ŞİİR ‘MAHCUP’TUR / Haydar Ergülen

 

ŞİİR ‘MAHCUP’TUR

 

Şiirle üzümün arasında bizim bilmediğimiz, ancak sezebildiğimiz bir arkadaşlık olduğuna inanıyorum. Şiir, üzüme baka baka yazılır, üzüm de şiire baka baka kararır desem, bunda doğal olarak bir haksızlık bulabilirsiniz. Belki de aralarındaki yakınlıktan doğru, arkadaş arkadaşa baka baka ‘mahcup’ olur ve şiir de böyle yazılır demek en iyisi. Ben de bir arkadaşıma bakarak ‘ mahcup’ oldum ve neredeyse iki yıl aradan sonra yeniden şiir yazmaya heves ettim.

Arkadaşım Engin Turgut, belki de şiirden, üzümden ve arkadaşlıktan kurulan şu bağın bir hatırası kalsın diye yazdıklarını iki kitapta topladı, biri şiir, ‘Mahcup’ adlı bir kitaba sığdı, sığındı, biri de ‘Hiçbir Zamana Sığmayan’ denemeler. İkisi de Hayal Yayınları’ndan çıktı. Ve dünyada artık sözü edilmeye değmeyen ne varsa onlar bir ‘hatıra ağırlayıcısı’ olan Engin Turgut’un dilinde toplandı, yeni hayat karşısında ‘Mahcup’ oldu, şiirin de tıpkı arkadaşlık gibi bir ‘hatıra’ olduğunu bilenlere sunuldu. Bakmayın, kitabın adının ‘Mahcup’ olduğuna, Engin Turgut hâlâ şiir ve dünya hususunda bir üzüm tanesi kadar iyimser, o yüzden de hâlâ ve giderek daha da ‘esrik’ bir şiir yazıyor. Kim bilir belki de şu kötü zamanlara, arkadaşlığın kusur sayıldığı hayata böyle birbirinden iyi ve iyimser şiirler sunduğu için ‘Mahcup’ koymuştur kitabının adını. Öyle sanıyorum, çünkü hayat kötü, şiir iyi.

Engin Turgut’un şiirlerini okuduğum zaman ben de biraz ‘Mahcup’ oluyorum, üzgün, kederli ve karamsar şiirler yazdığım için olmalı. Oysa arkadaş arkadaşın şiirine baka baka keyifli, neşeli ve mutlu olur ve öyle şiirler yazmaya özenir değil mi? Onun insana ve şiire inancı bir bütünlük taşıyor ve tam, tıpkı eski hayattaki gibi. İyimser ve belki de olması gerektiği gibi bir ‘şair tabiatı’yla yazıyor çünkü. İnsan bazen bu kadar iyimserliğin ardında bir ‘hınzırlık’ da aramıyor değil! Ama “İyiliğin kapısı kapanmasın/ suyun gövdesi bükülmesin” gibi dizelerden de anlıyoruz ki, o insanın da şiirin de ‘saf’ olduğu zamanların şairi, günümüzün ‘ Mahcup’u.

Yalnızca şiirlerinde mi, denemelerinde de aynı ‘saflık’ var. Ressamlardan şairlere, müzisyenlere sevdiği kim varsa, tıpkı hayata ve şiire yaptığı gibi, onları da yere göğe sığdıramıyor. Sanki bir ‘zamane dervişi’, ‘onlar olmazsa ben olmuşum ne fayda’ diyor sanki. Sevgisini de şiiri gibi açık ediyor. O cömertlikten nasibini kelimeler de alıyor, onları da insanları sever gibi seviyor. Benim de çok sevdiğim türkü ustası Nevzat Karakış’ın ‘Bizar’ albümünü dinlerken şunları düşünüyor örneğin: “Nevzat Karakış’ın türkülerini dinlerken bilge bir söğüt ağacının altında nar ısırıyorum… Bir somun ekmek kadar sıcacık oluyor ruhum. Ben böyle güzel insanlardan türküler dinlediğim zaman, kabuğum çatlıyor, korkaklığımın yerini cesaret alıyor ve daha çok özler oluyorum insan kalbini. Koyu bir gazelden muska yapıp takıyorum kalbime.”Yine sözün aslına, şiire dönelim, “İnceliğin tenhasına taşınsam ve iştahla/ mırıldansam adınızı, uzansak şarabın avlusuna/ şımartsak kelimelerimizdeki dalgınlığı/ ve sıcak kalpler komşusu olsak birbirimizin” diyen Engin Turgut’u, kitaplarını okuyarak ‘Mahcup’ edelim.

