GECEYE ŞARKI \ Georg Trakl

31/10/2011

 

 

GECEYE ŞARKI

 

1
Bir nefesin gölgesinden doğma bizler
Dolanıp durmaktayız terk edilmişliklerde
Bizler, yani sonrasızlıkta yitirilenler,
Kurbanlarız, adandıklarımızı bilmezcesine.
Dilenciyiz sanki, yok benim diyebileceğimiz,
Kapalı kapılar önünde birikmiş delileriz.
Körler gibi kulak kabartmışız, içinde
Fısıltılarımızın yitip gittiği sessizliğe.
Hedefi olmayan yolcularız bizler,
Bulutlarız, rüzgârlarda dağılan,
Ya da ölümün soluğunda üşüyen çiçekler,
Yerimizden kopartılmayı beklemekteyiz.

2
Varsın, son acılar da somutlaşsın bende,
Savunmuyorum kendimi, ey karanlık güçler.
En büyük sessizliğin yolu sizlerden geçer,
O yoldan yürürüz en serin gecelere.
Soluğunuzla daha sesli alevlere boğmaktasınız beni,
Sabır! Yıldızlar kora dönüşürken, düşler kaymakta
Bize adlarını söylemekten kaçınan diyarlara,
Oralara ancak feda edersek girebiliriz düşlerimizi.

3
Sen ey kapkara yürek, ey karanlık gece,
Kimdir yansıtan, en kutsal zeminlerinizi,
Ve kötücülüğünüzün son vadilerini?
Acılarımız karşısında donup kalmış maske
– Acılarımız ve hazlarımız karşısında
Taştan bir gülümseme boş maskenin dudaklarında
Bir kaya, bütün ölümlülerin çarpınca kırıldığı,
Üstelik varlığı bize bile kapalı.
Ve sonra dikildiğinde karşımıza bir yabancı düşman,
Alaylarıyla aşağılayarak ölesiye didinmemizi,
O zaman daha bir hüzünlü olur şarkılarımız ezgileri
İçimizde ağlayan ise kalır anlaşılamadan.

4
Sensin, sarhoşluğu geçiren Şarap,
Ben, şimdi güzel danslarla kanamaktayım
Ve taçlandırmak zorundayım acımı çiçeklerle!
Bağrındaki en derin anlamın istediği buysa, ey gece!
Kucağındaki bir arpın telleriyim sanki,
Ve son acılarım uğruna şimdi
Senin karanlık şarkın boğuşmakta yüreğimde,
Beni ölümsüz kılıp, bir şişe çevirmekte.

5
Bu huzur – ey derin huzur!
Yok artık dini bütün çan sesleri,
Sen, ey acıların tatlı anası, sen –
Barışın, sanki ölümün enginliği.
Sar o serin ve sevecen ellerinle,
Sar bütün yaraları
– Böylece içten kanasınlar yalnızca
– Sen, ey acıların tatlı anası!

6
Bırak, suskunluğum senin şarkın olsun!
Ne ifade edebilir ki fısıldayışları sana,
Hayatın bahçesinden ayrılmış bir yoksulun?
Bırak, hiç adın olmasın iç dünyamda –
Ruhumda oluşmuş, ama düşlerden yoksun,
Artık sesi kalmamış bir çan gibi,
Tatlı gelini acılarımın, Ve uykularımın sarhoş gelinciği.

7
Toprakta ölüşlerini duydum çiçeklerin, Ve havuzların sarhoş yakınmalarını, Bir de çanların söylediği bir şarkıyı, Gece, ve fısıldayan bir soru; Ve bir yürek – yaralanmış ölesiye, Yoksul günlerinin ötesinde.

8
Suskundu karanlık, beni söndürdüğünde, Gün ortasında ölü bir gölgeydim – O zaman çıkıp mutlulukların evinden Yürüdüm gecenin derinliklerine. Şimdi bir gölge oturmakta yüreğimde, Bir gölge, hissetmeyen günün çoraklığını – Ve dikenler gibi sana doğrulup gülümseyen, Senden, yalnız senden yana, ey gece!

9
Ey gece, acılarımın önündeki dilsiz kapı, Gör artık bu karanlık yara izinin kanadığını Ve kabından taşmak üzere olduğunu çektiklerimin! Ey gece, ben hazırım artık! Ey gece, unutmuşluğun bahçesi, darmaduman, Yoksulluğumun dünyaya kapalı ihtişamında, Salkımlarla, dikenli çelenkler de solmakta, Gel, ey en yüce zaman!

10
Bir zamanlar gülmüştü içimdeki şeytan. Ben, bir ışıktım parıltılı bahçelerde, Oyunlarla dansların eşliğinde, Bir de aşkın şarabı, başımı uyuşturan. Bir zamanlar ağlamıştı içimdeki şeytan. Ben, bir ışıktım sancılı bahçelerde, Kadere boyun eğişin eşliğinde, Parıltısıyla, yoksulluğun evini nura boğan. Şimdi ağlamadığına ve gülmediğine göre o şeytan, Yitip gitmiş bir gölgeyim bahçelerde Ve ölüm karası eşliğinde, Boş gece yarısının sessizliğiyle dolaşan.

11
Zavallı gülümsemem sana ulaşma çabasında, Hıçkıran şarkım ise yitip gitmekte karanlıkta. Artık yolumun sonuna varmak, tek istediğim. Bırak gireyim senin tapınağına. Bir zamanlar ki gibi, çılgınca ve dindarca Ve sessiz bir duayla önünde eğileyim.

12
Geceyarısının derinliğinde, sen Ölü bir sahilin suskun denizin yanında, Ölü bir sahil: Bir daha asla! Gece yarısının derinliğinde, sen Gece yarısının derinliğinde, sen Gökkubbesin, bir zamanlar yıldızının parladığı, Bir Gökkubbe, artık hiç bir Tanrı’nın çiçek açmadığı. Gece yarısının derinliğinde, sen Gece yarısının derinliğinde, sen Döllenmeden kalansın sıcak bir rahimde, Ve hiç can bulamamış, öylece! Gece yarısının derinliğinde, sen

Georg Trakl

Türkçesi: Ahmet CEMAL

Reklamlar

BAŞKA BİR KENT YOK / Kavafis

27/10/2011

 

 

BAŞKA BİR KENT YOK

 

Diyorsun ki, “bir başka ülkeye,
bir başka denize gitmek istiyorum;
bundan daha güzel bir başka kent vardır kuşkusuz.
Ama kötü yazgım peşimi bırakmaz ne yapsam,
ve kalbim şimdi burada gömülü bir ceset sanki.
Ruhum daha ne kadar katlanacak bu çoraklığa?
Hangi yana çevirsem yüzümü, ne yana baksam
Hayatımın kara yıkıntıları çıkıyor karşıma
Bunca yıllarımı heder ettiğim şu ülkede.”

Yeni bir ülke bulamazsın, arama sakın,
Bir başka deniz de bulamayacaksın.
Nereye gitsen bu kent senin ardından gelecek,
Aynı sokaklarda dolaşıp duracaksın yine,
ve yaşlanacaksın aynı, hep aynı mahallede,
hep aynı evlerde ağaracak saçların.
Ve dünyayı bir uçtan bir uca dolansan da
Dönüp bu kente geleceksin sonunda.

Yanılma sakın, bir başka gelecek umma,
ne seni bekleyen bir gemi var limanda
ne de beklediğin bir başka çıkar yol.
Nasıl tükettiysen ömrünü şurada, şu köşecikte,
Öyle kıydın demektir ona, tüm yeryüzünde.

Konstantinos Kavafis

Türkçesi: Sacide Üçer


BENİ DE EZBERİNE AL / Hüseyin Ferhad

23/10/2011

 

 

BENİ DE EZBERİNE AL

 

Arz üzre gelene
delil ne lâzımdır,
yaralarımı kime göstersem
beni Şeyh Galib sanır

Bakır bir sini gibidir
‘Dünya’ denilen kâşane,
gülümser aşk totemim
fikrine nifak düşünce

Dalkılıç çaldım kapını
farz-ı muhal bir gece,
izin verir misin son bir kez
eğnini tavaf etmeme

Çıktım fildişi kulene
yine yalvar yakar,
nen varsa mahrem ve memnu
yağmaladım sabaha kadar

Beni de hâfızana al
kelime haznene kitle,
seninle ateşe dönüşeyim
külden bir âyete

Nasıl telaffuz edilir
şer lisanında ‘firak’,
bilfiil bir aynadan
bir başka aynaya bakarak

Kendi kanıyla yazar
hattat alın yazısını,
zifir aynalara taşırmadan
okur yârinin çıplaklığını

Beni de ezberine al
kelime haznende unut,
ya kaybolayım fikrinde
fikrine dönüşeyim yahut

Bir dirhem haşhaş kâfi
çıkmak için Alamut’a,
itiraz etmem koysalar
seninle aynı hurufata

Ben Hüseyin Ferhad
iflah olmaz bir aşk budalası,
mülk-i Acem’de bile yoktur
emsalim bir çile ustası

Hüseyin Ferhad


BİR ŞAİR / Octavio Paz

23/10/2011

 

 

BİR ŞAİR


 

“Müzik ve ekmek, süt ve şarap, aşk ve uyku. Bedava. Büyük
ölümcül kucaklaşması birbirini seven iki düşmanın: Her
yara bir çeşme. Arkadaşlar, zamanın sonuna dek sürecek
sonul sohbet için silahlarını iyice bilerler. Aşıklar geçer
gecenin içinden, birbirine geçmiş biçimde, yıldızların ve
gövdelerin birliği. İnsandır insanın besini. Bilgi düş
görmekten farklı değil, ne de düş görmek yapmaktan. Şiir
ateşe atar bütün şiirleri. Sözler bitmiştir, imgeler bitmiş.
Nesne ile adı arasında uzaklık kaldırılmış; adlandırmak
yaratmaktır, düşlemek doğmak.”



“Şimdi sıkı tut çapanı, kuramlaştır, vaktinde gel. Fiyatını öde
ve al maaşını. Boş zamanda, çatlayıncaya kadar otlan: Çok büyük
gazete meraları vardır. Ya da, kır çevrendekileri kahve masasında
her gece, dilin şişer politika yapmaktan. Kes sesini ya da gürültü
çıkar: İkisi de aynı şey. Bir yerlerde zaten vermişler cezanı.
Onursuzluğa ya da darağacına götüren yol tek değil: Düşlerin
fazla berrak, güçlü bir felsefeye gereksinmen var.”




Octavio PAZ


Türkçesi:
Ali Cengizkan


ASPENDOS SÖYLENCESİ \ Cansever Eyüboğlu

19/10/2011

 

ASPENDOS SÖYLENCESİ

 

Belkıs biricik kızıydı Aspendos kralının
Dillere destan güzelliğiyle.
Serpilip evlenme çağına gelince
Övgüsünü duyanlar, uzak iklimlerden
Geldiler onu kral babasından istemeye.
Aspendos görücülerle doldu taştı
Ve sayısız sevdalıdan bunalan kral
Günlerce kara kara düşündükten sonra
Büyük bir yarışma düzenledi sarayında
Buyurdu: “En yararlı ile en güzeli
Kentim yöresinde kim yaratırsa
Kızım Belkıs’tır ödülü.”

Akdeniz’de gül parmaklı şafak söker sökmez
Duyuru Pamfilya’dan tüm dünyaya yayıldı.
Artık denizaşırı prenslerin dillerinden
Kır gezgini çobanların düşlerine değin
Sevdalı gönülleri büyüleyen
Aspendoslu Belkıs’ın eşsiz güzelliğiydi.

Başlamıştı tutkun gençlerin özverili yarışı:
Belkıslı destanlar, yontular, üretimler,
Nice usta işi emekler, yapıtlarla
Yepyeni bir Cennet kenti yaratılmıştı.

Yarışmanın bitiminde izlemeye çıktı kral
Çevredeki birbirinden alımlı albenili
Birbirinden yararlı güzellikleri.
Can kulağıyla dinledi kimilerini,
Gözledi kimilerini de gönül hayranlığıyla.
Son seçimde düşünüp kararını verdi:
Karlı Toroslardan Aspendos’a çağıl çağıl
Akan suları sarmalayan su kemerleri.
“İşte,” dedi içinden, “kentim için en iyisi!”

Tam o anda, ki duyurmak üzereyken kararını,
Koşageldi bir komutanı soluk soluğa
Ve yüce kralına anlattı gördüklerini:
Görkemli bir tiyatroydu bu, ardı ardına düzenli
Taş basamaklarıyla göğe yükselen eşsiz bir anıt.
Yapıtı gören kral arenayı baştanbaşa adımlayıp
En üstteki kale burcuna tırmandı;
O anda kulağına bir fısıltı yankılandı.
Birisi söyleşiyordu sanki yanıbaşında:
“Kral kızı Belkıs benim olacak…” diye.

Şaşakaldı Aspendos kralı, baktı ki,
Ne kimse var yakınında ne ovada esinti.
Sahibini ararken duyduğu sesin,
Tek gördüğü, aşağılarda, sahne köşesinde
Üzgün bir genç yapayalnız gezinmede
Ve genç bir mimarın hünerli büyüsüyle
Basamaklar boyunca büyüyen sesi
Yankılanıp kralın kulağına erişmede…

Yüce kral, tüm konuklarını ülkesinin
Aspendos’a toplayıp mutlu sonu kutsadı,
Binlerce yarışçının gözleri önünde
Belkıs’ı genç mimar Zenon’a uğurladı.

Antalya’ya yolunuz düşerse günün birinde
Serik Toroslarının ıssız maviliğinde
Antik çağlardan kalıt bir kent görürsünüz:
Baküs’ün kızıl salkımlarıyla bezenmiş ovada
Tanrıların uğrağı Aspendos oyunevi
Hâlâ eski görkemiyle döndürür başınızı.

Balkız’ı yurt edinen insanlara sorarsanız,
Tanıklık edecekler bu söylenceye,
Belki kimileri “Yılanlar Tanrısı’nın
Belkıs’ı kaçırıp evlendiği yerdir”, derler.
Hatta kimileri de mermer bezeklerde
İkiye bölünmüş suretini gösterip bahtsız kızın
Giz verir gibi anlatabilirler size,
İki seçkin sevdalı sanatçı arasında kahrolup
Umarsız kalan yüce kral babasının
Kızı Belkıs’ı ikiye bölen çılgınlığını…

Ama ister inanın, ister inanmayın
Aspendos’un gizemli gerçeğine,
Muradına ermiştir Zenon güzel Belkıs’la
Aspendos’u gezenler çıksın kerevetine. :-))

Cansever Eyüboğlu


TÜRKÇE KATINDA YAŞAMAK \ Fazıl Hüsnü Dağlarca

14/10/2011

 

TÜRKÇE KATINDA YAŞAMAK

 

Seslenir seni bana “sonsuz”
Der ki çoğal,
Der ki uzan mutluluğuna
Usun iyiliğin doğruluğun,
Bir bilinmeyenden bir bilinene dek
Türkçe, varolduğumuz.

Türkçe, nice desem seni,
Onca güzelim.
Görünmek derinleşmek,
Dolmak;
Seni düşünürüm düşünürüm, yarı karanlıklarda, dal,
Anlarım onca.

Bir bölü beş, bir bölü dokuz,
Bir bölü bin üç:
Ayrılık anlamların öylesine azar azar dağılır,
Ta doğudaki balık,
Duyar kokusunu
Ta batıdaki yoncanın.

Seslenir seni bana yakın uzak,
Yeryüzü mavisinden gökyüzü yeşiline,
Tutsak uluslar var ya geceler boyu
Onlar için
Yitik özgürlükler için,
Türkçe, haykırmak.

O süre yaradılış dar iken
Düz iken, yassı iken,
Daha’lar
Daha’lar
Daha’lar daha’lara karışmış,
Sınırsızlığın getirmiş yarınları.

Konuşamaz iken o yusyuvarlakta,
Diyemez iken,
Artısı eksisi almış götürmüş
Toprağın bitkilerden arta kalan sağlığını
Sıcak uzun,
Bir kişiler geleceğine.
Seslenir seni bana bir duru su
İçinde masallar uygarlıklar saklayan,
Eski ozanlar kazımış ilk yazıları ilk anıtlara,
Yankılanır
Alandan alana, uçsuz bucaksız,
Evren akınlarının uğultusu

Ama bağışla beni unutmuşum,
Yıldızını güneşini ayını, utanmadan.
Öyle köksüz günlerim gelmiş bozkır çadırlarından çırılçıplak,
Unutmuşum ana demesini bile,
Öykünmüşüm türküsünü ellerin,
Ağzıma bir kara düşmüş bağışla beni.

İşte andiçiyorum,
Bütün ölüler adına,
Bütün gençler, bütün doğacak çocuklar adına,
Varacağım deyişine gündüz gündüz,
Varacağım Tanrı’ya dek,
Soluğumda soluğun.

Seslenir seni bana “ova”m, “dağ”ım,
Nere gitsem bulur beni arınmış.
Bir çağ ki akar ötelere,
Bir ak… ki yüce atalar, bir al… ki ulu oğullar,
Türkçem, benim ses bayrağım.

Fazıl Hüsnü Dağlarca


ÂH MİNE’L ANTALYA / Hüseyin Cahit

12/10/2011