AMORTİ / Leman Julide K

31/12/2011

AMORTİ

Yılbaşı geceleri herkes eğlenip coşarken, ben nedense garip bir hüzne kapılırım. İnsanlar, henüz o hiç bilmediği yeni yılın gelişine mi, yoksa ”Aman şu yaşadığımız yıl sonunda bitti işte, kurtuluyoruz” diye mi, sevinir doğrusu pek anlayamam.

Burdan da anlayacağınız gibi, benim şu, 40 yılı aşkın ömrümde yeni yıl gecesi eğlendiğim pek görülmemiştir.

O gece garip bir yalnızlığa gömülürüm nedense. Yalnız kalmak, yaşadığım onca yılı ve o yılların içinden geçip gidenleri yada gitmeyip bende kalanları; bazen bir özlem, bazen bir burukluk, bazen de gülümseyle ruhumdaki sararan sayfalarını çeviririm.

Önüme açılan ilk sayfadan yüreğime savrulan genellikle; Anadolu’nun bir köyünde bir taş evin sıcaklığıdır. O evin içindeki kömür sobasından duyulan ateşin çıtırtıları ve bir de, üzerindeki mandalina kabuklarından yayılan kokuya karışmış radyodaki bir nihavendin sesidir.

Tombala ve babamın milli piyango biletleri dizilirler sonra ardından, o aynı sayfanın silik çizgilerine.

Biletler diyorum çünkü, tüm kardeşlerim için birer bilet alınırdı o gece. Ama her nedense saat 12.00’den önce, hiç birimizin bundan haberi olmazdı. Ne zaman ki, radyoda nihavent susar ve yeni yıl mesajı okunur, işte o vakit her birimizin eline bir adet bilet tutuştururdu babam.

Altı çocuk büyütmenin sıkıntısını saklamaya çalıştığı gözlerindeki hüznün yerine kısa da olsa bir umut parıltısı yerleşir ve;

– Hadi bakalım hanginizin şansı daha fazla olacak bu yıl görelim, derdi. O an tüm sesler susar, hepimizde heyecanlı bir bekleyiş başlardı.

Tabii bu mutluluk hayali sadece 10-15 dakika sürerdi. Milli piyango biletlerinin son iki rakkamından amorti tutturan, gececenin en şanslısı sayılırdı. Çocukluğumdaki bu oyunda hep kaybettiğim ve sonrasında çok üzüldüğüm için, yaşamım boyunca tek bilet dahi almayışım belki de sırf bu yüzdendir.

Oysa en büyük şansın aslında, o zamanlarda yaşanılan anlar olduğunu hepimiz çok sonradan öğrenecektik.
Kaygılarımız yoktu o vakitler, dünyada olup bitenlerden, savaşlardan, işsizlikten ve parasızlığı bilecek yaşta değildik.

Her geçen yılın, yaşamı da, bizim yaşama bakışımızı da değiştireceğini nerden bilebilirdik.

Mandalina kokularını özlüyorum şimdi, babamın esmer ellerini, fırtınalı bir günde korkusuzca açıldığım denizleri ve aşkı ilk kez yaşarken çırpınışlarını, kalbimin.

Önce sen’le başlayıp ben’le bitmeyen, paylaşmanın gücüne inanan bir, BİZ..!

…ve son iki harfi ”OL” ile biten, yüreği sevgi dolu insanların yaşadığı savaşsız bir dünya istiyorum artık.

Amortiye bile razıyım.

Leman Julide K

(31 Aralık 2011, Cumartesi)

Reklamlar

UÇUN KUŞLAR / Rıza Tevfik Bölükbaşı

29/12/2011

 

UÇUN KUŞLAR

 

Uçun kuşlar uçun doğduğum yere;
Şimdi dağlarında mor sünbül vardır.
Ormanlar koynunda bir serin dere,
Dikenler içinde sarı gül vardır.

O çay ağır akar, yorgun mu bilmem?
Mehtabı hasta mı, solgun mu bilmem?
Yaslı gelin gibi mahzun mu bilmem?
Yüce dağ başında siyah tül vardır.

Orda geçti benim güzel günlerim;
O demleri anıp bugün inlerim.
Destan-ı ömrümü okur dinlerim,
İçimde oralı bir bülbül vardır.

Uçun kuşlar, uçun burda vefa yok;
Öyle akar sular, öyle hava yok;
Feryadıma karşı aks-i seda yok;
Bu yangın yerinde soğuk kül vardır.

Hey Rıza, kederin başından aşkın,
Bitip tükenmiyor elem-i aşkın,
Sende -derya gibi- daima taşkın,
Daima çalkanır bir gönül vardır.

Rıza Tevfik Bölükbaşı

(Serâb-ı Ömrüm)


YOKTUR BELKİ AHMET ADA DİYE BİRİSİ / Ahmet Ada

26/12/2011

 

YOKTUR BELKİ AHMET ADA DİYE BİRİSİ

 

Heves, bir çiçeğin bir çiçekle konuştuğu
Ağaç, dost ormanın yavruağzı
Sevda, giriniz şiirimin cümle kapısı
Ev, içine güneş yürüyen kaygı
İç içe geçmiş odalar sonra
Bir balkon, dünyayı seyrettiğim, dolunayda
Uzak denizleri düşlediğim, sonsuzu,
Işıltılar saçan güneşin altında
Sonrası da var, ellerimin uzantısı
Olmuş her mevsim uçan bir damla su

Ah, çocuklar, yaşama hevesiyle doluyum bugün
Yarın ne olur bilmiyorum
Öteki için varolduğumu biliyorum
Yoktur belki Ahmet Ada diye birisi
Hep ötekidir doğunun da doğusu

Ah, evet, şu incir ağacının doldurduğu boşluk
İşte oyum ben, bu yüzden
Bir sevda çağrısıyım dünyaya

Yoktur belki Ahmet Ada diye birisi
Kim bilir uçar gider acısı

Ahmet Ada


GÜNEY HASTALIĞI / Ceyhun Atuf Kansu

25/12/2011

 

GÜNEY HASTALIĞI

 

Ben dostum vaktiyle bir güney şehrine gittim,
Yanımda – sevince öyledir! – dünyanın en güzel kızı vardı,
Ama neyleyim ki içimde yine o garip sızı vardı,
Sonunda, o güzel günlerimi berbat ettim.

Eylüldü dostum, aylar içinden Eylüldü,
Ateşi düşmüştü artık hummalı kalbimin,
İyileşmiştim dostum, sonra o akşam üstlerinin
Her saati bir altın yaprak olup döküldü.

Uzanmıştım boylu boyunca güney düşüncesine,
Bilirsin aşk havaları insanı sarhoş eder,
Bir şarkı tutturur insan, ezberler gider,
Gariptir, inanır böylece, vurulur kendi nağmesine.

Ben de akıp gidiyordum gökyüzü üstünden,
Bir Güney denizi, bir güney güneşi ki, bilemezsin,
Yalnız olamazsın elbette, orada yalnız olamazsın,
Biz de içiyorduk sarhoş oluyorduk aynı kadehten.

Hâlâ nasıl özlerim bilir misin, bir akşamı her akşam,
Antalya deyince bir portakal düşer,
Ah, bilemezsin hâlâ, o hatıra güneşler,
Yalnızlığının karlı vadisinde dinlenen adam.

Orada güneyde eski bir şehir görmüştün dostum,
Yıkık tiyatrosu kalmıştı, yüzyıllardan yüzyıllara,
Bu şenlik yerinden denize baktıktan sonra,
Demiştim ki: “Ey yitik şehir, sana benziyorum!”

Bilgelik sanacaksın, dinleyince sözlerimi,
Bu şehrin eski haline benzer geçen aşklarımız,
Sonra yıkık duvarlarımızla kalakalırız yapayalnız,
Bu şehirden umduğumuzu alır götürür bir gemi.

Ve oynadığımız, şenlendirdiğimiz o coşkun alan,
Bakakalır, otlar arasından melil mahzun,
Sonra dağlardan bir hava iner gelir, uzun uzun,
Eylül rüzgârını yeniden kokladığımız zaman.

