ŞİİRİN EZGİLEŞME SÜRECİ / Derya Biçer

22/04/2010

ŞİİRİN EZGİLEŞMESİ SÜRECİ


Şiirin kendi müziği vardır. Bu müzik aynı şiiri her okuduğuzda farklı notalara ulaşır,içinizdeki tını asılı kalır yüreğinize. Şiirin içindeki müziği sadece okuyan duyar. Bu müziği herkesin duymasını sağlamak işte burada başlar şiiri besteleme yolculuğu. Şiirin içindeki binlerce tınıyı notalara dökmek. Şiirin kahramanı öyle çoktur ki. Roman ya da öyküye benzemez kendinizi oradaki kahramanlarla özdeştirebilirsiniz ancak. Oysa her okuyan O şiirin kahramanıdır. Aynı şiir birinin ayrılığının birinin kavuşmasının özeti olabilir.

Bir şiir ezgiye dönüştüğünde ne olur? Şiirliğinden vazgeçer mi yoksa iç müziği ile gerçek notalar birleştiğinde çok sesli haliyle yüreğimizdeki yeri ne olmuştur?

Şiir bilinçaltı ile sezginin birleştiği noktadır.Şairin bilinçaltı ile okuyucunun sezgisi buluşur. Bu olduğu an O şiirin kahramanı/oyuncusu siz olursunuz. Çünkü şiir anılardan beslenir. Şair bilinçaltının mühendisidir.Esin perileri çalışır okuyucuya ulaşan bu yolları yapmak için okuyucuyla buluştuğunda bilinçtir artık. İçten yaşananın dışta biçim almış halidir şiir.

Günümüzde çok tartışılsa da ezgiye dönüşen şiirlere baktığımızda kendi iç müziklerinin de bizi ne kadar etkilediği tartışma götürmeyen bir gerçektir. Belki bu nedenle şair şiirinin bestelenmesine izin vermekte bir sakınca görmektedir.

Şair ile besteciyi buluşturan da bu değil midir? Sözcüklerin arasındaki tınının gerçek notalara dönüşmesinin, doğanı verdiği yetilerin buluşmasının keyfi. Esin perilerinin okuyucu ve dinleyiciyi birleştirdiği yolun sonunda gerçek bir şölen alanı.

Şiirin bir ayna olduğunu söylemek ilk bakışta bir ayna kadar yanılsatıcı gelse de doğrudur. Ruhumuzun içyüzüdür şiir.

Aynı tarzda müzikleri dinlemeyen kişileri bile ezgyiye dönüşmüş bir şiirin aynı etkisinde görebilmekteyiz. Burada güçbirliği etmiş bir kuşatmanın varlığını kim rededebilir?

Şiirde hiçbir şeyi hatır için yazamazsınız. Sözcüklerin hatrına yenik düştüğünüz an bu yağmurun hatrı için yağmak olur ki karşılığı gözyaşı /bereket/ ya da gerçek yağmur bile değildir. Bu nedenle yağmurun sesini duymanıza notalar bile yardım edemez. Duygular yaşanmışlıklar sonucu kazanılmış edinimler olduğuna gore sineztesinin doruğa çıkmasıdır şiir ve müzik. Bu nedenle ezgiye dönüşen şiir tutkuların biçimlenmiş halidir. Yaşananın bizimle ilişkisinde ortaya koyduğumuzdur bizi yücelten.

Kapı kapamaya benzer aslında şiir . Bazen bir kapıyı öyle bir kapatırsınız ki sizden başkası açamaz. Şiir ile ezginin birleşmesi hiç açılmamak üzere kapanmış bir kapıyı açmayı başarabilir.

İmgeler kıvılcım saçar ve her yürekte başka bir ateşi tutuşturur. “Eğer” sözcüğü kadar değerlidir yaşamda şiir. Gözümüzden bile bile kaçırdığımız, inanmaya zorlandığımız yaşanmışlıklar karşısında bizi sorgulamaya götürür. “Eğer” ben olsaydım ne yapardım sorusunun yanıtını aramaya başlarız.. İmgelerin herbiri bir “eğer”dir aslında. Varsaymayı becerebilmek duygularımızın kaynağına ulaşmaktır ki şiir bunu yapabilendir. Gözlerimizi kapadığımızda iç perdemizde gördüklerimiz belki kimseyle paylaşmadıklarımızdır şiir. Sözcüklerin azlığı/yüreğin çokluğudur.

Bu nedenle şiir usta ellerde ezgileşmeli ki bize “hadi gülümse” ,”hey özgürlük” diyebilsin…

Derya Biçer

Reklamlar

ÖZGÜRLÜKLER / Rauf Mutluay

02/04/2010

ÖZGÜRLÜKLER

“Sanat, baskının verimidir. Onun, ne kadar serbestse o kadar yukarılara yükseleceğini sanmak,
uçurtmayı alıkoyan şeyin ip olduğuna inanmaktır.”
Andre Gide

Özgürlük üstüne söylenmiş özdeyişlerin en beğendiklerimden biri, sorumlu bir politikacının, F.D. Roosewelt’in gerçekçiliği: “İhtiyaçlar içinde kıvranan insanlar özgür değillerdir.” Öteki, her toplumun her kavramı kendine göre kullanabildiğini belirten bir şairin, Schiller’in gözlemi: “İnsanlar özgür, özgürlükler zincire vurulmuş olarak doğarlar”. Aslında özgürlüğü tanımlar gibi görünen bu iki sözde de, insan gelişiminin hiç de beklendiği gibi olmamasından yakınan eleştiriler var. Bizim bir şairimiz de, özgürlükle var olmanın hemen hemen çelişik iki şey olduğunu söyler gibidir:
Hür olmak eğer ister isen olma cihanın
Zevkinde, sefâsında, gamında, kederinde.

Ve Namık Kemal olanağı bulunan tek özgürlüğün, yalnızca düşünce özgürlüğünün yanında yer alır:
Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhâ-yı hürriyyet
Çalış idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyyetten.

Özgürlük üzerine bir deneme yazıyor değilim. Edebiyattaki özgürlüklere, bunların kullanımına geliyorum. Onun için de bu konudaki en sevdiğim sözü, Rosa Luxemburg’un özdeyişini en sona sakladım: “Asıl özgürlük, başkaları gibi -herkes gibi- düşünmeye mecbur olmama özgürlüğüdür.” Bunu da ‹bsen tamamlar, ‘Halk Düşmanı’nda: “Azınlık haklı olabilir, çoğunluk her zaman haksızdır.”

Yüzyıllarca hem divan, hem halk şairlerimiz kendi geleneklerinin yaşattığı nazım kurallarına uyarak eser vermişler; arada bir kişi bile yürürlükte olan nazım birimlerinin, nazım şekillerinin ölçü (vezin), uyak (kafiye) kalıplarının dışına çıkmayı ne düşünmüş, ne uygulamış. Burada özgürlük var mı hiç? Peki Anadoluda’ki en az yedi yüz yıllık bu şiir geçmişinin tümü yanlış yolda mı? Tanzimat sonrasında bu bıkılmış geleneklerden kurtulma adımları başlar. Gene özgürlükle değil, başka bir dünya şiirinin Fransız edebiyatının kendine özgü biçimlerini deneme yoluyla. Sonra yavaş yavaş beyit kırılır, anlam dizelerden dizelere geçer hale gelir, ölçü dizilerinde bazı değişiklikler yapılır, uyaklamada yazım birliği değil, ses ortaklığı aranarak biraz daha genişlik sağlanır. Düşünün ki müstezat’tan serbest müstezata geçişte, tek kalıptan başka kalıplara, her uzun dizeden sonra bir kısa koyma zorunluğu yerine uzun dizelerle kısalarını karıştırma rahatlığına gidilir ancak. Şiirde özgürlük, belli düzencelerin kabulünden sonra vardır.

Şiirimizin en üstün yeteneğiyle en sabırlı emeği Yahya Kemal Beyatlı’nın anılarını okuyordum; şurada durup düşünmek zorunda kaldım: “Ben şiirin, en adi görünen tarifiyle; lisan, vezin ve kafiyeyle söylenir bir sanat olduğuna kailim. Lisanı, vezni ve kafiyeyi, varlığının bir ifade âleti haline ancak şair getirebilir. Lâkin o da bu âleti, yavaş yavaş, vukuf hasıl ede ede, alışa alışa benimseyebilir. fiair doğmuş olanlar bile nazmetmek kabiliyetini yavaş yavaş edinirler. fiairin şair olarak doğduğuna dair eski bir itikat vardır ki doğrudur; hiçbir edebi terbiyeye muhtaç olmaksızın yetişebileceğini iddia edenlerin sözleri ise efsanedir.”

Biliyorsunuz otuz yıl önce Orhan Veli – Melih Cevdet – Oktay Rifat “Garip”çileri, ölçüyle uyağa başkaldırarak işe girişir görünmüşlerdi. Uzun uzun konuşuldu bu, tekrarlamanın gereği yok. Ama sonra onların da nice düzenceli biçimlerde güzellik aradıklarını gördük. Ne var ki, bir kez büyü bozulmuştu artık. İşte otuz yıldır -yeni yetişen hiçbir şiir sanatçısı- ölçüyle uyakların, nazım birimleriyle eski şekillerin savunusunu yapmayı göze alamıyor. Arada pişkin çalışmalarla belli biçimlerde şiir yazma dikkatlerini gösterenler yok değil; ama gelenek, dağınıklıktan yana. Bakın şimdi üykemizde Türkçe ezan okuma yasağı yok; yalnızca ezanı Arapça okuma yasağı kaldırıldı, o kadar. Kulak verin ezan seslerine; bir tane Türkçe ses duyarsanız, özgürlüğünü kullanan birileri var demektir, ama yok. İşte onun gibi -eski bir yazımda “ezan ve vezin özgürlüğü” dediğim- şiirde de durum bu. Bir kuşak gereksiz ölçü ve uyak zorunluluklarının şiire yarar kadar da zarar getirdiğini tanıtladı diye, herkes aynı noktadan işe başlamakta birlik.

Bu yüzden dergilerdeki yüzlerce şiiri okurken, şöyle düşünmeden edemiyorum. Bir dönemde şiirlerdeki asıl güzellikler, nazım zorunluklarını iyi uygulayan bazı zenâatkârların çokluğu yüzünden göze güç çarpıyordu. Şimdi de asıl şiirlerin güzelliği, dağınık söyleyişlerde sahte ustalıklar kazanmış olanların kalabalığında gene kolayca yitirilmektedir.

Burada Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın genç şairlere öğütlerini hatırlıyorum. Aruzun ve hecenin ayrı kalıplarıyla elli defter dolusu şiir yazmalarını, hep en güzeli arayarak bu defterleri kuralına göre tamamladıktan sonra onları yırtıp işe yeniden başlamaları gerektiğini söylüyordu.

Emeksiz olmakta, ölçüsüz ve uyaksız kalmakta, nazım birimi ve nazım şekli gibi bir düzenceye (disiplin) uymamakta, heceyi, aruzu da kullanmamakta birleşen yüzlerce şiir; burada sanatçı özgürlüğünden mi söz edebiliriz artık, yoksa R. Luxemburg’un deyişiyle “Herkes gibi olma ortaklığından, yani özgürsüzlükten mi?”
Yıllar önce bir konuşmasında Tanpınar Hoca da yakınmıştı bu durumdan: “…Bildiğim hiçbir edebiyatta bizimki kadar şekil ihmal edilmedi ve gençler bizde olduğu kadar günlük yeninin emrine girmedi…”

Başkalarının kazandığı yengilerin ganimetleri kolay paylaşılır. Cumhuriyet sonrasında yozlaşan vezin-kafiye şiirinin özsüzlüğünü, -o yola gereğince emek verip başarı kazandıktan sonra- Orhan Veli ve arkadaşları, o şiirin en sağlam görünen yanını kırarak tanıtlamışlardı. Gerçekten hür utkuydu o, vaktinde kazanıldı. Ama işte otuz yıldan fazla zaman var ki, şair doğmuş olanlar bile nazmetme kabiliyetini, gerekli edebi terbiye ile geliştirme yolunu tutmuyorlar… “Elli defter” doldurduktan sonra değil, yeni doğmuş dizelerinin çıplaklığıyle ortaya çıkıyorlar.

Audiberti, hapishane arkadaşları kendisinden şiir istedikleri zaman, hep lisede okuyup unuttuğunu sandığı Hugo, Lamartine, Musset… dizelerini hatırladığını; ama hapisten çıktığı zaman da gene ölçüsüz, uyaksız yazma tutumuna bağlı kalacağını sandığını yazmıştı bir anısında. Zaman içinde geriye dönmek kolay değil elbet. Ama hiç olmazsa yazılan şiirlerde, nazmın kurallarını yenmekten ileri gelen özgür olgunluklar bulunsa… Bunu çoğunlukla göremediğim için, birkaç kez okuduğum halde gücünden hiç yakınmadığım belleğimde saklayamadığım için, ben de eski dizeleri mırıldanıp duruyorum. Yaşlandım biliyorum; işte onun için “gençlik bilse, yaşlılık yapabilse…” diyorum. Ama şiirde çok fazla kolaylıklara başvurulduğunu, zorlukların yenilmesi yoluna gidilmediğini sanıyorum. Keşke eski kuşakların ömür boyu adandıkları şu ölçü, uyak, biçim sorunlarına yeniler de biraz eğilse, becerse de ondan sonra vazgeçmeye kalksalar… diyorum. O zaman herkesin şiir yazmakla gerçekten kendi özgürlüğünü, başkaları gibi düşünmeye mecbur olmama özgürlüğünü, kullandığına inanacağım.

6 Şubat 1973

Rauf Mutluay


Hayriye Ünal’la Söyleşi / Fatih Yavuz Çiçek

07/03/2010

Fatih Yavuz Çiçek Sordu, Hayriye ÜNAL Yanıtladı

1-İlk şiiriniz “Gözleri Kamaşanlar İçin Üç Kısa Şarkı” 1997 yılında Hece Dergisinde yayımlandı ve sonrasında şiirle birlikte çeviriler yapan, modern Türk şiirini irdeleyen, şiirin çözümlenmesine ilişkin yazılar kaleme alan, Türk şiirinin yapı taşlarından Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Cahit Zarifoğlu, Ülkü Tamer gibi isimleri inceleyen dolu dolu bir yazar profiliyle oldukça geniş bir okur kitlesine hitap ediyorsunuz. Yazarlık döneminizde geçen 12 yıllık birikimle günümüzde yazılan şiirler ve günümüz Türk şiiri hakkında neler söylemek isterdiniz?

-Başladığım yıllardan bu yana bin yıl geçmiş gibi. Giderek okumanın azaldığı, sözün ağırlığının anlamsızlaştığı bir hız dünyasına giriyoruz. Ben son derece dikkatle takipteyim. Gördüğüm şu ki, giderek daha azına razı olmuşuz. Şiirde güçbeğenirliği aşama aşama terk ede ede bugüne gelmişiz. Günümüz şiirinde birkaç eğilim var. Birincisi, geçmişten gelen, muğlâk bir imge algısının hakim olduğu, gelenekçi bir tutuma yaslanan ve temsilcisi çok sayıda olduğu için dergilerde hakim olan ancak “gerici” denebilecek bir anlayış. İkincisi, 2000’li yıllardan sonra belirginleşen “yeni”, “biçim”, “deneysel” gibi anahtar sözcükler üzerinden tartışılan ancak büyük bir hızla kendi klişelerini ve “alt tabakasını”* üreten ve henüz eleştiriye kapalı görünen bir anlayış. Bu anlayışlardan “görsel şiir”i gerçekten deneysel olan tek tür olarak işaretlemek lazım. Ayrıca unutmadan her iki anlayışta istisnalar var. Bunların dışında, asıl dikkate değer olarak bireysel çıkışlar ve poetik çalışmalar var. Onların üstünde durmak lazım işte. Ama elbette tek tek. İyi şiirler yazılıyor günümüzde. Şairler hâlâ tersine tersine çalışıyor diyebiliriz. Günümüz şiiri çoksesli bir açılım yaşıyor. Bunu modern epik söylemle pekiştiren şairler var. İmajların istilasına karşı imaj silahını kullanan görsel şairler var. Şairdeki “yaşama başarısızlığını” şiir başarısına dönüştürmeyi ima eden kekeme şiirler var. Tüm bunlara itiraz ederek gelişen, şiirin rejenerasyonu var.

2-İletişim araçlarının yaygın kullanılması ve teknolojinin hızlı gelişimiyle birlikte e-edebiyat, e-kitap, internet dergiciliği gibi kavramların revaçta olduğu bir dönemde, ülkemizin dört bir yanında güç koşullarda çıkarılan kültür, sanat, edebiyat dergilerini izleyen; hâlâ kâğıdın, mürekkebin kokusundan vazgeçmeyen, yazdığı metinleri dergilerde yayımlatmak isteyen kâğıda vefalı bir okuryazar kitlesi var. İnternette bir tıkla şiir yayımlamanın kolaylığına karşı önce editör, sonra dergi yayın kurullarınca uygun görülerek şiirin okura ulaşma sürecini “şiirin rüştünü ispat etmesi olarak” değerlendirebilir miyiz? Her iki açıdan dergilerin işlevini yeterli buluyor musunuz?

-Dergileri önemli hatta vazgeçilmez buluyorum. İşlevini yerine getiren dergiler var muhakkak. Ancak içinde olduğumuz dönemi düşünerek yanıtlarsam, çoğunlukla kötü şiirin meşrulaşmasını sağlayan zeminlere dönüştü dergiler. Sözün zavallılaşmasını körükleyen bir tutum hissediyorum dergilerde. Merkezî addettiğimiz dergilerin editörleri şiiri önemsemiyor bile. Tavır dergileri ise tavırlarını haklı çıkarma peşinde, şiirin en belirgin kalitelerini göz ardı etme pahasına, mafya türü ilişkiler doğrultusunda şiir yayımlıyor. Ben bunu rüşt ispatı için yeterli saymıyorum. Kısmî bir reşitlik olabilir bu. Tartışmalı yani. Çoğunlukla bütün dönemlerin birbirine az çok benzediği gibi düşüncelerim vardır. Ama 2000 sonrası dönemde, ayrıksı bir biçimde, şiir kalitesini tartışmaya açmanın gereksiz olduğunu vurgulayan bir dönem oldu. Ha internette bir tık ha dergide bir hık. Gemisini kurtaran kaptan diyebiliriz. Buradan duyuralım madem yeri gelmişken: Kötü şiire “kötü şiir” diyecek yiğitler aranıyor.

3-Mehmet H.Doğanla başlayan ve geride kalan takvim yılında yayımlanmış şiirlerden oluşturulan şiir yıllıkları, antoloji gibi çalışmaların yayımlandığını biliyoruz. Sizin de geçmişte kalan bir yılın değerlendirmesini içeren ve yılın “şah dizeleri” olarak seçtiğiniz ve okurlarla paylaştığınız bir yazınız vardı. Kimilerince şiir yıllıkları ve antolojilerin nesnellikten uzak, yıllıklarda yer bulan isimlerin adeta takım tutar gibi seçildiği değerlendirmeleri bir kırgınlık göstergesi mi yoksa yazılan şiirlere bir de “üçüncü gözle” bakmak gerektiğini mi işaret etmektedir?

-Ben “yılın şah dizeleri” ibaresini kullanmadım aslında. Bu bana göre bir başlık değil. Gazetenin attığı bir başlıktı o. Sanırım bunun daha medyatik olacağı düşünüldü. Bakın akılda kalmış da. Zaten başıma oldukça iş açtı. Bana darılanlar, kırılanlar oldu dizelerini almadım diye. Demek bu işler böyle hep.

Ben kuşbakışı bir yıl değerlendirme yazısı yazmıştım. O dizeleri de birbirlerinin anlamını tamamlayan bir hipertekst olarak tasarlamıştım. Yani bir amaca matuf olarak bir araya getirildiler. Tabii bir de şu var, yani bu sene durum budur diyorsunuz, panorama bu. Yani alt veya üst değil, ama şiirin seyri bu. Tabii bu mizansen üstüne “şah dize” yazılınca dizelerin iç tutunumu kayboldu. Sonra dize eklemişler mesela. Benim oraya koymadığım dizeler vardı haberde.

Her neyse, soruya dönersek, yıllıkları abartmamak gerektiğini düşünüyorum. Zaten sayıca yirmiyi filan buldu yıllıklar. Birinden birine girmek için çok da iyi olmaya gerek yok. İşin tuhafı yıllık çıkaranların bir kısmı şiirden bihaberdir. Dolayısıyla yıllıklar dergilerin tescilinin üstüne daha kuvvetli bir tescil koyamıyor diyebiliriz. Ama iyidir yıllık, derli toplu bir şey sonuçta. O toplama “zenciler” alınmamaya devam ediyor. İşin tuhafı zencilerin çıkardığı yıllıklar var artık, orada da zenciler yok.

İşin bir başka boyutu da şu: Yıllıklar makine gibi işler. Kolay kolay kişisel beğeni yansıtılmaz. Yani çıkaran kişi değişse de girecek isimler pek değişmez. Edebiyatın bir medyası vardır ve dolaşımdaki isimler de bellidir. Yıllıkları eleştirmeye gelince, kırgınlık veya kızgınlık bir yana, okur/şair yıllıktan iddiası ile içeriğinin tutarlı olmasını bekleme hakkında sahiptir.

4-‘80’li yıllardan itibaren dünyaya aynı pencereden bakan şairlerin bir araya gelerek, şiirde yeni bir akıma öncülük etmek, şiir anlayışlarını manifestolar ve bildirilerle de destekleyerek (yenibütüncü şiir, soylu yenilikçi şiir, elit dinamik şiir vb.) yeni bir şiirçekim merkezi olma arayışları hakkında düşünceleriniz nelerdir? Günümüz koşullarında bütün dünyayı saracak yeni bir şiir akımı mümkün olabilir mi?

-Bireyselliğin uç noktada olduğu günümüzde ortak heyecanların birleştirdiği hareketlere pek yer yok. Kanaatim bu yönde; ancak Türk toplumu şaşırtıcı bir toplum. Bu aralar çıldırmışçasına ailesini katleden birçok kişinin vakasını okuyoruz gazetelerde, bu, cemaat toplumu olmaktan çıkmanın getirdiği ilk delirme hali. Çünkü toplumsal değişimlerle oluşan yalıtılmanın getirdiği bireyselliği taşımak / yaşamak ayrı bir eğitimi gerektiriyor. Şiirde de Canetti’nin sürü tanımını kastederek kullanırsam, sürü oluşumlarına rastlanıyor. Ancak sürülerden şiir akımı doğmaz. Sürüden koro oluşturabilirsiniz veya sürüyü çeken kişinin tarihî bir kişilik olmasını bekleyebilirsiniz, ama şiir akımı oluşması için sürüde hiç olmayan birleştirici ve yüksek amaçlar gerekir. Ayrıca her biri üstün yetenekli kişiler bir ekip olduğu zaman sanıldığı gibi daha büyük bir toplam çıkmıyor. Bazen birbirlerini aptallaştırdıklarına bile şahidiz. Veya on iki aptal bir araya geldiği zaman bir akıllı etmiyor. Dolayısıyla bireysel yükseltiler ne zaman toplumsal koşulların etkisiyle bir yönde akarsa akım ortaya çıkar, İkinci Yeni böyle olmuştur. Benim öngörüm, büyükbaş ve küçükbaş sürülerin kaldırdığı toz indikten sonra bireysel ve çok güçlü şairlerin önümüzdeki nesillerce yeniden okunup yönlendirici olacağı. Nihayetinde ortadaki şey kitaptır. Kitap esastır. Kitabın bağlamı filan değil. Kitaptaki şiirlerdir belirleyici olacak olan.

5-Söyleşide ilk dört soruyla Türk şiirini konuştuk. İzninizle söyleşinin seyrini biraz da sizin şiirlerinize yöneltmek istiyorum. “Beni Sade Sen Sevdin” başlıklı şiirinizde “Sen hâtim ol ben yarım sen hâtem vur ben dargın sen hatır kır/Ben uzun uzadıya kendimi açıklayayım ki bilinsin nasıl bir zulmetteyim/Bilinsin bu evren duanla her gün en baştan nasıl yaratılır/Boş bir sadak gibi kaldım amma zaten nehirler çekilmiş kurumuş göller/Aramızda deniz vardır(…)bana kalan sade sabır sade sabır…” diyorsunuz. Uzaklığı bir kabulleniş var burada, içinde bulunduğu duruma gösterilen soylu bir rıza. Aynı zamanda karanlığa ve bilinmezliğe karşı da bir direniş; anlaşılmayı, aydınlanmayı bekleyen bir umut ve sabır da var. Sabrın sizde karşılık bulduğu mâna nedir?

-Sabır Sezai Karakoç’un sabrı. Sabır benim için oldukça sofistike bir davranış bütünüdür. Sabrı anlamak bir sabırsızın yapacağı şey değil. Keşke onun kadar içeriden söylemeyi becerebilsem. Bende daha çok zorunlu bir duruma katlanmanın karşılığı oldu. Sabır bir taraftan direniştir de. Çatlayıp ölmemenin adıdır sabır. Bazen ölmeyi yeğlesek bile.

6-“Otel” başlıklı şiirinizin “Çoksesli Şiir” anlayışınızda önemli bir kilometre taşı olduğunu söyleyebilir miyiz? Otel’de yer alan “Unutmak içindir unutmak rezilce yetimliği/Koptuğumuz kaynaktan uzakta hiçliğimizi” dizelerini Mevlâna’nın “söz giysidir, anlamsa o giysinin altında saklanan sır” sözünden hareketle anlamaya çalışırsak; otel dünyayı, yaratılmışlığı, sanki hiçliğini unutup “ben” diyen ve kendini eşref-i mahlûkat olmanın sırrından, kaynağından uzaklaştıran, insanın karmaşıklığını duyumsatmak istiyor gibi. İnsanın otelde oynadığı bu elalmazlık kaosu sizce nasıl biter?

-Güzel tespit. Teşekkür ederim. Otel, 2000’lerin başında bir karabasanla başlamış bir şiirdir. Dünyadan çıkışsızlığı –ama aslında hiç giremediğim bir dünyayı da- anlatan bir şiirdir. Karabasan; alacakaranlık, yeşilliksiz, yıkıntılar arasında bir şehirde başlıyordu. Bu karabasanın bir kısmı başka şiirlerde de göründü. Biraz düşündüğümde gerçekte olanın düştekinden daha aydınlık olmadığını görebiliyorum. Çıkmayı isteseniz nerededir çıkış kapıları? Yok. Her akşam aynı yere döndüğünüz bir labirent ve uğraştıklarınız hep avuntu. Çerez. Evet, haklısınız. Otel önemli bir güzergâh çoksesli şiir açısından. Hakkında çok farklı yorumlar duyduğum bir şiir. Bu istediğim bir şeydi. O dönem, avunduğumu ifade eden, kulağa hoş gelecek çerez şiirler de yazabilecek durumdayken bu zorlu yolu bilerek seçtim. Ama avunamıyordum. “Gam götüren” tek şeyi kaybetmiştim o dönem. Bunun yıkıntısı görülsün istedim. Ve gerçekte de bu yıkıntı, her yere hakim aslında. Kişisel bir mesele değil artık. Herkes aynı şeyin içinde. Benim gibi kişisel mücadelesini sürdürenler açısından elalmaz sürüyor. Kaos, yani keşmekeş çoğu zaman, çoksesli şiirin besleyici koşuludur. İzninizle, şair Ali Emre’nin Otel şiirimdeki çoksesli duruma dair bir yorumunu –sorunuza da paralel diye bilhassa- cevabıma eklemek istiyorum: “Çok kapılı bir han yahut bir düğün evi. Bir göçük yahut bir kasaba viranesi. Bir çöl vahası yahut bir kumarhane. ‘Seyyar bir otel’dir sanki karşımızdaki. Gezgin, genişleyen, içi içine sığmayan, engin bir oteldir. Kimi zaman çok kompartımanlı bir tren gibidir kimi zaman içine sıkışılan ve çıkışları kapatılan bir yeraltı sığınağı. İçinde devinen bedenler, konuşan dudaklar, hızla çarpan ve çırpınan kalpler, aynalara yansıyan yüzler, koşuşturan ayaklar, titreyen eller, bir kumpas içinde dönenen canlar gibi hareketlidir. Fludur. Saydamdır. Esnek ve geçişkendir. Bir yönüyle yerçekiminden azadedir.”

7-Azmettirici–3 başlıklı şiirinizden bir bölümü blog sayfanızda okudum. Bu şiirde dizelerin ilk harfinin hem koyu, hem de kullandığınız yazı karakterinden farklı olduğu görülüyor. Buna biçimsel bir yenilik veya şiirin içine yerleştirilmiş bir tür şifre çözücü diyebilir miyiz?

-İlginç. Bu şiirle ilgili aldığım yansımalar, ne güzel ki, aynı yönde. Şiirde tam olarak görülmesini istediğim şey, ilk sözcüklerin şiirdeki konumuydu. Bunu ilk yakalayan Enis Akın oldu. Şaşırttı beni. Şaşırmam şundan: Malumunuz, bizde kimse gördüklerini söylemek konusunda cömert değildir. Ben tabii yakalanandan fazla olarak, genelde bir “bağıntı” değeri taşıyan ilgeç ve belirteçlerin bir fiil gibi edimselleşebileceğini göstermek istedim. Yazarken çok da hoşuma gitti. Size de dikkatiniz için teşekkür ederim. Ama bunu yazarken baş harflerle sağlamaya çalışmadım, çünkü harfin sözcükle ilgili konumlanışı fark ettirecek –yabancılaşma etkisini sağlayacak- biçimde aynı kalarak “alıntılanacağına” o kadar güvenmem. Çünkü hâlâ şifahi kültürü ağır basan bir toplumuz. Öte yandan biçimciliği de bir tür gizli tarikat gibi esrarlı veya illegal görmeye de gerek yok. Aslî işimiz bu: Dili biçimden biçime sokmak.

8-Şiirlerinizde içinde bulunduğumuz coğrafyada konuşulan, yaşayan bir dile ait sözcüklerle birlikte, yabancı kökenli sözcüklere, hatta dünya edebiyatından dizelere de yer veriyorsunuz. Bunu Çoksesli Şiirle birlikte evrenselliğe yöneliş olarak algılayabilir miyiz? Yeri gelmişken sormak istiyorum. Kimi eleştirmenler günümüz şiirlerinde öztürkçe dışında kullanılan sözcükleri eski, yeni diye nitelendirerek bu tür sözcüklerin kullanılmasını yanlış buluyorlar. Bu yaklaşım bir yerde şairi sınırlamaz mı? Şiirde asıl önemli olan sözcüğün eski, yeni ayrımı değil, şiirin içinde kazandığı imgesel anlam ve devinim değil midir?

-Sözcüklerin kullanımında seçimler yapmak yanlış /doğru olamaz. Bu şairin bileceği iştir, başkası kimdir bunun hesabını soracak? İmgesel anlama gelince, şimdi bu “imge” sözcüğü hakikaten bir süredir bir tür mânaya dönüştü.Mâna , malumunuz, Levi Strauss’un “cebirsel bir simge” olarak adlandırdığı şey. Türkçedeki “şey” kelimesi gibi. “Şey” neyse bugün “imge” şiir konuşmalarında odur. Yani “söylenemeyen ve bir tabu gibi kutsallaştırılan bütün bir anlamlar koleksiyonunun konulduğu boş bir yer”. Bununla bir yere gidemeyiz elbette. Buradan sorunuza dönersek, “yeni” sözcüğünün de birçok anlamlar koleksiyonu için hazır edilmiş bir kutucuk olduğunu söylememiz mümkün görünüyor. Kim kullanıyorsa sözcük ona göre şekil değiştiriyor adeta. Tabii dilin bunun böyle olmasına sebep olan dikiş payları var. Diyalogların asimetrikliğini sağlayan da bu paylardır. Birkaç sözcüğün gösteren ağındaki genişlik yüzünden sizin kastınızı anlamıyorsam, biraz daha nüanslara eğilmek isteyebilirim. Şairin işi, biraz da bu değil midir? Çoksesli şiir, tam da bu, dilin girilmekten çekinilen kuytularına sokulmak istiyor.

9-Şiir kitaplarınız sırasıyla 2000, 2003, 2006 yıllarında üçer yıllık aralıklarla yayımlandı. Kitap yayımlama sürecinize bakarak önümüzdeki günlerde yeni bir kitap hazırlığı var mı?

-Var elbette. Şimdilik adını Gerekli Açıklama olarak koyduğum bir şiir kitabı tasarladım. Yayımlama konusunda tereddütlerimi aşamadığım için bekliyor. Bir şiir kitabı hazırlığım daha var; onun biçimini netleştirmedim henüz, zaman alır o. Çoksesli Şiir adlı poetik bir kitap yazıyorum. Kitabın bazı yazılarını peyderpey çeşitli dergilerde yayımlıyorum. Böyle.

10-Son olarak (klasik bir soru olacak ama) şiir yazmayı düşünen genç kuşağa tavsiyeleriniz neler olurdu?

-Estağfurullah tavsiye demeyelim ona.

“Şiir yazmayı düşünecek” kadar planlı yaklaşabiliyorlarsa meseleye bu işlerin getirdiği yalnızlığa, derbederliğe, mücadeleye açık olmayı göze alacaklar. Şiir yazmaksa niyet. Ortamdaki kolay yükselişe aldanmadan Türkçeyi geliştirmek lazım önce. Okuyacaksın bıkmadan. Bıkmadan kim ne yapmış, ben bundan farklı ne yapabilirim diye araştıracaksın. Yabancı lisan önemli, kendi dilini somut olarak fark etmeni sağlayan şey bir başka dildir. Dünyaya içindekilerle birlikte yorum katabiliyor musun, bu önemli. Kolay yükselişten kastım tek kitapla “bilmemkim şiiri” diye marka çıkıyor ya. Öyle değil bu işler. Laf onlar. Yok böyle markalar. Yani var da, işte on beş tane kitap çıkarmış, fikir geliştirmiş, Türk şiiri üzerine doğru düşünmeyi beceren, 40–50 şairin kendisini taklit etme ihtiyacı duyacağı kadar parlak adamların harcı. Mısraların yarısı sağdan soldan çalınmış, üslup desen hak getire, 4 formalık, Cuma yumurtası gibi bir kitapla “bilmemkim şiiri”. Öyleyse marka cennetinde yaşıyoruz. Şair olmaksa niyet –adım şaire çıksın- mevcut sürü’lerden birine hooop diye girerek “hazır-yazım” veya “foto-montaj” işleri alırlar, götürü usulü. Bu da bir yoldur.

Yani bu yolda yaşlanmayı göze alanların harcı bu işler. Hem insanlar ölüyor her yanda senin el kadar hasırın yanmayacak hem şairim diye gezeceksin, yok öyle.

-Hayriye Hanım söyleşi için teşekkür ediyorum.

*Alt tabaka, bir şiir anlayışına uygun düşmeye çabalayarak şiir üreten, çabuk öğrenen, genelde belli bir süreden sonra şiirden sıkılan, ancak söz konusu anlayışın çevresel meşruiyetini sağlayan, böylelikle bir şiir anlayışının yaygınlaşmasını sağlayan küçük şairler grubudur. Hemen her şiir anlayışına mahsus böyle bir tabaka vardır. Alt tabakanın genişliği her zaman söz konusu anlayışın niteliğindeki bir değerle karıştırılır. Alt tabakadan olmayı veya olmamayı seçmek söz konusu değildir. Tuhaf ama bu, yazgı gibidir.

Onaltıkırkbeş Eylül 2009 Sayı :31


YAŞ VE ŞİİR ÜZERİNE / Açıkoturum

14/02/2010

YAŞ VE ŞİİR ÜZERİNE

Edip Cansever

Cemal Süreya

Turgut Uyar

Sorular: Tomris Uyar

Tomris Uyar : Konuya şöyle girelim isterseniz. Bir süre önce üçünüz de geniş yankılar uyandıran şiir yazıları yazıyordunuz. Aklıma ilk gelenler, Edip Cansever’in “Mısra İşlevini Yitirdi”, Cemal Süreya’nın “Folklor Şiire Düşman”, Turgut Uyar’ın “Çıkmazın Güzelliği” başlıklı yazıları. Bunlar o kadar çok yankı yaptı ki, kendileri fikir üretmeyen birtakım eleştirmenler, bu yazılardaki sloganlarla uzun sire geçinebildi. Bugünse, Cemal Süreya dışında şiir üstüne yazan yok içinizde, Cemal de genel olarak edebiyat üstüne yazıyor zaten, özellikle şiir üstüne değil. Bunun nedenlerini nasıl saptayabiliriz, dersiniz?

Edip Cansever: Değindiğin gibi, bazı yargılarımız gerçekten eleştirmenler tarafından kullanıldı, kullanıldı ama eş anlamda kullanılmadı. Sözgelimi ben “Mısra İşlevini Yitirdi” dediğim zaman, o gün yazdığım şiire göre, o gün ele aldığım, ürettiğim, türettiğim şiire göre böyle bir çıkış yaptığımı sanıyorum. Gerçi bu çıkış orada bitmiş değil, son yazdığım kitaplarda da “Mısra İşlevini Yitirdi” yargısında direniyorum. Ama çıkışım yanlış anlaşıldı. Mısra işlevini yitirdi, öyleyse, mısra şiirin en küçük birimi olduğuna göre, şiir de işlevini yitirdi gibi kolay yargılara varıldı. Ülkemizde yazıların karşılığı çoğu zaman böyle alınıyor. Yavaş yavaş yazı yazmaktan soğudum. Düzyazıyı çok daha iyi yazanlar var, istediğim birçok şeyi diğer yazılarda buluyorum. Türkiye’de yazılan, Türkiye’yi, Türk edebiyatını ilgilendiren yazıları, sözgelimi Cemal Süreya’nın yazılarını severek okumuşumdur; her birinde kendime ve topluma yarayan özler, değerler bulmuşumdur.

Tomris Uyar: Yani şu anda, senin, üstünde çok yazmak istediğin, ama başkasının değinmediğini gördüğün bir konu yok mu?

Edip Cansever: Yalnızca şiir düşünüyorum. Biraz da tembellik denebilir, ama şiirden başka hiçbir yazı biçimi beni ilgilendirmiyor artık.

Tomris Uyar: Şimdi de Turgut Uyar’a soralım aynı soruyu…

Turgut Uyar: Edip’in demin söylediklerine katılıyorum. Andığın “Çıkmazın Güzelliği” başlıklı yazım, aslında çıkmazın, çıkmazı zorlamanın insaniliğini, güzelliğini göstermek için yazılmıştı ama bunun yorumu şöyle oldu: şiir çıkmazdadır, dolayısıyla Turgut Uyar çıkmazdadır. Bu, beni hiçbir şekilde kırmadı. Bu yaştan sonra -gerçekten böyle demek zorundayım- sadece şiir yazmak istiyorum, şiir üzerine düşünmek değil.

Tomris Uyar: Deminki soruyu zorlarsak… Senin bütün bir şiir serüveninden sonra kafanda uyanan, özellikle şiire ilişkin birtakım sorunlara eğilen yazılar okuyabiliyor musun? Yazılanlar yeterli mi?

Turgut Uyar: Hayır, gerçekten değil. Yani şiirin doğrudan kendisine yönelik yazılar görmüyorum ama edebiyatın genelinde çok sağlam yazılar görüyorum.

Tomris Uyar: O zaman Cemal Süreya ayrıcalıklı bir durumda, en azından ayrı bir konumda. Hemen her konuda yazıyorsun Cemal, edebiyata uzaktan ilişen konular üstüne bile. Bu arada özellikle şiir üstüne yazmamanın nedeni var mı?

Cemal Süreya: Şiir üstüne çok yazdım. Aslında insanın düşünceleri belli. Yani bir yerde tekrara düşüyor çok fazla yazdığı zaman; ama güncelliğe bağlı olarak şiir üstüne de, -bilirim ki, bu, şiir yazmamı, şiirle fazla uğraşmamı önlemiş- öbür sanatlar üstüne de yazmak bana çekici geliyor. Diretiyor zaman zaman. Eskiden, yazmak, geniş araştırmalar yapmak istiyordum, şimdi yeniden onlara dönmek istiyorum. Bakıyorum da, son sıralar, yazı yazmak da bir çeşit şiir yazmak olmuş benim için, bir bakıma onun yerini de tutmuş. Şiir üstüne yazdığım yazılarda, ilk sıralarda hep kendi şiirimi savunduğum ileri sürüldü. Tuhaf bir şekilde, şiirimiz üstüne genel olarak söylemek istediğim şeyler değiştirilmek istendi. Yani Edip’in ve Turgut’un söyledikleri aynen başıma geldi. Sözgelimi “Folklor Şiire Düşman” yazısının -ki belki 25 yıl önce yazılmıştır- folklorun kötüye kullanılmasından söz ediliyordu. Özellikle Oktay Rıfat’ın o dönemdeki şiiri ele alınıyordu. Bu, çarpıtıldı ve folklora ben düşmanmışım gibi bir sonuç çıkarıldı. Son zamanlarda yine buna değinen, yazıyı bilmedikleri halde, aynı düşünceyi ileri süren arkadaşlar var. Bir, bir buçuk yıldır daha çok şiirle uğraşıyorum, yazı yazmak şimdi bana biraz daha zor geliyor.

