin
yöneldiği yıldızlarla avunan,
eskiyip cızırdayarak gramofon plaklarıyla,
isteksizce katılıp boşuna yolculuklara,
kırık dökük düşünceler mırıldanarak anlaşılmaz dillerden?

Nedir aradığı ruhlarımızın yolculuklara çıkıp
çürüyen teknelerde
bir limandan öbürüne?

Kaldırarak taş yıkıntılarını, soluyarak
çamların serinliğini her gün biraz daha güçlükle,
yüzerek bir gün bu denizin sularında,
bir gün bir başka denizin
dokunma duygusundan yoksun,
insansız,
artık ne bizim, ne sizin olan bu ülkede.

Biliyorduk ki adalar güzeldi
buralarda bir yerde, arayıp durduğumuz
belki biraz aşağıda, ya da biraz yukarda,
belki de çok yakınlarda.

IX

Liman yaşlıdır, artık bekleyemem

Çamlı adalar için çekip giden arkadaşları
Çınarlı adalar için çekip giden arkadaşları
Açık deniz için çekip giden arkadaşları.
Okşarım paslı gemileri, kürekleri okşarım
Ki bedenim canlansın ve güçlensin.
Yelkenler tuz kokusu verir yalnız
Öteki fırtınadan.

Yalnız kalmak isteseydim, sessizlik
Olurdu aradığım, yoksul ufukta
Bu çizgilerin, bu renklerin, bu suskunluğun
Ruhumu parça parça edeceği umudu değil.

Gecenin yıldızları yeniden getirdi bana
Ölümü bekleyen Odysseus’un güvenini, çiriş otları arasında.
Burda çiriş otları arasında demirlediğimiz zaman
Adonis’in yaralandığını bilen boğazı bulalım istedik.

X

Bizim ülkemiz kapanık, hep dağlar
tavanı alçak bir gökyüzü gece gündüz.
Irmaklarımız yok, kuyularımız yok, kaynaklarımız yok,
yalnız bir iki sarnıç – onlar da boş-
yankı yapan ve tapındığımız.
Kof, küflü bir ses, yalnızlığımızla bir,
aşkımızla bir gövdelerimizle bir.
şaşıyoruz bir zamanlar nasıl da yapabilmişiz
evlerimizi, kulübelerimizi, ağıllarımızı.
Ve evliliklerimiz, serin çelenklerle parmaklar
çözülmez bir bilmece oluyor ruhumuza.
çocuklarımız nasıl doğmuş, nasıl büyümüşler?

Bizim ülkemiz kapanık. Tılsımlı kara adalar
geçit vermiyor denizlere. Pazarları
limanlara inince biraz soluk almaya,
görüyoruz kavuşan günün aydınlığında,
çürümüş teknelerini bitmemiş yolculukların
artık sevişmeyi unutmuş gövdeler.

XIV

Işıkta üç kırmızı güvercin
alınyazımızı çiziyorlar ışıkta,
renkleriyle, davranışlarıyla
sevdiğimiz kişilerin.

XV

Uyku bir ağaç gibi sarmıştı seni yeşil dallarla,

sessiz ışıkta bir ağaç gibiydi soluman

yarı saydam kaynakta yüzüne baktım:

gözlerin yumulu, kirpiklerin sulara sürtünüyordu.

elim elini buldu yumuşak otlarda,

bir an nabzını tuttum

ve bir başka yerde duydum acısını kalbinin.

Çınarın altında su boyunda defneler arasında

uyku yerinden oynatıp yanıma yöreme

dağıtıyordu seni, san ve sessizliğine

dokunmadan ben;

görüyordum gölgenin büyüyüp küçüldüğünü

kaybolup başka gölgelerde ve bırakıp

sonra yeniden tutan o öteki dünyada.

Bize yaşayalım diye verilen hayatı yaşadık.

Yazık bunca sabırla bekleyenlere

kaybolup kara defneler içinde, koca çınarların dibinde

ve yalnızlıktan sarnışlara, kuyulara seslenip

seslerinin halkalarında boğulanlara.

Sıkıntımızı, yorgunluğumuzu paylaşıp

bizi bekleyen mutluluğun umudundan yoksun,

kendini mermer yıkıntılar ötesinde bir karga gibi

güneşe salan yoldaşımıza yazık.

Bize, uykudan öte, dinginliği bağışla.

XXIII

Biraz daha dayansak
Göreceğiz çiçeklendiğini bademlerin
Güneşte ışıyan mermerleri
Denizi, kıvrımlı dalgalarını denizin.

Biraz daha dayansak
Biraz, biraz daha yükselsek .

XXIV

Burada bitiyor denizin yapıtları, aşkın yapıtları.
Bir gün yaşayacak olanlar bu bizim sonumuzun geldiği yerlerde –
anılarındaki kan kararırsa, taşarsa eğer
unutmasınlar çiriş otları arasındaki biz güçsüz ruhları,
Erebos’a döndürsünler kurbanlarının başlarını:

Bizim ki hiçbir şeyimiz yoktu, barışı öğreteceğiz onlara.