Ah, güney deyince bir yaprak kopar içimden,
Denizlere mi gider bilinmez, bilinmez bir yere gider.
“Gönül şen değil”, feryadınca âhü vah eder,
Toplanmış nice türküler gider peşinden.

Bir ağacı uyur görürseler, uyandırmasınlar,
Güneyde kalmış böyle güzel ağaçlar vardır,
Duldasında bir an dinlendiğimiz o ağaçlardır,
– Herşeyi o ağaçlar bilir dostum, o ağaçlar bilir! –
Biz yaprak misali olduk artık, bize birşey sormasınlar.

Ceyhun Atuf Kansu


AFORİZMALAR / Johann Heinrich Füssli

21/12/2011


İsviçreli Ressam (3 Zürih Aralık 1745 – 26 Aralık 1832 Zürih)

AFORİZMALAR

 

* Hayat hızlı, sanat yavaş, fırsat seyrek, tecrübe aldatıcı, yargı taraflıdır.

* Deha sezgiye güvenir, yetenek zamanla gelişmeye. Yeteneğin babası uygulama, anası değerlendirmedir; duyular uzamında at oynatır o: ama yalnız gönüller bilir gönülleri delip geçmeyi.

* Taraf tutmayan deha, yolunu kaybetmiş bir ırmağa benzer: her şeyi yutar ve sonunda bir bataklığa dönüşür.

* Beğeni, doğanın incelikle eğitilmiş meşru yavrusudur; moda, geçiciliğin sanatlarla bezenmiş piçi.

* Aklınız ve duyularınız saygın bir biçem ve zevk yargıcı olmanız için birbirleriyle yarışıyorlarsa, üç şeyden mahrum olmamanız gerektiğini asla unutmayın: incelediğiniz yapıtın konusu, sanatçının kişiliği ve tarafsızlık.

* Düşgücünün Cennet’inden haz pınarları fışkıranlar için, gerçeklik düşkırıklıkları ile doludur.

* Sanatsal yolculuğunuzun başlangıcında, size rehberlik edecek ilkeleri iyi belirleyin; kimileri bizzat sanata dalkavukluk ederler, diğerleri sanata ulaşabilecek olanlara; görüşlerini bugünle sınırlandıranlar da vardır, geleceğe açılanlar da: kelebek kırda uçar, leylek okyanusları aşar.

* Yararlı ve değerli olun, fakat çağdaşlarınızdan, sahip olabilmek için can attıkları özelliklerinize yönelik hiçbir övgü beklemeyin, adalet dağıtma görevini gelecek kuşaklara bırakın.

* En zayıf, en bayağı ve en sıkıcı sanatçılar, hemen her zaman en güç, en saygın ve en yakıcı konularla uğraşmayı tercih ederler.

* Güzellik tek başına kaldığında tatsızlığa dönüşür, zevk gibi tiksindirir.

* Zerafet, eylem halindeki güzelliktir: davranışları, tavırları ve güzelliğin devinimlerini tamamlar. Doğa, olanaklarını gösteriş için ortaya dökmez; üzerinde inceden inceye çalışılmış hiçbir zerafet doğal değildir. (…) Çocukların tüm hareketleri, tavırları zerafet taşır, çünkü bu jestler, ânın, yapmacıklıktan ve büyük tutkulardan uzak, dolaysız ve cesur meyveleridir.

* Anlaşılmama ya da hissedilmeme korkusu, bazılarının anlatımı yapmacıklaştırana kadar belirginleştirmesine yol açar.

* Duyarlık ‘merhamet’in anasıdır. Çekiciliği karşısında heyecanlanmayan, Güzellik’in resmini nasıl yapabilir? Benzerleri için bir damla yaş dökmemiş olan, zarif bir yüze insanlığın gözyaşlarını nasıl yansıtabilir?

* Yapmacıklık canayakınlığa yol açmaz. Kendini sevmeyen biri nasıl benim hoşuma gidebilir? Önceden çalışılmış tavırların yapay inceliklerini ortaya döküp duran biri nasıl olur da kendini sevebilir?

* Kendi yarattığı armonilerin içinde yitip giden kulak, dışarıdan gelen armonilere karşı sağırdır.

* Düşkırıklıkları, aşağılanmalar ve hatalardan alınan dersler, insanda bin ustanın öğretisinden daha çok iz bırakır.

* Sanat, inançlı bir millette kutsal kalıntılar, savaşçı bir millette madalyalar, tecimsel bir millette ise tüketim malları üretir.

* Aşkın ve hazzın renkleri ara renklerdir.

* Bir ermişe rastlamanın normal bir insana rastlamaktan daha kolay olduğu dönemlerde, dinden hiçbir şey beklenmez. İşçiden çok sanatçı üreten bir dönemden de boş yere sanat beklemeyin.

* Kendini beğenmişlik. – Sivilce kurbanı olan kendini beğenmiş, ölümlülerin en zavallısıdır.

* Bir kadının sevgisi her zaman, sevgi kendisini kendisinden üstün görmesiyle düz orantılıdır. Kadın, kendisinden aşağıda olana yaltaklanır, acır, onu horgörür ya da unutur gider, kendisiyle aynı seviyede gördüğüne saygı gösterir, onu bağışlar ama tartışmalarıyla sürekli tedirgin eder ve ancak kendisinden üstün olana taparcasına bağlanır.

* İntihal. – Ödünç alınmış mükemmelliklerden faydalanmak isteyen kişi, kendine özgü birtakım niteliklere de sahip olmalıdır. Bir dilencinin masasındaki altın maşrapa, tenekeden yapılmış benzerlerini açığa çıkartmaktan başka bir işe yaramaz.

* Küçük olanı onurlandıran büyük olmayı bilmiyor demektir.

Johann Heinrich Fussli

(Sel Yayıncılık, Eylül 2001, Türkçesi: Cem İleri


SON SATIR / Necmi Zekâ

20/12/2011

 

SON SATIR

 

Her acı, bir diğerine uzaklığıyla oyalar kendini
artık herkesi utandıracak yaştasın
sana hak veriyorum: Bir hayat kurmalısın kendine…

Göğün eksik yerleri artık başka renk
kimse değilse bizden çalan o dalı
kimse değilse düşman, kaçmaya bak sen
dermiş devşirmiş yükünü piyanosunda akşam
ilk tuşunda -ilk adımda- o yorgun hayal gücü
tanıyamaz ki, yok yere arayıp dursun
kendiyle savaşıp, geçsin bir sokak ötemden
göremez ki, hiçbir ağaç bilmez, ama sen osun
‘bir hayat kurmalısın kendine…’
peki, yardım et çirkinleşmemesine sözün
acı tembel özrüdür, azarla beni kendimi tuttum

Diyorum ki
bir kırlangıçtır gelen bakarsın, görmüş göreceğini
yazgısını benden ayırmaya kararlı
sadeliği o büyük oyunların kaçmaz gözünden
eskidenmiş bıraktığı yerden sürdürür her aşk
bir diğerine yakınlığıyla oyalarmış kendini
sırtını döndüğün an, biri söyler bakarsın
leşler üzerinde tasarruf hakkı kimin
söyleme ‘gerçek mutluluk yalnızlık ister’ biliyorum
kırlangıç sensin, sen bir kırlangıç değilsin
artık herkesi utandıracak yaştasın
herkes sana hak veriyor: Bir hayat kurmalısın kendine…

Necmi Zekâ


MAVİ GEÇTİ… / Haydar Ergülen

20/12/2011

 

MAVİ GEÇTİ…

 

Öyle bir yazdı ki
Sanki gökyüzünde oturuyorduk

Seni öpmek gökyüzünü öpmek gibi
Mavi bir şeydi

Gençlik öyle bir yazdır ki
Ne yurt ne ev ne oda
Yalnızca gökyüzü
Yeter insana

Biz seninle gökyüzünde
Çok oturduk
Gençliğimiz
Çok mavi geçti… çok!

Haydar Ergülen