Dem bu demdir…

Üzüm, bağında durduğu gibi durmuyor! Bir tanesini, bir salkımını bağından ayırmaya gör, hemen bağ bozumu oluyor, yalnızca ses benzerliğinden değil, kaderi de benzediği için bir üzgünlük olarak şiire giriyor. Şiirin tek sebebi olmasa da, buruk tadından ötürü bir ‘buruk acı’ veriyor şiire. Benim de ‘üzgün’ şiirlerimin bağı araştırılırsa, o bağı bozulmuş ‘üzüm’ olduğu hemen anlaşılır. Üzüme kıyamayan şairler, hem şairler başka şeylere kıymamak için kendilerine kıymakla meşhur o ‘tuhaf kişi’ler değil midir, ilk elden bir ‘masumiyet’ yakıştırırlar üzüme.

Oysa üzüm masum değil, zalim olduğu da söylenemez ama pek çok şeyin müsebbibi. Bir şeyin müsebbibi olmak her zaman kötü sayılmaz. Hem rakının, hem şarabın müsebbibi olan üzüme kötü diyebilir miyiz, ben demem. Hele şair ve artık ressam da olan Engin Turgut’un şiirlerini okuduktan, resimlerini gördükten sonra. Engin Turgut henüz ‘güz’ yaşında değil ama dilerim ‘yüz’ yaşına kadar yaşar, yeni resim sergisine “Şairin Güz Düşleri” adını vermiş. Hadi kelime oyunu yapayım, “Şairin Güzümleri” deseydi, sanki onun şiirine de, resmine de daha çok yakışırdı. Üzümden başladık, üzüntüye düştük, güze çıktık, ben üzümün Engin Turgut’un şiirinde ‘rakı haline büründüğünü, resminde ise ‘şarap hali’ nde durduğunu sanıyorum. Şiir rakı, şarap resim diye düşünürseniz, üzümün iyi şeylerin müsebbibi olduğunu da görürsünüz. Öyle ya, rakı da şarap da ‘dem’, Engin Turgut’un şiiri de, resmi de ‘demli’. Öyleyse ‘dem bu demdir’ demek gerekir.

Engin Turgut’u, ilk şiirleriyle tanıdım, özellikle de “hüznün mesaisi bitti/ şimdi insan olma vakti” dizelerinde, hayat her zaman da şiire yakışmıyor da, şiirin hayata her zaman yakıştığını anladım. Hem bu dizeler, ‘şiir nedir?’ ‘şiir niçin yazılır?’ ya da ‘şiir kimin içindir?’ sorularına, bence çok ‘insani’ bir yanıt oluşturuyor: Şimdi insan olma vakti. Üstelik şiirin de, resmin de kaynağında duran o ‘dem’, hayatımızda da sevinç ve keder adlı iki kardeş gibi yan yana, iç içe durmuyor mu? Tıpkı Engin Turgut’un söylediği gibi: “Belki de her şey insanın içinde, iç dünyasında saklı, orası daha sahici. Çürüyen ve parçalanan şu tuhaf ve acımasız dünyamızda kendim olmanın hem acısını hem de tadını çıkarıyorum.” Bir de İlhan Berk’in şu sözü: “Ben resmi bilmiyorum, şiiri de böyle yazmak isterdim.” Engin de ‘ressam’ olduğunu iddia etmiyor, ‘bir şair resim yapıyor’ diye düşünüp, öyle davranıyor boyalara. Metin Eloğlu, Mustafa Irgat, İlhan Berk gibi.

Şu sözler de onun: “Renkler ve kelimeler vefa doludur, severler beni… kelimeler ve renkler şefkat doludur, koynuna alırlar beni. ” Sanki tutunacak bir dalı, elinden tutacak kimsesi olmayan bir çocuk gibi şiire ve resme sığınmış Engin Turgut. O yüzden renkleri de samimi, kelimeleri de: “Bak, iki çilekeş olduk birbirimize, sanki taflan/ sence sağ çıkar mıyız bu tuhaf aşktan?” Bence kimse sağ çıkamaz bu tuhaf aşktan! Hem sağ çıkmayı isteyen kim? Hem her şey başka bir şeye dönüşüyor, üzüm üzgünlüğe, üzgünlük şaraba, şarap resme… Neye dönüşürse dönüşşün her şeyin sonunda gelip varacağımız yer, aslında başladığımız yer: Sevinç ve keder. Diğerleri geçici, rakı da, şarap da, şiir de, resim de, Engin Turgut’un sözünü ettiği o ‘tuhaf aşk’ da bu işte, biri olmasa diğeri de olmayacak şey, ‘dem bu demdir’ dedikleri şey: Şimdi insan olma vakti. Olmayacaksa, olmayacaksak niye şiir yazsın, resim yapsın Engin Turgut?

Haydar Ergülen

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: