YOKUŞ YOL’A / Turgut Uyar

08/04/2010

yokuş yol’a


güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar

dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan
Kürdistan’da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar

Muş – Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan
eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar

sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan
portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar

bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan
padişahlar ve Muşlar kanar, darülbedayiler kanar

Muş – Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar

el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar

Turgut Uyar


CIGARAYI ATTIM DENİZE / Cemal Süreya

03/04/2010

Cemal Süreya


CIGARAYI ATTIM DENİZE

Şimdi bir güvercinin uçuşunu bölüşüyoruz
Gökyüzünün o meşhur maviliğinde
Uzun saçlı iri memeli kadınlarıyla
Bir akdeniz şehri çıkabilir içinde
Alıp yaracak olsa yüreğini
Şimdi bir güvercinin

Şimdi sen tam çağındasın yanına varılacak
Önünde durulacak tam elinden tutulacak
Hangi bir elinden güzelim hangi bir
Bir elinde kızlığın duruyor garip huysuz
Öbür elinde yetişkin bir günışığı
Daha öbür elinde de kilometrelerce hürlük
Çalışan insanlar için akşamlara kadar
Toz duman içinde
Bir elinde de boyuna ekmek kesiyorsun

Biz eskiden de en aşağı böyleydik senlen
Bir bulut geçiyorsa onu görürdük
Bir minarenin keyfine diyecek yoksa onu
Bir adam boyuna yoksulluk ediyorsa onu
Ne zaman hürlüğün barışın sevginin aşkına
Bir cıgara atmışsak denize
Sabaha kadar yandı durdu


BİR HAZİN HÜRRİYET / Nâzım Hikmet

03/04/2010

Nâzım Hikmet


BİR HAZİN HÜRRİYET

Satarsın gözlerinin dikkatini, ellerinin nurunu,
bir lokma bile tatmadan yoğurursun
bütün nimetlerin hamurunu.
Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında,
ananı ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle,
hürsün!

Sen doğar doğmaz dikilirler tepene,
işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan
değirmenleri,
büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün
vicdan hürriyetiyle,
hürsün!

Başın ensenden kesik gibi düşük,
kolların iki yanında upuzun,
büyük hürriyetinle dolaşıp durursun,
işsiz kalmak hürriyetiyle,
hürsün!

En yakın insanınmış gibi verirsin memleketini,
günün birinde, mesela, Amerika’ya ciro ederler onu
seni de büyük hürriyetinle beraber,
hava üssü olmak hürriyetiyle,
hürsün!

Yapışır yakana kopası elleri Valstrit’in,
günün birinde, diyelim ki, Kore’ye gönderilebilirsin,
büyük hürriyetinle bir çukura doldurulabilirsin,
meçhul asker olmak hürriyetiyle,
hürsün!

Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil
insan gibi yaşamalıyız dersin,
büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,
yakalanmak, hapse girmek, hatta asılmak hürriyetinle,
hürsün
Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında,
hürriyeti seçmene lüzum yok
hürsün.
Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.

(1951)


ZORUNLULUK – ÖZGÜRLÜK / Melih Cevdet Anday

03/04/2010

ZORUNLULUK – ÖZGÜRLÜK

Bayılırım özgürlüğe… Basılı kağıtlarda, duvarlarda özgürlük isteğini duyuran vurgusözleri (sloganları) gördükçe, toplumumuzun çağdaşlaştığını, bireylerimizin tek tek bilinçlendiğini, geleneklerin, dışardan bindirme buyrukların etkisinden sıyrıldığını düşünüp kıvanıyorum. Özgürlük kavramı moderndir, insanlık oldum olası özgürlük ardında koşmuş değildir. Dahası, özgürlük, istenecek bir şey de olmamıştır her zaman. Geleneklere uyarak yaşamak daha rahat ettirmiştir kişiyi. Düşünüp karar vermek yorucudur. Bakın, kendinizi şöyle iyice bir yoklayın, inançlarımızın çoğu (düşüncelerimiz demiyorum çünkü kendimize özgü düşüncelerimiz olup olmadığı belli değildir) dışardan verilmiştir, bunlar nerdeyse bütün toplumsal-töresel görüşleri kapsar. Onlardan biri sarsılacak olursa, başkaldırırız, özgürlük isteriz. Sözgelişi dinler konusunda böyle olmuştur çoğun, tarihteki din kavgaları, sömürgelerdeki kimi çatışmalar bunu gösterir. Eski zamanlardaki, istilacılara karşı açılan yurdu savunma savaşları da, bugünkü anlamda “yurt’ kavramından doğmamıştır; eski toplumlar, yaşama biçimlerini korumak için giriyorlardı bu savaşlara. Yaşama biçimlerini korumak ise düpedüz geleneği sürdürmek demektir. Geleneğin egemen olduğu yerde özgürlük isteği doğamaz. Ya da zenginliklerini arttırmak isteyen büyük krallar arasında oluyordu savaşlar. Şeref kazanmak için kahramanlık etmek bireylerin tutkusu durumuna getiriliyordu. Kısaca söylemek gerekirse, eski zamanlarda birey, kendi üstünde, kendi dışında var olduğuna birtakım güçlerin buyruğundaydı. Giriştiği işlere zorunlu olarak girişiyordu, şu yolu ya da bu yolu seçme özgürlüğü yoktu. Gerçekte böyle bir şeyi düşünmek bile saçmaydı. Düşünmek, kendi başına karar vermek gibi şeyler çok sonra çıktı ortaya. Yukarda “modern” sözcüğünü bunun için kullandım. ‹nsan zorunluluk altında mıdır, zorunluluk kurallarına göre mi davranıyor, yoksa özgür müdür, gideceği yolu, yapacağı işi, tutumunu, davranışı gerçekten kendisi mi seçer?
………
Goethe, eskiyi de, yeniyi de en can alacak yerlerinden görüp gösteren bu eşsiz adam, klasik tragedya’da egemen olan ödev (vecibe) ile istek arasındaki çatışmaya karşılık modern dramda istek ile istenç arasındaki, demek yapmak isteyip de yapamamak arasındaki çatışmanın işlendiğini ileri sürer. Başka bir deyişle, eski zamanlarda egemen olan “zorunluluk” yeni zamanlarda yerini “özgürlük”e bırakmıştır. Artık birey kendi duygu ve düşüncelerine uygun olan kararı verir, bu kararı uygulamaya bakar. Başarır ya da başaramaz, o başka sorun. Başaramazsa ortaya “dram” dediğimiz durum çıkar. Artık ödev-istek çatışmasının yerini, istek-yapma gücü, gerçekleştirme çatışması almıştır. Böylece insanlık trajik bir çağdan dramatik (buna romantik de diyebiliriz) bir çağa geçmiş olur. Bu yeni çağın temsilcisi olarak da ‹ngiliz ozanı Shakespeare’i görür Goethe, onu örnek gösterir. Şu çok derin buluşunu ortaya atar : Shakespeare, insanlardaki istekleri, dışardan onlara zorlanmış gibi gösterme yolunu tutmuştur oyunlarında… Sözgelişi Macbeth, sanki falcıların, büyücülerin aşılamalarına (telkinlerine) uyarak kral olma hevesine kapılmıştır. Oysa bal gibi bu tutkuya kaptırmıştır kendini. Başka bir deyişle Shakespeare, buradaki dramı, tragedya kılığına sokmaktadır.

Gerçekte insanlık o çağdan bu çağa geçmiş değildir, ikisini bir arada yaşamaktadır. Özgürlük çağında bulunduğumuzu söylememize, özgürlük için savaşmamıza karşın, bugün de bizim isteklerimizi aşan geleneksel kuralların az ya da çok buyruğu altındayız. Dahasını isterseniz, çoğu kişi o geleneksel buyruklarının varlığının farkında bile değildir de, onların sürüp gitmesi için savaşmayı, özgürlük uğrunda savaş sayar. Bununla da bitmiyor, “özgürlük” sözünün bunca moda olduğu yeni dünyamızda, özgürlüğü gerçekten isteyenlerin çok olduğu söylenemez. Neden derseniz, özgürlük isteği, korkunç bir sorumluluğu da birlikte getirir. Ben seçeceğim, seçtiğimi ben gerçekleştireceğim, ama bunun sorumluluğunu da yükleneceğim. Kolay değildir, yürek ister, tedirginliği, yenilginin acısını göze almayı gerektirir. Dahası, istediğim şeyi çok iyi bilmezsem yarı yolda şaşırabilir, pişmanlık duyabilirim. Oysa “zorunluluğa” inanmak bu bakımdan daha rahat ettiricidir, çünkü olayları ben oluşturmamışımdır, onlar kendi başlarına karşıma gelmişler, beni sürüklemişlerdir. Ben sadece katlanırım, öyleyse sorumluluk alamam üzerime. Geçende bir yeri gelmişti de söylemiştim, İslamda “dün-bugün-yarın” bölümlemesinin, dünya için olmaması, çok tutarlı olarak, bireyin özgürlüğünün bir gerçek olmadığı inancından doğar. Kur’anda geçmiş, ancak ibret dersi olarak anılır. “Bugün” ise bizim elimizde olmayan bir oluşumdur.

İşte geçmişin bugünü doğurduğu, bugünün de yarını yaratacağı inanışı burada birden karşımıza çıkıyor. İnsanlar tek tek değil, toplu halde isteklerini, inançlarını kullanarak, tarihin akışını yönlendirirler. Olayların biçimini saptamak keyfimize kalmış değildir elbet, ama bizden bağımsız olarak da oluşamaz. Biz özgür istençlerimizi, güçlerimizin gösterdiği yönde birleştirerek zamanın akışını saptayabiliriz. Bunun için de özgürlük konularının tek tek sorumluluğunu algılamamız gerekir. Kimine özgürlük güç, yorucu gelir bu bakımdan, yönetmektense, yönetilmek daha rahattır onun için. Yönetilmekte (her bakımdan) rahatlık bulanların çoğunluk olduğu yerde, özgürlük savaşımı kolay kazanılamaz, ayrıca anlamı da algılanamaz onun.

J. P. Sartre, kişinin varolmasını onun seçme özgürlüğünde aramıştı. Camus, başkaldırmakla varolabileceğimizi söyledi. Bunlar kader-istek çatışmasının çağımızdaki yansımaları olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü Batı’nın geçmişinde tragedya ve dram vardı. Bunlardan ikisi de, başka açılardan olmakla birlikte, çatışmayı, savaşımı, başkaldırmayı içerir. İbn al-Rüşd’ün tragedyayı anlayamaması ne düşündürücü! Toplumlar, geçmişlerinde tragedya olmasa da, onu bir yerden alıp benimsemeye bakmalılar.

(Yeni Tanrılar)

Melih Cevdet Anday


HÜRRİYET KASİDESİ / Namık Kemal

02/04/2010

HÜRRİYET KASİDESİ


Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selâmetten
Çekildik izzet ü ikbâl ile bâb-ı hükûmetten

Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten
Mürüvvet-mend olan mazluma el çekmez iânetten

Hakir olduysa millet şanına noksan gelir sanma
Yere düşmekle cevher sakıt olmaz kadr ü kıymetten

Vücudun kim hamîr-i mâyesi hâk-i vatandandır
Ne gam râh-ı vatanda hâk olursa cevr ü mihnetten

Muîni zalimin dünyada erbab-ı denâettir
Köpektir zevk alan sayyâd-ı bi-insâfa hizmetten

Eder tedvîr-i âlem bir mekînin kuvve-i azmi
Cihan titrer sebât-ı pay-ı erbâb-ı metânetten

Biz ol ulvi-nihâdânız ki meydân-ı hamîyette
Bize hâk-i mezâr ehven gelir hâk-i mezelletten

Ne gam pür âteş-i hevl olsa da gavgâ-yı hürriyet
Kaçar mı merd olan bir cân için meydân-ı gayretten

Kemend-i can-güdâz-ı ejder-i kahr olsa cellâdın
Müreccahtır yine bin kerre zencîr-i esâretten

Felek her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin
Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azîmetten

Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-yı hürriyyet
Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten

Gönülde cevher-i elmâsa benzer cevher-i gayret
Ezilmez şiddet-i tazyikten te’sîr-i sıkletten

Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet
Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten

Ne yâr-ı cân imişsin ah ey ümmid-i istikbâl
Cihanı sensin azad eyleyen bin ye’s ü mihnetten

Kilâb-ı zulme kaldı gezdiğin nâzende sahrâlar
Uyan ey yâreli şîr-i jeyân bu hâb-ı gafletten

Namık Kemal


ÖZGÜR DÜŞÜNCE / Polyanov

02/04/2010

Dimitır Polyanov

(Bulgaristan, 1876 – 1953)

ÖZGÜR DÜŞÜNCE

Gençlik yıllarımızın ateşinde,
gem almaz yaşamın eşiğinde,
odur gözlerimizi açan
önümüzdeki uzun yola çıkarken,
o bir peri, tanrıça, bilgelik, yüce,
adı özgür düşünce.

Bir tedirgin yürek, bir ateş tohum,
bir bakarsın keder, bir bakarsın sevinç,
bir bakarsın çığlık,
bir bakarsın ateş parçası güneş,
ne engel tanır, ne baskı, ne sınır, ne zulüm,
Promete’dir onu ilk veren bize,
adı özgür düşünce.

Önümüzdeki tekmil gizleri
odur açan, birer birer çözen o,
yaşadığımız günleri ve geleceğimizi
ışınlarla aydınlatan, çizen o,
yoktur çözemediği sorun, anlam, bilmece,
adı özgür düşünce.

Boş yere didinirler dururlar cüceler,
durdurmaya çalışırlar düşünsel uçuşu,
durdurmak isterler ışını, yok etmek isterler,
ama düşman belki bin kez gördü ki, sonuç şu:
istediğince yırtınsın dursun, vuramaz onu zincire,
adı özgür düşünce.

Koşun, bayrakları dalgalandırarak,
özgür düşüncenin şarkı söylediği yere,
bir bu şarkıyı duyan kişi
insan gibi yaşadım diyebilir ancak,
mutludur kişi onu gördüğü sürece,
adı özgür düşünce.

Türkçesi: A. Kadir – Fahri Erdinç


PERİLİ EV / Behçet Necatigil

02/04/2010

PERİLİ EV

Bak, masa, işte
Yerini bulmuş şimdi
Biz yokken bu eve
Besbelli biri girdi.

Allahım, çamaşır
Yıkanmış, ütülü!
Ben giderken bu kitap
Yere düşmüştü.

İçemezdim suyundan
Dibi yosundu, sahi!
İmkânı yok inanmam
Bu başka sürahi.

Emektar çul keçe
Yeni gibi tertemiz.
Ocakta ateş yanıyor
Yanıyor lambamız.

Hemen yatasım geldi
Bir hal olmuş perice,
Tüyden hafif
Yatağıma değince.

Gezmiş eşyada belli
Bir kadının elleri.

Behçet Necatigil