Yorgo Seferis

Türkçesi : Cevat Çapan


BARBARLARI BEKLERKEN \ Kavafis

20/09/2011

 

BARBARLARI BEKLERKEN

 

Neyi bekliyoruz böyle toplanmış pazar yerine?
Bugün barbarlar geliyormuş buraya.

Neden hiç kıpırtı yok senatoda?
Senatörler neden yasa yapmadan oturuyorlar?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün.
Senatörler neden yasa yapsınlar?
Barbarlar geldi mi bir kez, yasaları onlar yapacaklar.

Neden böyle erken kalkmış imparatorumuz,
şehrin en büyük kapısında neden kurulmuş tahtına,
başında tacı, törene hazır?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
onların başbuğunu karşılamaya çıkmış imparatorumuz.
Bir de koca ferman hazırlatmış
ona rütbeler, ayrıcalıklar bağışlayan.

İki konsülümüzle yargıçlarımız neden böyle
İşlemeli, kırmızı kaftanlar giyinip gelmişler?
Neden böyle yakut bilezikler, parlak,
görkemli zümrüt yüzükler takınmışlar?
Ellerinde neden böyle altın,
gümüş kakmalı asalar var?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
onların gözlerini kamaştırırmış böyle takılar.

Ünlü konuşmacılarımız nerde peki,
Neden her zamanki gibi söylev çekmiyorlar?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
onlar pek aldırmazlarmış güzel sözlere.

Nedir bu beklenmedik şaşkınlık, bu kargaşa?
(Nasıl da asıldı yüzü herkesin!)
Neden böyle hızla boşalıyor sokaklarla alanlar,
neden herkes dalgın dönüyor evine?

Çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi.
Sınır boyundan dönen habercilere göre
barbarlar diye kimseler yokmuş artık.

Peki, biz ne yapacağız olmadan?
Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.

Konstantinos Kavafis

(Türkçesi: Cevat Çapan)


VUSLAT \ Yahya Kemal Beyatlı

16/09/2011

 

VUSLAT

 

Bir uykuyu cânânla beraber uyuyanlar,
Ömrün bütün ikbâlini vuslatta duyanlar,
Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamanı,
Görmezler ufuklarda şafak söktüğü ânı.
Gördükleri rüyâ, ezeli bahçedir aşka;
Her mevsimi bir yaz ve esen rüzgârı başka,
Bülbülden o eğlencede feryât işitilmez,
Gül solmayı, mehtap azalıp bitmeyi bilmez;
Gök kubbesi her lâhza bütün gözlere mavi,
Zenginler o cennette fakirlerle müsâvi;
Sevdaları hulyâlı havuzlarda serinler,
Sonsuz gibi bir fıskiye âhengini dinler.

Bir rûh o derin bahçede bir def’a yaşarsa,
Boynunda onun kolları, koynunda o varsa,
Dalmışsa, onun saçlarının râyihasıyle,
Sevmekteki efsûnu duyar her nefesiyle;
Yıldızları boydan boya doğmuş gibi, varlık,
Bir mû’cize hâlinde, o gözlerdedir artık;
Kanmaz en uzun bûseye, öptükçe susuzdur,
Zîrâ susatan zevk o dudaklardaki tuzdur,
İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan,
Bir sır gibidir azçok ilâh olduğumuzdan.
Onlar ki bu güller tutuşan bahçededirler.
Bir gün, nereden, hangi tesadüfle gelirler?
Aşk onları sevk ettiği günlerde, kaderden.
Rüzgâr gibi bir şevk alır oldukları yerden;
Geldikleri yol… Ömrün ışıktan yoludur o;
Âlemde bir akşam ne semavî koşudur o!
Dört atlı o gerdûne gelirken dolu dizgin,
Sevmiş iki ruh, ufku görürler daha engin,
Sîmâları gittikçe parıldar bu zaferle,
Gök her tarafından donanır meş’alelerle.

Bir uykuyu cânânla beraber uyuyanlar,
Varlıkta bütün zevki o cennette duyanlar,
Dünyâyı unutmuş bulunurken o sularda,
– Zâlim saat ihmâl edilen vakti çalar da –
Bir an uyanırlarsa lezîz uykularından,
Baştan başa, her yer kesilir kapkara zindan.
Bir fâciadır böyle bir âlemde uyanmak,
Günden güne hicranla bunalmış gibi yanmak.
Ey talih ! Ölümden de beterdir bu karanlık;
Ey aşk ! O gönüller sana mâl oldular artık;
Ey vuslat ! O âşıkları efsûnuna râm et!
Ey tatlı ve ulvî gece ! Yıllarca devam et !

Yahya Kemal Beyatlı