Turgut Uyar: Burada katılabilir miyim? Cemal ile benim yazı yazdığımız sıralarda bir şiir savaşımı vardı, yeni bir şiir yerleştirilmeye çalışılıyordu. O zaman yazmaya mecbur hissediyorduk kendimizi bir bakıma. Kendi adıma ben öyle hissediyordum. Şimdi öyle bir durum söz konusu değil, özellikle üstüne yazılacak bir şiir ya da şiir gelişimi yok.

Edip Cansever: Benim de değinmek istediğim bir nokta var. Bütün dünya kültürlerini ve edebiyatlarını yakından uzaktan izleyebilme olanağımız yok. Öncelikle, dilimiz yaygın bir değil. Ama ülkemizde bir, bazan birkaç yaygın yabancı dili bilen, eleştirmen ya da incelemeci olmayan okurlardan da bir T.S. Eliot çapında deneme yazabilen çıkmadı şimdiye kadar. Diyelim ki bir Lukacs gibi tezler öne süren bir incelemeci çıkmadı. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Ben de şöyle düşünmüştüm bir zamanlar: böylesine kapsamlı yazılamayacaksa, yazıdan vazgeçmeli dedim ve en iyi bildiğimi -eğer becerebiliyorsam- şiirin daha iyisini yazmayı seçtim.

Tomris Uyar: Burada konu, kendiliğinden bir noktaya geldi. Edip Cansever dışında ikiniz çok az ürün veriyorsunuz. Adları “İkinci Yeni” akımı çerçevesinde birleştirilen şairlerden İlhan Berk’i ve Ece Ayhan’ı da katıyorum Edip’in yanına. Hele biraz daha kıdemli şairleri, Sabahattin Kudret Aksal, Necati Cumalı, Fazıl Hüsnü Dağlarca v.b.’yı gözönünde tutarsak, sizin tutumunuz suskunluk sayılabilir. Nedenleri ne? Türkiye’de sizin şiirlerinizi besleyen kaynakların kurumaya yüz tutması mı?

Turgut Uyar: Şiirin kaynaklarının kuruyacağını hiçbir zaman düşünemedim. Olsa olsa bir doygunluk olabilir ya da şimdiye kadar yazdıklarıyla yetinmek gibi saçma bir duygu olabilir. Biraz da tembelliği katabilirsin (kendi adıma söylüyorum tabii). Ayrıca, bizden daha kıdemli kuşağın yazdıklarının pek parlak olduğunu söyleyemem. Canım istediği zaman, canımın çektiği iyi bir şiir yazmak isterim. O bakımdan kendimi zorlamıyorum.

Tomris Uyar: Sen ne diyeceksin bu konuda Cemal?

Cemal Süreya: Ben şöyle yorumluyorum: ben bir ara -özellikle bir beş-altı yıl- şiire yaklaşamadım, gerçi hep uğraştım, ama pek yaklaşamadım, yayın da yapamadım…

Tomris Uyar: Yazmaya mı yaklaşamadın, yoksa…?

Cemal Süreya: Yayımlamaya yaklaşamadım, onun sonucu olarak yazmaya da. Şöyle sanıyorum: ben düşüncelerimde bir çelişkiye düştüm. Yazdığım şiirle düşüncem arasında bir mesafe belirdiğini gördüm. Düşünün, çıkışımızda bile hepimiz toplumcu şiiri, daha doğrusu toplumcu değerleri seven, onlara bağlı kişilerdik, ama önümüze konan şiir bizi doyurmadığı için başka kapılar açmaya çalıştık. Bu kapılar, İkinci Yeni’nin sonradan yapılmış, o gün yapılmış tanımlarında sözü geçen kapalı ögeler değildi; şiir, her şeyi söyleyebilmek sanatıydı, her şeyi açabilmek sanatıydı. Yanlış eleştiri, bizi -ya da beni- ne bileyim… düşüncelerimden çok şiirimi geliştirme yönünde etkiledi; belki biraz da düşüncelerimi altta bırakarak şiirimi geliştirme zorunda bıraktı. Benim için bir çelişkiydi bu herhal. Belki öbür türlü de yapamazdım. Ama düşüncelerimle şiirim arasında kopma gibi birşey oldu; ve bu benim için bir bunalımdır diye düşündüm. Sonradan şöyle düşünmeye başladım: ben neysem, şiirim de o zaten. Ve şiirimi seçtim. Düşüncelerim eskisi gibi, ama şiirim bir noktaya gelmiş demek ben buymuşum. Şimdi yaşımız elliyi geçti. Kısaca, şiirden uzaklaşmamı, düz yazıyla çok uğraşmamın yanında, bir de bu nedene bağlıyorum.

Tomris Uyar: Hep yeni bir şey arama, o güne kadar yaptığından daha başka bir şeyi aramanın sancısı da etkilemiş olabilir mi sizi ? Ürün azlığı konusunda soruyorum.

Cemal Süreya: Olabilir. Biz hepimiz yeni kalmak istedik. Bizim için yenilik, öbür ögelerden baskın bir öge oldu hep.

Turgut Uyar: En azından eskimemek.

Tomris Uyar: Klasik tanımıyla “yenilikçilik” mi yoksa taze kalmak anlamında mı?

Cemal Süreya: Taze kalmak… Gerektiğinde “yenilikçilik” bile diyebiliriz.

Tomris Uyar: Yeniden yanlış anlaşılmaya yol açmasın diye sordum…

Cemal Süreya: Yoo, artık yanlış anlaşılmalar, bundan sonra çok güzel…

Turgut Uyar: Bana sorarsan, şiir yazmak kriz gibi birşeydir bende. Sen de bilirsin Tomris. 1964′ten 1970′e dek çok az şiir yayımladım. Sonra da ardarda yazdım. Bir insanın şiir yazma isteği olduğu zamanlar vardır.

Tomris Uyar: Sanırım Can Yücel’i de bu “krizli şair”ler arasına katabiliriz. Bir-iki kitap üstüste çıkartır, sonra uzun süre hiç okumayız şiirlerini.

Turgut Uyar: Bir kişilik yapısı bu.

Cemal Süreya: Evet. Mayakovski’nin bir sözü vardır. “Genç şairlerin bitmemiş şiiri azdır,” der. Gerçekten de, ilk çıkışında genç bir şair, bütün şiirlerini bitirir hemen. Ortaya koydukları, genellikle zaten yapmak istedikleridir, hiç değilse kendisi o kanıdadır. Ama zaman geçtikçe, kişinin görgüsü arttıkça mı diyeyim, işe bakışı değiştikçe mi diyeyim, başka tasarıları da olabiliyor. Tasarılarını gerçekleştiremiyor. Bitmemiş, henüz başlamamış, tasarıda kalmış bir sürü yapıtı oluyor.

Edip Cansever: Cemal’in demin söylediği gibi, “Şiirimle düşüncelerim zaman zaman kopuştu” anlamındaki söz bana bir şeyi anımsattı. Çok düşünmüşümdür. Bize -isterseniz bana diyelim- bireyci diyen de oldu, toplumcu diyen de; varoluşçu diyen de oldu, gerçeküstücü diyen de, yani söylenmedik bir şey kalmadı, hepsi olduk. Bir insanda bunca şeyin toplanmasına imkan yok tabii. Cemal’i çok haklı bularak şunu söylemek istiyorum. Bazı şairlerde -ister genç, ister ortayaşlı olsunlar- şunu görüyorum: sesleri yumuşak, rahat hafif olduğu halde (ki bu, şiirde güzel bir özelliktir ayrıca) erkeksi bir ses takınma merakındalar. Bunu da toplumculuk adına yapıyorlar daha çok. Bunun karşısına “dişil” sesi yerleştirecek değilim tabii. Sözgelimi Nazım’ın erkeksi bir sesi vardır, iridir, gürdür. Ona özeniyorlar. Ama içerik, sese koşut gitmediği için ortaya bir tür “şiirsel travesti” çıkıyor. Attila İlhan kalkıyor, “hırçın dişi” bir sesle “erkeksi” bir şiir yazıyor. İşte Cemal bunu önleyerek, aynı sesi koruyarak, aynı anlamı yitirmeme kaygısındaydı sanıyorum.

Tomris Uyar: Senin özel bir durumun vae Edip. Çok, en azından sürekli yazdığın halde, şiirinde bir düzey düşüklüğü görülmüyor kimi verimli şairler gibi. Bu sürekliliği nasıl koruyabiliyorsun, yazma isteğini, itisini nerden alıyorsun?

Edip Cansever: Doğrusunu istersen, dünyada yazılmamış o kadar şiir var ki! İnsan birazcık çalışkan olursa, bunlardan birinin ipucunu yakalayıp çekiştirerek sürekli götürebilir, sanıyorum. “Öncü” ya da “yepyeni” olmak, fazla özendiğim bir şey olmadı hiçbir zaman. Hatta zaman zaman, klasik bir şiir üretebilir miyim, ondan bir kitap çıkarabilir miyim, becerebilir miyim diye düşündüğüm de olmuştur. Bunlar uğraklardır. Bir de ben hikaye, roman, oyun öğelerinden yararlanıyorum şiirde. Bunlar şiirimi değiştirmeye yol açıyor; senin dediğin gibi gerçekten bir düzey düşüklüğü yoksa, bunda şiirde başka kaynaklardan yararlanmanın da etkisi var, tabii şiirin “kendisi”nden sapmadan.

Tomris Uyar: Demin bunu sormak istemiştim. Demek sen kaynaklarını başka alanlarla zenginleştiriyorsun.

Edip Cansever: Çok hem de. Her şair güzel bir şiirden etkilenir doğal olarak, etkiden de korkmamak gerekir. Ben aynı etkilenmeyi romandan, hikayeden, oyundan da çıkarabiliyorum. Biliyorsun, günümüzde türler arasında bir yakınlaşma var: birbirlerine yakın seyrediyorlar. Öbür türlerden yararlandığım zaman belki bir çokyanlılık; çokboyutluluk kazanıyorum. Dengeyi o yüzden koruyabiliyorum sanısındayım.

Tomris Uyar: Buradan günümüz şiirine gelelim. Burada tek tek iyi ya da umut verici adlar saymak değil niyetim. Bütün olarak alındığında, günümüzde yazılan şiirde hangi genel eğilimleri görüyorsunuz? Yeni şiir, geçmişteki atılımların birikimini yeterince değerlendiriyor mu? Dil ve imge kullanımında bir gelişme görülüyor mu?

Cemal Süreya: Bugünlerde bir şiir kıpırtısı var. Daha doğrusu bir şair kıpırtısı var. Bu, bizim çıktığımız döneme bazı bakımlardan benziyor, bazı bakımlardan hiç benzemiyor. On sekiz-yirmi yaşlarında bir sürü genç çıkıyor her yıl, şiiri şiir olarak görmeye çalışarak şiire sarılıyor. Ama ne bütün bir geçmişin sentezini yaparak ortaya çıkan bir şair var henüz, ne de yeni bir yönseme. “Bir kumaş ilk metresinden bellidir,” derler; bir şair de öyledir, gelişinden, adımını atışından bellidir. “Yeni bir şair işte!” dersin. Ahmet Haşim’in Galatasaray’dayken yazdığı ilk şiir, çok kusurlu bir şiirdir belki, ama Ahmet Haşim’di. Bunu Turgut için, Edip için, Fazıl Hüsnü için, Nazım için de söyleyebiliriz. Şu anda benim ilgiyle izlediğim genç şairler var, ama içimde şu duygu da var hep: gelecek yıl, on sekizinden on dokuzuna geçenlerden biri olarak aradığım. Bunlar, Sanki gelecek yeni bir şairi müjdeliyorlar gibi geliyor bana. Günümüz şiiri denince, yalnızca genç şairleri kastetmiyoruz burada herhalde.

Tomris Uyar: Hayır, bütün yazmakta olanları…

Cemal Süreya: Şiirimiz, bir kuşaklar bütünü olarak düşünürsek, hele şiirle uğraşanlar sayısı oranında, çok zengin bir dönem yaşıyor. Kaç kuşak birden yazıyor, baksanıza: 1940 Kuşağı, Garip Kuşağı denilenler, Acılı Kuşak, bizler, bizden sonra gelen 60 kuşağı (sonradan 70 kuşağı oldu), yeni çıkanlar… Hem de aşağı yukarı aynı yayın organlarında oluyor bunların buluşması. Türk şiirinde hiçbir zaman böyle olmamış. Cumhuriyet’ten sonraki Türk şiirini düşünürsek, söz gelimi Yahya Kemal’lerin bulunduğu kuşağın yeri ayrıdır, Necip Fazıl kuşağının, Garipçilerin dergileri, yayın organları, herşeyleri ayrıdır. Şimdiyse bazı ideolojik ayrılmaları dışta tutarsak -hatta onların bir kısmını da katalım- edebiyatımız bir gökkuşağı görünümünde. Herkes aynı yayın organlarından geçiyor. Bu durumun günümüzdeki saptamasını yaparken… İsterseniz, “40 Kuşağı” demeyelim, öyle ayırmayalım da 1940′larda yazanlar diyelim… Onların bugünkü durumunu saptamak büyük yarar sağlamaz bence. Çünkü onlar yapacaklarını yapmışlardır, şimdi çoğaltmak durumundadırlar. Bir kısmı, başka türleri denemektedir, bir kısmının jübilesi yapılmaktadır. Ondan sonra bizim kuşak geliyor. Bizim kuşağın durumu çok ilginç. Şiiri temel alırsak, edebi türler yönünden beğenisi en yüksek kuşak bizim kuşaktır bence; ilk kez bir “edebiyat düşüncesi”ne bu kuşak ulaşmıştır. Şiirde kendinden önceki kuşakları etkileyebilmiş tek kuşak bizimkidir. Yine de edebiyatın yönetimi -öyle bir şey varsa, yönetim ve etki kurumları varsa- bizim kuşak bundan yoksundur. Şiirde baskı gücünü 1940′larda yazanlar ellerinde tutuyorlar hala.

Tomris Uyar: Baskı derken ağırlık mı demek istiyorsun?

Cemal Süreya: Evet ama baskı grubu haline de gelebiliyorlar. Bu da, kendi dayanışmalarıyla oluyor. Birbirlerini sevmeden de bir dayanışma var aralarında. Bizde baştanberi o yok Bu, bir yerde bizim şanssızlığımızdır, bir yerde de gücümüz ve temizliğimizdir diye düşünüyorum. Bakın şu anda üçümüz yanyanayız. Ne zamandır görüşmüyoruz. İlk sıralarda da yine arada bir mektuplaşırdık, yani hiçbir zaman ortaya çıkıp şöyle yapalım böyle yapalım, bir takım kuralım diye çabalamadık.Takım kurulduysa, kendiliğinden oldu. Ortaya çıkan şiirle oldu. Ama bizim kuşağın şairleri şu anda biraz dağılmış durumda. Tamamen ayrı ayrı hareket ediyorlar. Ortada görünmeyi bir politika olarak üstlenmiyorlar, benimsemiyorlar hiçbir zaman. Bu tutumun iyi mi kötü mü olduğu, bizim kuşağın jübilesi yapıldığında ortaya çıkacak. Bizden sonra -devinim 60′tı galiba adı- toplumcu sanatı savunan bir dergi çıktı. Orada da etkili şairler görüldü. Her kuşaktan çevresini etkileyen çıkar tabii. İsmet Özel, Ataol Behramoğlu gibi… Ama onlar, Türk edebiyat tarihindeki şiirsel kayayı yerinden oynatmadılar, başka yönlerden oynattılar. Yenilere gelince, demin dediğim gibi.

Turgut Uyar: Ben günümüz şiiri denince yalnızca genç şairleri anlıyorum. Gerçi Cemal’in dediği gibi birkaç kuşaktan gelme şair birlikte aynı dergilerde yazıyor ama ben yine de şiire yeni giren şairleri anlıyorum. Sorduğun birşey vardı demin: geçmiş şiir üstüne…

Tomris Uyar: Evet, mirasın değerlendirilmesi.

Turgut Uyar: Yalnız o mirası kullanıyorlar diyecektim.

Tomris Uyar: Bence bu, bir harmanlama biçiminde görülüyor.

Tomris Uyar : Evet, o mirası yeni bir dünya görüşüyle, yeni bir duyarlıkla günümüze uyguladıklarını pek görmedim. Söylemek istediğim şu, ad vermeye gerek yok, hiçbirinin şiirinde hata bulamıyorum, mükemmeliyet ararken kişiliklerini harcıyorlar.

Cemal Süreya: Evet.

Tomris Uyar: Anonim bir mükemmeliyet diyorsunuz. Şimdi sözü Ece Ayhan’a getirmek istiyorum. Yıllar önce şöyle demişti Ayhan: “İkinci Yeni diye anılanlar olsun, o dönemde yazanlar olsun, şiir politikaları birbirine uymasa da hep birlikte öyle yoğun bir şiir serüveni yaşadılar ki kısa sürede, yeni bir kuşağın hemen çıkması biraz güç. İki-üç kuşaklık bir serüvendi çünkü.” Ne diyorsunuz?

Edip Cansever: Tabii iyi şiir yazan tek tek şairler var bugün. Tümel açıdan konuşmak olmaz. Ne var ki günümüz şairleri -istersen gençler diyelim- şiirin huyunu ve soyunu pek iyi bilmiyorlar. Soyunu bilmiyorlar, çünkü Cemal’in yazılarında değindiği gibi, hep en son istasyondan atlıyorlar trene. Daha önceki kuşakların, bir önceki kuşağın yaptığını değerlendirmeden, en son atılımın arkasından gidiyorlar. Bu bir hata. Bir de, kendi huylarını, mizaçlarını bilmiyorlar. Kişilik şiirde böyle kurulur oysa. Kişilik, ne şiirin temasında ne konusunda, ne de diğer öğelerindedir, çok derinlerdedir; onu ancak bir huyda, mizaçta bulabiliriz. İşte kişiliğin peşine düşmüyorlar, başka mizaçların, başka huyların peşine düşüyorlar. Bu yüzden diyorum ya, genelde politik bir şiir çıkıyor ortaya.

Tomris Uyar: Yıllar önceye, sizin ilk şiirlerinizi yazmaya başladığınız yıllara baktığımızda, bir takım eleştirmenlerin sizi bir akım altında yada çevresinde birleştirmelerini nasıl yorumluyorsunuz? Bir yanılgı olsada, bazen yaygın bir yanılgı bu.

Turgut Uyar: Ben bir açıklama getirebilirim sanıyorum doğru yada yanlış. Sanıyorum, ulus olarak birtakım şeyleri kurallara bağlayıp toptan çözmeye alışmışız. Başlangıçta bizim ortak yanlarımız görülebilirdi gerçekten, özellikle dille uğraşma açısından. Ama 50′lerin sonlarına doğru herkesin kişiliği ayrıldı ve kendini belirledi.
Cemal Süreya: Bana kalırsa şöyle: Biz hepimiz “başka” bir şiir, o sırada mevcut olan şiire göre birdenbire başka bir şiir yaptığımız için bir akım altında birleştirildik. Birtakım genç adamlar, başka bir şiir yazıyorlardı. Şiirleri ayrı ayrıydı, elbet benzer yanları da olacaktı; çünkü gençtiler, birbirlerini etkiliyorlardı, ama yalnızca o “başka”lık onları birarada görmeye yöneltti herkesi. Bu öyle bir noktaya geldi ki, artık yazılarında herkesin tek tek adından çok “İkinci Yeni” diye bir ad geçiyor… Kimdir bu “İkinci Yeni” kaç kişidir belli değil. Hiç değilse “Garip” dendiğinde üç kişinin adı geçer, bellidir. Sartre’ın bir sözü var “Ben varoluşçu değildim” diyor, ama alnıma vurdular, vurdular; sonunda o yaftayı kabul ettim. Oysa neysem yine oyum.” Biz de öyle.

Turgut Uyar: Var mı ötesi, değil mi? Garip’çilerin adları biliniyor dedin Cemal özetlerken. Benim değinmek istediğim de bu. Karışıklık bu kadarla da kalmıyor ki. Sözgelimi Oktay Rıfat, İkinci Yeni’yi kendisinin ihdas ettiğini sürdü Perçemli Sokak’la. Oysa bu şiir, ondan çok önce başlamıştı, herkesin o olduğu zamanda. Demek İkinci Yeni denilen akımın ya da yönsemenin kendine özgü bir sesi ve özelliği vardı. Zorlamayla olmuyordu. O zaman yine -üçümüzü, beşimizi neyse- biraraya getirerek bu işi toptan halletmeye çalıştılar. Teker teker çözümlemeye kimsenin eli varmadı, kimsenin gözü bunu tutmadı. Bir de, mutlaka söylenmesi gerekir. İkinci Yeni Şiiri diye anılanlar o dönemdeki kötü örneklerdir hep. Hiç ilgisi yoktur onların bu eğilimle.

Tomris Uyar: Zaten eleştirmenler de hem sizi İkinci Yeni’yi kurmakla suçlar hem de o akımdan ayrı tutmaya özen gösterirler nedense.

Tomris Uyar : İkinci Yeni’yi tanıtırken özellikle kötü örneklerden yola çıkmak gibi garip bir tavır.

Edip Cansever: Bir dakika. Demin dil özelliklerinden söz açtı Turgut. Bunun yanında ülkemizde çağdaş olmanın getirdiği bazı (çok az) benzerliklerden de söz açılabilir.

Turgut Uyar: Ben dil özelliği derken bunları da katmak istedim. Dili büyük bir ortam olarak düşününce…

Edip Cansever: Anladım. Bence şiir bir içgörü eylemidir -bence değil, öyle olması gerekir. Bir de dışgörü olarak bakabiliriz şiire. Çağdaş olmaktan ötürü, dilsel bazı çabalardan ötürü az bir benzerlik (çıkışta elbet – sonraki yılları katmıyorum) varsayılacak olursa, bu benzerlikler, kurulan şiirin tamamen yüzeyinde kalan, aslında benzerlik sayılamayacak kadar ufak tefek ögelerdir. Ama şiire böyle yüzeysel bakıldığından, ilk bunlar görüldü ve bizi İkinci Yeni’de birleştirdiler kolaylıkla.

Tomris Uyar: O döneme kadar Türk şiirinde “trajik” boyutunun olmadığı da söyleniyor. Gerçekten de şiirimizde ya mizah baskın, ya betimleme ya da tarihsel betimleme. İkinci Yeni ile ilk olarak insanın, o insan “küçük” de olsa -ne demekse o- bir birey kimliğiyle trajedisi işlenmeye başlanıyor.

Edip Cansever: Söze karışıyorum. Gerçi sen sorular atıyorsun ortaya, belki sen sözümüzü kessen daha doğru olacak ya…

Tomris Uyar: Yok canım. Karış.

Edip Cansever: Önemli olan -”küçük” olsun, “büyük” olsun- insanın trajedesine geçmek, birey olarak ve toplum içindeki konumuna göre trajiğini yakalamak. Ben bunu yapmaya çalıştım, diğer dalların da yardımıyla.

Tomris Uyar: Peki herkes kendi “birey”ini, kendi kurduğu “birey”in trajedisini yakalamaya çalışıyorsa temelde bir benzeşme, söylemde bir benzeşme olabilir mi?
Turgut Uyar: Şöyle bir benzeşme olabilir. Yaşadığımız ortamı algılamada, çağdaş insanlarsak, kaçınılmaz bir benzerlik söz konusudur. Çünkü aynı şartları, aynı ortamı yaşıyoruz. Ama birtakım dış şartlar dışında aynı olan ortamı kendi içimizde başka türlü yaşıyoruz. O zaman da toplum içinde o günün şartlarını yaşayan kişinin trajiği çıkıyor ortaya. Ama kişilik ayrılığı da burada başlıyor zaten. Bu noktada dil çabasında benzerlik falan fazla bir şey demek değil.

Tomris Uyar: Örnek verelim. Senin “Akçaburgazlı Yekte”, Edip’in “Çağrılmayan Yakup” ya da “Ben Ruhi Bey Nasılım”, Cemal’in “Onlar İçin Minibüs Şarkısı” şiirlerindeki şiir kişileri birbirlerine hiç benzemezler ama hepsi, bir toplumun bireyleşme sürecine geçmiş kişilerdir. Belki benzerlik ya da yanılgı burdan doğuyor.

Edip Cansever: Soruyu kapatmadan biraz daha açalım isterseniz. Bizden önce yazanları, Orhan Veli ya da Cahit Sıtkı şiirini ele alalım. Orhan Veli şiirinde birtakım hüzünler, ayrılıklar, zaman zaman espriler, nükteler, sürprizler vardır. Cahit Sıtkı’da da ölüm düşüncesi, karamsarlık, bazen bir coşku, alkol (ama alkolün doğrudan doğruya rakı ya da şarap olduğunu düşünerek alkol) vardır. Çoktur bunlar. Ama bu şairler genellikle iyi şiir yazmak istemişlerdir yalnızca, iyi şiir de düzgün şiirdir, iyi mısralar kurmak, onları iyi monte edebilmek. Bunları iyi yaptıkları zaman, ortaya söylenişi dahil iyi bir şey konduğu zaman şiirin vitrini vardır onlarca, şiir budur. Öyle sanıyorum ki bizim kuşağımız bunu aramadı, şiirde bireyin dramını, kendi özel dramıyla toplum içindeki dramını ele alarak geliştirmek, çeşitlendirmek istedi. Ama enine boyuna ve derinliğine bir inceleme yapılmadı. Biz de konuşmadığımıza göre bu gerçekler ortaya çıkmıyor.

Tomris Uyar: Yazı yazma konusuna o yüzden değinmiştim.

Turgut Uyar: Doğru. Bizim kuşağın derdi iyi şiir yazmak olmadı, yaşamın karmaşısını şiire de taşımaktı derdi. Yetkin bir şiir amaçlanmadı demek, şiire önem verilmedi anlamında değil. Biz “mısra döktürmeye” özenmedik. Bir durumu en iyi anlatmak, kimi zaman şiirden vazgeçmek pahasına en iyi anlatmak nasıl mümkünse onu denedik. Kendi adıma konuşuyorum burada.

Tomris Uyar: Demin Cemal, elli yaşınızı aştığınızı söyledi. Biz de bilmezden geliyorduk.

Edip Cansever: Çoktan aştık, çoktan.

Tomris Uyar: Elli yaşı aşmak, genç ve taze şiir yazmak isteyenler için bir sorun olmasa gerek, ama yaşlandıkça yazılan şiirin insanın yaşamında ayrı bir yeri oluyor mu? Burada “yaşlanma” sözcüğünü yalnızca bir birikime sorumlulukla sahip çıkma olarak kullanmıyorum. Düpedüz, yazarken bir değişiklik oluyor mu?

Turgut Uyar: Şiir yazanda yaşlanmak… Laf olsun diye söylüyoruz, bence böyle bir yaşlanma söz konusu değil. Yirmi yaşımda ne kadar heyecanla yazıyorduysam, şimdi de aynı heyecanla yazıyorum. Ne var ki elli yıllık bir geçmiş, bende biraz dikkatli olma duygusu yaratıyor. Kendi ustalığımı kullanıp kolaya kaçmak istemiyorum. Elli yaşından sonra da -tekrar söylüyorum- aynı heyecan var, ama daha temkinli bir heyecan.

Tomris Uyar: Daha “az hormonal” bir heyecan mı?

Turgut Uyar: İnsan hormonal etkilerle şiir yazıyorsa, o otuzunda biter.

Tomris Uyar: Belki düşünceye daha çok yaslanılıyor, şiir daha bir damıtılıyor, deneyler gözden geçirilebiliyor demek istiyorum.

Edip Cansever: Kendi deneylerime bakarak, yüzde yüz inanarak söylüyorum. İleri yaşlarda (bunlar değişebilir) şiir daha iyi anlaşılıyor, daha iyi yazılıyor. Bak, birdenbire açık, net bir şey söylemiş oldum. İnsan, yirmi-yirmi beş yaşında sözgelimi, aşk şiiri yazar. Ama aşklar eskidikçe, eskitildikçe, aşkın tortusu insanda daha başka türlü kalır. Yazarken, aşkı gündemden çıkarıp genele götürebilir, daha anlayışlı olur ve o anlayışlı olmanın verdiği filozofça tavır diyelim, iyi şiire gitmesini kolaylaştırır belki. Nitekim birtakım ustalıklar elde etmiştir zaten, kalemi eline alınca yazabilecek durumdadır, ama bu deneyler birikiminden çıkan şiir daha yoğun olacaktır, inanıyorum.

Tomris Uyar: Cemal Süreya’ya bir sorum var. Son şiirlerinde daha yalın (yalınkat anlamında değil tabii) bir anlatım, dağınık imgelere yer vermeyen bir kurgu göze çarpıyor. Yanılıyorsam, söyle. Bu yalınlık, bilinçli bir arayışın sonucu mu? Yoksa, yaşla kendiliğinden varılan bir durulma mı?

Cemal Süreya: Yaşın şaire etkisi, deneylerin çoğalmasıyladır, bazı deneylerin anı haline gelmesiyle, bazı anıların geçersizleşmesiyledir. Demin “hormonal” demiştin; gerçekte burada “memorial” bir durum meydana geliyor. Birkaç yıl önce bir şeyler bitti bende. Bir sürü yönden sağlıklı bir adamım, ama eskiden bir sürü idealim vardı, çok küçük, kişisel idealler; birine yeniden rastlama olasılığı… Çocukluktaki bir sınıf arkadaşına sözgelimi (benim şiirim biraz erotiktir de, ondan bu noktaya geldim galiba). Evet, ona yeniden rastlamak, benim için belki mümkün olmayacaktı, ama köşede duran bir şeydi ve şiirimi yazarken belli birileri okusun isterdim; onlar okumasa bile, birileri var diye yazardım biraz da. Bir-iki yıl önce kendi yaşımı düşündüm… Bir de baktım ki, onların yaşı da benim kadar. Hepsi yaşlanmış. İnan olun böyle. Çevirdiğim Gönül ki Yetişmekte’de var. Sonunda kahramanın karşısına ak saçlı biri çıkıyor. Oradaki konuşmalarda adamın öyle bir vazgeçişi var ki… Yani duyguların bazıları ölüyor. Hangileri ama? Küçük hesaplar falan ölüyor. İnsan, daha filozofça bir kişiliğe bürünüyor. Demin şiirimle düşüncem arasındaki kopukluktan söz ettim, on yıl önce bunu söylemezdim; en azından, şu banda söyleyemezdim. İnsan bir hoşgörü kazanıyor, biraz daha düşünceye yaslanıyor. Bu bizim için bir tehlike olabilir mi acaba? Çünkü biz bir duygu şelalesiyle geldik.

Edip Cansever: Ben burada Turgut’a bir soru yöneltmek istiyorum.

Turgut Uyar: Galiba çaktırmadan yaşlılığın övgüsünü yapıyoruz burada. Tabii yaşlanmadık ama!

Cemal Süreya: Olsun yahu. Konuştuğumuza göre bu da bir yaşlanmadır.

Edip Cansever: Bir konuşmamızda Turgut, “İnsan bir yaşa gelince, bazı temel yapıtları örnek alarak bundan modern bir çoğaltmaya geçebiliyor,” demişti. Örnek olarak da Melih Cevdet Anday’ın “Ölümsüzlüğün Ardında Gılgamış” şiirini göstermişti. Benim kafama takıldı bu. Gerçi böyle bir niyetim yok ama…

Cemal Süreya: Burada sözünü kesiyorum. Bence insan, sonradan düşünce şiirine geçebilir. Değişimlere evet, tabii. Evet ama, insan, altmış beş yaşından sonra büyük çelişkilere düşmemeli. Melih Cevdet, ömrü boyunca lirizmle alay etmiş, şimdi lirizm arıyor. Bu, yaşlanmayı hiç istemiyor demektir, doğaya karşı koyuyor demektir. Zaten şiirinden de belli. Tabii ki bir mizah yapıtında da lirizm olabilir, o başka; ama Melih Cevdet “şinanay lirizm” dediği şeye, bir zaman reddettiği lirizme dadanıyor. Bunun için derim ki Allah kimseyi o duruma düşürmesin.

Turgut Uyar: Bizim için tehlikeli olabilir mi? Bu çok önemli. İnsan, kendindeki şiir kaynağının, gücünün tükendiğini belli belirsiz de olsa fark etti mi…

Cemal Süreya: Belki de fark etmez.

Turgut Uyar: Yoo, eder. O zaman sarılacağı iki şey oluyor. Biri: konuya yaslanmak. Sözgelimi Gılgamış’a. Bir diğeri de, biçim oyunlarına girmek. Tehlike, bu. Yoksa Gılgamış yeniden ele alınıp yazılamaz demek istemiyorum, ama Gılgamış’ın yalnızca kendi büyüsüne yaslanıp şiir yazmak bir parça tükenme anlamında benim için. Biçim oyunları da aynı şey. Birçok yaşlanmış şair, son dönemlerinde vezinli-kafiyeli, tekrarlı mısralara kapılırlar. Hep gördüğümüz bir şey bu. Ama ben Melih Cevdet’in kitaptaki öbür şiirlerini sevdim. Yani şair, şiir yazmak için vesile aramamalı diyorum.

Edip Cansever: Katılıyorum sana.

Cemal Süreya: Evet.

Tomris Uyar: Yarıda kalmış bir soruyu tamamlayalım. Demin Oktay Rıfat’tan söz açılmıştı Perçemli Sokak’tan ötürü. İkinci Yeni bağlamında. Bu konuya açıklık getirir misiniz biraz?

Cemal Süreya: Bak. Oktay Rıfat, “İkinci Yeni’yi ben kurdum” diyor. İyi de.. bizim 1950′den sonra çıkmaya başlıyor şiirlerimiz, ama kitap çıkaramıyoruz. Oktay Rıfat, Perçemli Sokak’ı 1956′da çıkardı, kitaptaki şiirlerin hemen hiçbiri önceden yayımlanmamıştı. Ve bir önsözle akımı üstlenmeye kalkıştı. Şimdi Özdemir İnce buna dikkat etmiş. Ben yazdığım bir yazıda “bir yıl önce” diyorum, ama Özdemir hesaplamış üç ay önce oluyor, Yeditepe Şiir Ödülü’nü aldıktan sonra kendisiyle yapılan bir konuşmada “Şiir nedir?” sorusunu şöyle yanıtlıyor Oktay Rıfat: “Şiir, halkın sosyal dertlerine deva bulmaktır.” Özdemir’in hesabına göre bundan üç ay sonra da İkinci Yeni akımını kurduğunu ileri sürüyor. Bunu Oktay Rıfat’ın takvim yanlışlığına verelim. Demek o şiirleri, önce dergilerde yayımlanan şiirlere, bizimkilere göre yazmış. Üstelik çok mekanik şiirlerdir onlar, tam oturmamıştır.

Turgut Uyar: Ben Forum’da yazmıştım bu konuda. Aynı şeyleri söyledim.

Edip Cansever: Ben de a dergisinde… Şöyle toparlarsak: İkinci Yeni’liği kabul etmiyoruz hiçbirimiz, ama tutalım ki bir an kabul ettik, biz belli bir kurumdan yola çıkmıyoruz ki bu kurama uygun olanı daha önce Oktay Rıfat bulmuş olsun. Mantığa uymuyor. Hepimizin şiiri başka bir şiir, ortak bir kurama bağlayamayız. Peki olmayan bir şey daha önce nasıl yapılabilir?

Cemal Süreya: Şu da geçsin zapta: İnsanın birtakım etkilenmeleri vardır. Ben kendi adıma Oktay Rıfat ile Melih Cevdet’in Türkçe tutumundan etkilendim. Bu da var. Bu iki şair aslında değerli üstadlar, ama gereğinden fazla kişisel politika yapıyorlar ve bugün politikaları artık geçerli değil. Oktay Rıfat’ın o günkü sözleriyle, Melih Cevdet’in yazılarından ve tavrından çıkan bazı ipuçları beni yaraladı aslında, onları sevme adına yaraladı.

Edip Cansever: Onları, bizden önce yazdıkları için söz konusu ediyoruz burada. Ama sözünü ettiğin Türkçe tutumu ancak iyi bir şairi etkileyebilir. Sen iyi bir şair olmasaydın…

Cemal Süreya: Canım daha belli değil.

Edip Cansever: Buraya birbirimizi övmeye gelmedik ama yermeye de gelmedik.

Turgut Uyar: Benimki genel bir karşı çıkış. Senin yaptığın bir kadirbilirlik Cemal. Ama kimse dilini başkasından öğrenemez.

Cemal Süreya: Onların Türkçe’yi kullanışları, bir bakıma somutlamaları etkilemiş beni demek istiyorum. Sözgelimi “Tohum” şiiri. O kitabın genel tutumuna aykırı düşse de.

Turgut Uyar: Hece şiiridir o.

Cemal Süreya: Evet ama bu ustaların Türkçeyi materyalize etmede 1940 kuşağı denen şairlerden çok daha büyük katkıları vardır. Ama şiirsel planda aldığımız zaman… Bakın çok açık konuşuyoruz burada, kardeş gibi; yaşlılık falan dedik ya, yarın ölecekmişiz gibi… Geriye baktığımızda çok eskimiş buluyorum o şiirleri. Yahya Kemal bile eskiliği içinde daha iyi. Çünkü çok spekülatif şiirler bunlarınki.

Tomris Uyar: Aman söylenmedik bir şey kalmasın.

Cemal Süreya: O zaman bu konuşma birimiz ölünce yayımlansın da, para etsin bari.

Turgut Uyar: İnsan tabii kendiliğinden yaşlı, önemli şairlerden etkilenebilir ya da dilin nasıl kullanılacağı doğrultusunda etkiler çıkarabilir, ama şiir etkilenme alanı değildir, tam tersine alınan etkilere bir tepkidir.

Cemal Süreya: Bak, bu çok güzel.

Turgut Uyar: Ben de Melih Cevdet’ten, Oktay Rıfat’tan etkilenmişimdir ama yapmak istediğim, onların yazdığının tam karşısında bir şiirdi.

Tomris Uyar: Demek ki bir edebiyatçı da -sanatçı da – kendi tutarlılığını, kendi dünyasını kurma adına verdiği savaşta ufak tefek tutarsızlıkları bağışlanır sayıyorsunuz ama sanat anlayışı ya da ideoloji açısından tutarsızlığı, çelişki olarak nitelendiriyorsunuz.

Cemal Süreya: Şöyle diyebilir miyiz Tomris? İnsan, gerici-tutucu bir aşamadan ilerici bir aşamaya geçebilir, ama ilericiden tutucuya dönmesi, yaşla bile açıklanamaz.

Edip Cansever: Hesaplı, planlı sayılır.

Turgut Uyar: İhtidadır, o başka bir şey.

Tomris Uyar: Daha nice söyleşilerde buluşmak üzere hepinize teşekkür ederim. İsterseniz, bir söyleşiyi de özeleştiriye ayıralım.

Açıkoturum, Varlık Dergisi, Mart 1983


SÖZCÜKLER VE DİL / Naime Erlaçin

13/01/2010

SÖZCÜKLER ve DİL


Sözcükler bir dil oluşturmakla kalmaz. Onların da kendilerine has ve evrensel bir dilleri vardır. Sözcükleri bozmak, anadili kaybetmekten de öte bir şeydir. Bu aynı zamanda, yüzyılların eleklerinden süzülerek gelmiş tarihsel mirası ve nadide bir güzelliği hoyratça hırpalamak anlamına gelir. 

Arapça, Farsça, Kürtçe, Türkçe, Fransızca, Latince, vs. olmaları hiç fark etmez. Asıl olan onların ne anlatmak istediğidir. Budanır veya değişime uğrarlarsa eğer, yüklendikleri anlamı bize taşıma özelliğini tümden yitirirler. Onlar yok olurken, bilgi eksilir ve sonuçta biz çoraklaşırız. Sayılar ve dili oluşturan harflerle sözcükler bütün şifrelerin anahtarı olduğuna göre, bu durumda tek bir harfin kaybolması bile çok önemlidir. “Sıfır”ın kaybolması gibi bir şey bu… 

Düşünsenize “sıfır”sız ne yapardık biz? Sözcüklerden şapkaları kaldırmaya benzemez bu iş. Başta iletişim ve finans sektörü olmak üzere pek çok iş alanı çökerdi. Dilde ise çöküş daha sessizce ve derinden gerçekleşiyor. Ve bir gün, önünde sonunda gümbür gümbür patlayacak. 

“Sergüzeşt” ve “macera” eşanlamlı olabilir mi hiç? “Enkazlar, eşyalar, malumatlar, talimatlar’, ki bu sözcükler ler-lar takısı almadan da çoğuldurlar ve günümüzde yanlış kullanımdalar. Veya ‘mütevazı’ yerine ‘mütevazi’ denilebilir mi? Paralel yerine ‘mütevazi’ kullandığımda – ki doğru bir kullanım şeklidir bu – insanların nirengi noktaları ne olacak peki? “Tevazu”yu mu anlayacaklar, yoksa geometrik bir terimi mi? Dilin yanlış kullanımından kaynaklanan müthiş bir kavram kargaşası var ortalıkta. 

Burada bir cinayet işleniyor, haberiniz ola! 

“Melâl”i çöpe atarsam, Haşim’i nasıl kavrar; “giryan” ile vedalaşırsam Tevfik Fikret’le yarenliği nasıl sürdürebilirim? 

“Hüzün’ (hüzn) e ne demeli peki? Onsuz, bunca kültürün acılarla yoğrulduğu; her karışında derin izler bıraktığı bu topraklar ve onun insanının gam yükünü, elemi nasıl açıklar; bırakınız açıklamayı, kendi kuşağımın asli görevi olan kültür aktarım işlevini nasıl yerine getirebilirim? Sözcükler ve anadili katlederken, gençlerin canına nasıl can katarım sonra? 

Çirkin ve niteliksiz ‘Amerikanca’ çeviri örneği olan “üzgünüm” yetmiyor böyle durumlarda. ”Müteessir” lazım bana ki, duygulanıp etkilendiğimi; hüzünlenip kederlendiğimi ifade edebileyim. Ve böylece; 

“Hayatı bence teessürdür eyleyen ispat 
Taayyün* eyleyemez nevm** içinde reng-i hayat” 

…diyen Fikret’e hem ulaşıp, hem de aynı zamanda genç kuşaklara ulaştırabileyim. “Çimmek” ve “çemkirmek” sözcüklerini günümüzde kaç kentsel kökenli, eğitimli kişi biliyor dersiniz? Bilmiyorlar tabii… Öğretmedik onlara. “Dahi” anlamındaki “de” ve “da” ların ayrı yazılması gerektiğini bile öğretememişiz ne yazık ki! 

Peki, biz eski kuşaklar nasıl koptuk dilimizden? Yolu açmış olmalıyız ki, arkamızdan gelenler olmuş. Onu da kısmetse bir başka zaman konuşuruz dostlar.

Siz düşünmeye başlayın hele… 



* taayyün: meydana, ortaya çıkma 
**nevm:uyku, rüya 

(20 Haziran 2003) – ‘Gençler İçin Denemeler’ Dosyasından…

Naime Erlaçin


ENTELEKTÜEL ŞİİR / Abdülkadir Budak

08/01/2010

ENTELEKTÜEL ŞİİR


Ahmet Oktay, “entelektüel uçlarını sürekli abartan bir şiir, sonunda yapmacıklığa /züppeliğe dönüşebilir kolaylıkla” diyor (Gece Defteri, YKY, 1998) ve ben bu saptamaya bütün kalbimle katılıyorum. Kuşkusuz, yetenek yetmez bir insanı şair etmeye; genlerden ileri geldiği, kalıtsal sayıldığı üstünde durulan yeteneğin ancak ve ancak başlama vuruşu gibi algılanması gerekir. Maçı götürecek, iyi bir skorla kazanacak olan ise sonsuz bir iştahla edinilen bilgidir, bunun sonucu olarak da birikimdir. Bu anlamda entelektüele yakın durur şair. Ama, şiir bilgisini, birikimini başa kakacak kertede göstermemelidir şiirde, ya da bana öyle geliyordur. Aralarındaki ilişki Akgün Akova’dan öğrendiğim örnekte olduğu gibi olmalıdır. Mesafe kirpilerin birbirlerini ısıtmak için korudukları mesafeyi andırmalıdır. Çok hoşuma gittiği, entelektüel-şair ilişkisi bağlamında iyi bir örnek teşkil ettiği için aktarmak istiyorum: “Kirpiler, soğuk günlerde üşümemek için birbirlerine yaklaşırlar, ama çok yaklaşırlarsa dikenleri birbirine batar, uzaklaşırlarsa da üşürler. Kirpiler aralarında öyle bir uzaklık bırakırlar ki, ne üşürler ne de canları yanar” (Elimi Tut Yeter, Çınar Yayınları, 1998). Şiirin de şairin de canını yakmayacak bir mesafeden söz etmeye çalışıyorum, Ahmet Oktay’ın uyarısını biraz daha açarak. Her entelektüelin iyi şair olamadığını da biliyoruz ya, konumuz bu değil. Konumuz, bilginin, birikimin şiirde çaydaki şeker kıvamına ulaştırılabilmesi; şiirin entelektüel gösteri aracına düşürülmemesidir. İçselleşmeden, bilginin içselleştirilmesinden, şairde yepyeni bir söze dönüşebilmesinden konuşmak istiyorum sonuçta. Şiir yazılır da, yapılır da. yapılan (yapıntı) şiirin entelektüel uçlarını yazılana oranla daha da sivriltebileceği düşünülebilir. Çünkü metinlerarası ilişki bu tip şiir yazma tercihinde had safhaya ulaşır. Öteki metinlerin baskısı, kendi metninizi kurmada olabildiğince zorlar sizi. Şairin böyle bir çalışmada hemen her şeyden haberdar olduğunu kavrarsınız da, “asıl olan”a, yani altında imzası bulunana ulaşmakta zorluk çekersiniz. Metnin anlamı, onun özgünlüğü biraz da bilmediklerinden kaynaklanır şairin, ya da bilgisini içselleştirdiğinden, inisiyatifi ele almış olmasından.

Dipnotunu kaldırmaz şiir; çünkü şiir bir “içnotu”dur, ya da bana öyle gelmiştir hep. Kültür, nasıl ki okuduklarımızı, çeşitli biçimlerde edindiğimiz bilgileri unuttuktan sonra bizde kalan şeyse, şiir de öyle olmalı değil midir? Şiirin bir düşünsel arka planı olmalıdır elbette; ama, bu suyun üstünde değil, derinlerinde olmalıdır. Bakınca değil de, dalınca görebileceğimiz bir arka plan ya da birikim. Biraz daha ileri gitmeyi göze alabilir, şöyle de diyebilirim: Şiir, alıntılarla değil kalıntılarla yazılır. Her dizede başka bir şiiri, her şiirde başka bir şairi görmeniz, onun (kurgulayanın) ne kadar bilgili olduğu konusunda bir fikir verir elbette; ya bu yığışımın altında ezilirse altında imzası bulunan şair, o zaman ne olacak? Hem, şair neyi yazması gerektiğini bildiği ölçüde, neyi, neleri yazmaması gerektiğini de bilen insan değil midir? Sonsuz bir açgözlülük ilk bakışta zenginliği çağrıştırırsa da, belirsizliğe giden yola konulan işaret anlamına da gelmez mi? Şiir yazandan şair olmaya geçiş, tam da bu bıçak sırtı yerde gerçekleşiyor sanki. Biraz da başkalarının doğrularına tutunmaktan çok, kendi yanlışlarıdır insanı şair eden, özgünlüğünü sağlayan. Garantiye oynamamalıdır şair. Uçlarını sürekli abartan bir entelektüelliğin yapaylığa/züppeliğe vardırılacağını söylemiştik Ahmet Oktay’dan hareketle; bu anlamdaki desteğin aslında köstek olduğunu vurgulamak istercesine. Şiir belki de arınmışlığın, saflığın zaferidir.

Modern Türk şiirinde entelektüel uçlarını abartmadan, yapaylığa, züppeliğe düşmeden yazmış, örnek teşkil etmiş adların sayısı azımsanmayacak ölçüdedir. Geniş ufukları kendi şiirlerinin görünmesini engellememiştir, onca bilginin, birikimin arasında kaybolup gitmemişlerdir. Bu büyük dengeyi kurabildikleri içindir ki büyük şair olmuşlardır. İlk akla gelenlerden başlayacak olursam Oktay Rifat’ı, Behçet Necatigil’i, Turgut Uyar’ı, Ece Ayhan’ı, Cemal Süreya’yı, Attilâ İlhan’ı anabilirim. Kendi kuşağımdan ya da bir sonraki kuşaktan ise Ali Cengizkan, Hüseyin Ferhad ve Haydar Ergülen üstünde durabilirim ilk anda.

Kutsal kitapları yağmalamak, Yunan mitolojisinden şiir çıkarmak entelektüel görünmek için yeterli olmaktan çıkalı epey oldu, ama hâlâ tutunanlar var bu birikime; ancak böylelikle evrenselliğe ulaşabileceğini düşünenler mevcut şiirimizde. Olsun varsın, bunda bir sakınca yoktur elbette. Yok da, bilgisini göstermekten utanacak kadar görgülü bir şiir yazılmasını dilemek, bir okur olarak da bizim hakkımızdır sanıyorum. Bilgi yığışımı gibi duran, mekanik, ruhsuz şiirler (metinler), yazanının bile yaprağını kıpırdatmıyorsa, okurun hangi dalını silkeleyebilecektir? Başkalarının kanlarını taşımak eğiliminde olan bir damar olmak yerine, kan grubu belli bir damara sahip çıkmak, kendi şiirini yazmak durumunda olan şair için kaçınılmazdır. Başkalarının büyük toplardamarı olmak yerine, kendi küçük atardamarının farkında olmak belki, ne dersiniz? Şair “ kan aranıyor” anonsunun sonunda “aranan kan bulunmuştur”un muhatabı olmak durumunda değil midir? Bence öyledir. Bütün bunlardan bilginin şiire engel, ya da şairin kendi şiirini kurmasına engel oluşturduğu çıkarılmıyordur umarım. Öyle şey olur mu? Kirpi örneğinde olduğu gibi hep o zorunlu “mesafe”den söz etmeye çalışıyorum, hepsi bu.

Bir de “sezgi bilgisi” diye adlandırılan bir bilgi türü var ki, özgünlüğün belki de esasını oluşturan tam da bu bilgi olsa gerektir. Kişiye özgü sayılması gereken, bilgi, birikim sonucunda oluşmuş olsa da, genlerle, kalıtımla da ilgili olduğu varsayılan yeteneğin sezgi gücünden de söz açmak gerekecek galiba. Oktay Taftalı’ya göre de “sezgi kavramı skolastik şiir anlayışının ilham perisi ile aynılaştırılamaz. Üstelik şiirde sezgi bilgisini bu dalda kapsamlı bir birikimin ve tinsel gelişimin verdiği belli bir yetkinliğin sonucu olarak düşünmek pek de yanlış sayılmayacaktır. (…) Yani bir şiir, gerçekte bizim bilincimizden bağımsız olarak, ozana ait tinsel değer ve etkinliklerle belli bir sanatsallığı nesnel olarak içermektedir.” (Şiirin Mikroestetik Eleştirisi, Era Yayıncılık, 1994) İşte şair, edindiği bu büyük bilgiyi tinsel öğeyle (sezgi bilgisi) buluşturup bir senteze ulaşacak, kendine özgü şiirini de yazmayı başaracaktır. “Özgünlüğün kaynağı da sezgisel kavrayışın salt öznelliğinde aranmalıdır” diyor Oktay Taftalı söz konusu yazısında. Şiirde önemli bir payı olan duygunun akılla denetim altına alınması, lirizmin sağlanması ise “sezgi bilgisi” denilen şeye sahip olmakla, ya da bunu geliştirmekle sağlanabilir gibime geliyor.

Abdülkadir BUDAK

(Varlık, Ocak 1999)


MERHÂBÂ ŞİİR, MERHÂBÂ METAFİZİK / Ahmet İnam

17/12/2009

MERHÂBÂ ŞİİR, MERHÂBÂ METAFİZİK

Şiir yaşamdadır. Yaşamın soluk borusu, öteyi gören gözü olarak. Şiir dünyadadır ve insandadır. Bundan dolayı şeytânî, bundan dolayı rahmanîdir.

Ortadoğu, insanına şiir emzirir.

Ortadoğu insanı metafiziği şiirde duyar.

Metafiziğin şiire kapısı vardır. Tıpkı diğer sanat dallarına, bilime, felsefeye, dine, hikmete, folklore, günlük yaşam bilgisine olduğu gibi. Metafiziğin sayısız kapısı vardır, sayısız bilgi, ilgi, duygu, görgü alanlarına. Metafiziğin bedene bile kapısı vardır.

Kapıya gelmektir, gelebilmektir sorun.

Hayatın şiire kapısı elbette vardır. Kapısız şiir olabilir mi?

Kapısız metafizik? Metafiziksiz kapı olabilir mi? Her kapı metafiziğe açılabilir, duran varsa önünde, durabilen. Her kapı şiire açılabilir, şiirleyen varsa, şiirlenen. Şiirin ve metafiziğin ortaklığı orada: Açılmadıkları nesne yoktur, açılmadıkları varlık. Açanı varsa, açılanı, göreni; şiirin ülkesi metafiziğin ülkesiyle kapılar doğurur, kapılar “çağlar”, kapılar açar, kapılar kırar, yıkar, kapar. Kapılar ülkesidir. Belki de: Şiir de, metafizik de kapıdır. Hem iki ülkedir, birbirleriyle bir yanlarıyla örtüşen; püskürttükleri kapılarıyla; Terra poetica, Terra metaphysica! Âlem-i Şiir, Âlem-i Mâbâdettabîa! Neyin, nelerin kapısıdırlar? Duranına bağlı, önlerinde. Kapıların kapısıdır onlar.

Metafizik bir alan, bir ülke. Bir uçsuz bucaksız âlem. Gözlemlenebilir, hesap edilebilir olanın ötesi. Bilimle bulunabilir olanın ötesi. Bilim metafiziğin ülkesinde büyümeye başladı. Adım adım onun bölgesini ele geçirdi. Büyümeyi sürdürüyor.

Şiir ükesi, başlangıçtan beri metafizik ülkesinden ayrıydı, ortak alanları, birbirlerine kapıları olsa da.

Şiir ülkesi, kültürü yaratmış bir ülkedir. Metafiziği, dini, felsefeyi, sanatı, hikmeti doğuran odur. Sonra koptu onlardan. Başlangıçtaki anlamı zaman içinde dönüşüme uğramadı değil; içinde manzume ülkecikleri doğdu, bu ülkecikler onu ele geçirmeye kalktılar. “Rhetorik” şiirden salt güce; ele geçirici, sömürücü, yok edici güce doğru gelişti: Ölçülü uyaklı sözleri manzume ülkesinin, şiire musallat olmaya, onu istilâ etmeye çalıştılar. Şükür, şiirin hâlâ manzume tarafından ele geçirilmemiş bölgeleri vardır. Şairlerin yüzü suyu hürmetine durur şiir ülkesi, bağımsızlığıyla. Bunca şiir kuramının, edebiyat öğretisinin, dilbilim tekniklerinin, şiir tanımaz “felsefe yapma” çabalarına karşın, şiir hâlâ ayakta durmakta; şiir ülkesi oldukça toprak kaybetmekle birlikte, istiklâlini muhafaza ediyor, bir bakıma.

Şiir, “söyleyen insan”la başladı. Hem Türkçe’deki “yır”, “ır” sözcüklerinde, hem Almancadaki dichten (Latince dictô’dan geldiği söylenebilir!) de bu özellik görülebilir. Batı dillerinin büyükçe bir bölümünde Eski Yunancadaki poiêsis’le ortaya çıkan şiir sözcüğü, bir tür ürün ortaya koymayı; yapmayı, üretmeyi anlatır; bu üretim başlarda şarkı ve türkü ile söylenerek gerçekleştiriliyordu; destan söyleyiciler, “söz”den, epos’dan yola çıkıyorlardı; arkalarında onlara esin veren güçler musa’lar vardı, onun için sanatları mousikê adını alıyordu. Şair, müzikle, dansla, esinle “üretiyordu.” (Evmusos, sözü, esini “iyi” olan anlamında mâhir şairlere verilen bir sıfattı!)

Bizim dilimizde, Ortadoğulu’nun yaşamında yüzlerce yıldan beri egemen olan “şiir” sözcüğü, “şu’ur”la, “şe’ere” sözcüğü ile ilgiliydi. Arapçada çok zengin anlamlara kaynaklık eden “şe’ere”, öğrenmek, anlamak, sezmek, farketmek, algılamak, duymak, bilincine varmak, şiir oluşturmak… gibi anlamlar taşıyordu. “şa’ir”, yalnızca şiir söyleyen değildi; anlatıcıydı, derin sezgileri olan biriydi. Şâ’iriye sahibi, şiirsel güç sahibi biriydi.

Batı dillerinde şiir vurgusu, poiêsis sözcüğünden yola çıkılarak bakıldığında, üretmek, ortaya koymakla ilgiliydi; bizde ise, “anlamak”, sezmekle.

Biraz da bundandır: Ortadoğulu’nun şiir ülkesinin kapılarında durucu olması!

Söyleyicilik, iki kültürde de var: Şâ’ir söyleyicidir, hele Moğolcada, çok geveze, çok konuşkan anlamlarına geldiği savı açısından bakıldığında, “ozan”da da böyle bir özellik görüyoruz; Batılının rapsôdia’sında da olduğu gibi, şiir “okuma” özelliğini; şiirin, söyleyen boyutunu kavrıyoruz.

Şâir hileci olarak görülmüş iki dünyada da, Batı ve Ortadoğu’da, çoğunlukla; örneğin, Almancadaki Gedicht, buluş(Erfindung) anlamına geldiği gibi, hile (Betrug) anlamına da gelebiliyordu.

Şiir ülkesi, hayata bu zıt özellikleriyle yansımış, yaratıcılığının yanında, güvenilmezliği ile de; örneğin Platon’un, Kurân-ı Kerim’in uyarıları olmuştur şiir hakkında.

Bu ikircikli durum, şiirin metafiziğe açılımını engellememiştir. Şâir, sözün basmakalıp anlamlarını, günlük dilde kullanıla kullanıla aşılmış anlamlarını aşabilen biridir. Dilin olanaklarını sınayan dil olanakçısıdır. Dilin alanı, düşüncenin alanıyla içiçe olduğu için, şair, metafiziğin kapılarından geçebilen bir varlıktır. Kimi sıradan metafizikçilerden daha cesur, daha atılgandır. daha yaratıcıdır, bir açıdan. Metafizikçinin süt annesi olabilir, eğer o gönüllü ise. (Örneğin Heidegger’in gönüllüğü gibi!)

VARLIK, YAŞANTI, ANLAM SÖZ

Metafizik şiir ilişkisini açıklayabilir umuduyla, bu yazının çerçevesi içinde bir kavramsal tasarı sunmayı deneyeceğim.

İnsan, yaşantısı olan, yaşantılayan bir varlıktır. Yaşantı, bilinçli, bilinçsiz özelliğiyle insanı, bu dünyada, bedeni içinde var eder. İnsan yaşantısı nesneleri, tek tek varlıkları yaşantılar (tecrübe eder!). Bu nesneler alışılmış anlamda fiziksel nesneler olabileceği gibi, düşünsel nesneler, düş nesneleri de olabilirler. (Uykudaki düşlerimizin, uyanıkken kurduğumuz düşlerin, düşüncelerin…) Bu nesnelere varlıklar (Heideggergil anlamıyla Seiende!) de diyebiliriz. Bunların tümünü oluşturan ve her bir nesnede içkin olarak bulunduğunu düşündüğüm Varlık, yaşantı konusu yapılamaz! Demek ki yaşantı ile Varlık arasında bir uçurum vardır! Bu uçurum bir sınır yaşantı olan anlam verme yaşantısı ile kapatılır! Anlam verme yaşantısının nesnesi fiziksel nesnelerden, düşünsel nesnelerden farklıdır: Burada bir “x” üzerine çalışır yaşantı; onu anlamla dokur! (Bir anlamıyla Edmund Husserl’den edinilmiş görüşler bunlar!) Varlık bize düpedüz yaşantı ile verilmiyor; bir anlamıyla bizden esirgenmiştir! Varlıklar verilmiştir yaşantımıza, fiziksel nesneler, düşler, düşünceler, ama Varlık verilmemiştir. Düpedüz (Almancada, blosse!) yaşantı ile varlık arasında ANLAM UÇURUMU vardır! Nesneleri algılarız; algılarken anlamları da eğitimle, o kültür içinde bize verilir! Bunlar günlük yaşam sorunlarının çözümünde yüzyıllar içinde edinilmiş yaşantılardır. Anlam yaşantılarını zamanla gerçekleştirenler, bunu bizim düpedüz yaşantılarımıza aktarmışlardır. Bundan dolayı gündelik olağan yaşamda anlamları da algaladığımızı düşünürüz! Oysa onların Varlık açısından anlamı bizden saklanmıştır! Öyle olmasaydı, sanatta, bilimde, felsefede, uçsuz bucaksız araştırmalar, denemeler sürüp gitmezdi. Düpedüz yaşantı ile Varlık kavranamaz! Bu evren, bütün bu nesnelerin anlamı! Düpedüz algılamanın ötesinde, onlardaki Varlığı yakalamak açısından tek tek nesnelerdeki anlam da bize verilmemiştir! Tek tek nesnelerde, ister fiziksel, ister düşünsel, ister bunların dışındaki bir varolma biçimiyle, tüm nesnelerde, varlıklarda Varlık vardır! (Tam bir metafizik (!) cümle oldu ama!) İşte bu Varlık, ancak anlam verilerek, ancak yorumla, iğreti bir biçimde kavranabilir. Her anlam verme atılımı geçicidir, değişmeye, dönüşmeye açıktır. Anlamlar, “yakalanıp”, değişmez kılınacak bir yapı taşımazlar! Bundan dolayı Varlık hakkında tek “yorum” tek görüş yoktur: Ne sanat ne bilim ne din ne de felsefe alanında! Anlam uçurumu oradadır,anlam verme yaşantısıyla doldurulmaya çılışılır, hiçbir zaman doldurulamaz. Metafizik ülkesi bundan dolayı bir uçurum ülkesidir, bu ülkeye yürüyen uçurumda “yürür”, düşmemek için “anlam” dediğimiz iğreti dallara tutunur.

Peki söz nerede durur?

Varlık, yaşantıdan öncedir; sözü ise yaşantı doğurmuştur! Önce varlık vardı! İnsan yaşantısı varlıkla anlam uçurumu içinde ilişkiye girdi. Anlam verme çabalarının gelişmesiyle, yaşantı, sözü doğurdu! Yaşantı, sözü doğurdu ama, söz yaşantının “doğal” bir uzantısı değildir! Söz ile yaşantı arasında yine bir anlam uçurumu vardır!

İnsan yaşantısı ne Varlığı mutlak, kesin olarak “bilebilir” ne de “Söz”ü! Söz, tüm dilleri (yapay ve doğal!), bedensel, elektronik, görsel, kokusal, dokunmasal… her türlü iletiyi, ileti düzenlerini içerir. Sözlere “uzlaşımsal” olarak anlamlar yüklenmiştir; bunlar dilsel anlamlardır, semantik, sentaktik, pragmatik… anlamlar. “Söz” de, Varlık gibi b ir “x”dir. (Husserl’i tanıyan okur, ondan nerelerde ayrıldığımı görebilir!) Onun dilsel, imsel yaşantılar dışındaki anlamı ancak, anlam yaşantılarıyla denenebilir, yorumlanabilir; yorumların hiçbiri mutlak, değişmez, kesin değildir.

Yukarıdaki şekle bakarak, insan yaşantısının söz ve Varlıkla ilgili olarak iki uçurum arasında kalan bir “dağ” olduğunu görebiliriz: Belki sözü, yaşantıyı, varlığı ve anlam uçurumlarını birleştiren, şekilde kesikli çizgi ile gösterdiğimiz bir bağ vardır aralarında: Oysa, yaşantı, iki yanımda bulunan bu iki uçurumu yaşar: Genişleyen, açılan, geri çekilen; kısaca, devinen, yürüyen(!) bir dağdır o; ne denli uğraşsa uçurumu kapatamaz. Yaşantı, söz ile varlık arasında yalnızdır! İyimser bir yorumla: Söz ile varlığı kucaklamaya, onlara ulaşmaya çalışan bir yolcudur.

ŞİİR, METAFİZİK

Şiir, söze doğrudur; metafizik, Varlığa: İkisi de uçurumlar üzerinde yürür, iğreti köprüler, bağlantılarla. Şair, anlam yaşantısıyla söze yönelir, oradan, yeniden yaşantı dağından geçip, Varlığa, sözden-varlığa uzanmayı deneyebilir; çifte uçurum geçerek! Bu gidiş gelişler sürekli olur, her defasında geçilen uçurumların sayısı artar!

Böyle çifte uçurumlar aşarak yürüyen (belki de uçan!) şair, söze, yaşantıya, anlama, Varlığa değinmeye çabalayan, metafizik ağırlığı olan şairdir.

Genel olarak, şairin yürüdüğü yön sözdür; şekle göre, varlık arkasında kalır şairin! Varlık sözde oturmaz (Heidegger’in dediği gibi değil!) Sözdeki varlık, yaşantı ile uçurumlar açarak yorumlanabilir.

Şiirde hile nasıl yapılır?

Şair ne söze ne varlığa yürür, sözcüklerle oyun oynar; yazdıklarında ne söz ne yaşantı ne anlam (metafizik anlamda!) ne de Varlık imâsı vardır! Sözcüklerle oynayarak, kendine uçurumlar aşmış şâir süsü verebilir: Taklitçidir, oyuncudur, teknisyendir! Yaşantısı “icat” çıkarma yaşantısına benzer, oysa icattan çok, gözümüzü boyayan bir sihirbazdır!

Sözde sözler söyler, sahici söze kör olduğundan; söze doğru yürüyemediği için, beğenilme, dikkat çekme tutkusuyla, sözde yaşantı içindedir; anlattığını duymaz; başka şeyler düşünür, başka şeyler yaşar; yaşantı tabanı olmayan sözcükleri pıtrak gibi kuşatır şiiri; sözde anlam içindedir; “derin” anlamını, Sözsel, Varlıksal, metafizik anlamını yaşayamadığı sözde anlamlarla bezer şiirini, sözde Varlık’ı anlatır: Şiiri, metafizikten uzak, uyduruk, temelsiz, uçurumlardan geçmemiş varlık imâlarıyla doludur.

Şair söze yürürken ardındaki Varlığı farkedip, çifte uçurum aşma gücü ve ufku içindeyse, Varlık imâlarıyla anlam dünyamızı şenlendirip, acılandırarak anlam ufkumuzu açabilir!

Ahmet İNAM