BİZ KİMİZ ? / Ahmet İnam-Cengiz Güleç

22/04/2010

SÖYLEŞİ : BİZ KİMİZ?

Ahmet İnam, ODTÜ Felsefe Bölümü Başkanı, Felsefe Kurumu üyesi, 18 kitap yazmış uluslararası düzeyde saygın bir akademisyen. Cengiz Güleç ise ergenlik psikiyatrisinin önde gelen uzmanlarından, Fransa’da, Hacettepe Üniversitesi’nde ders verdi, TBMM’ye girdi, Ecevit Hükümeti’nin kültür bakanı adayıydı. 60’ına merdiven dayayan iki akademisyen ayda bir buluşup, ciddiyeti tatile gönderiyor.

Demlendikten sonra teybin düğmesine basıp varoluş, ego, bunaltı, cinsellik, tasavvuf gibi zorlu kavramları iki haşarı liseli üslubuyla tartışıyor. Nükte, argo, hatta küfür serbest. Hayvan Dergisi’nde “Şen Profesörler” başlığıyla yayımlananlar işte bu metinler. Kavuklu’yla Pişekar’a benzetilen ikili “Kesinlikle Dümbüllü’nün kavuğuna aday değiliz” diyor. “Anadolu Hayvanları” ikilisiyle buluştuk. 4,5 saat, bir şişe viski, yarım şişe rakı tüketip “karizmayı çizdirmeyi neden göze aldılar”ın cevabını aradık.

BİZ KİMİZ?

Biraz Kavuklu-Pişekar biraz da Mevlânâ-Şems


Birbirinizi başkalarına nasıl anlatırsınız?

C.G – Sırlarını bildiğim için rahatlıkla anlatabilirim: Muzip bir çocuktur. 20 yılda hiç depresif ruh halinde rastlamadım onda. İddiacı değil. Ama hayatta iddia sahibi. Muzipliğiyle kendini, çevresini hoşnut tutuyor. Hayatının baharında. Buluştuğumuzda bu ruh halini bana da bulaştırır. İnsana ve hayata gömülüdür. Bunlar üzerine düşünce üretmekle birlikte hayat acemisi, mahcup, toydur. Hatta kabaktır. 10 yıl seminer verdiği 10 kişiden 5’inin ismini hatırlamaz. Onları toplu varlık gibi algılar. Safiyetiyle belalardan korunur. 55’inde ehliyet aldı, şimdi başı dertten derde giriyor. Bir de herkesten güzel kahkaha atar.

A.İ – Akademisyen bilgilendikçe sezgisini kaybeder. Cengiz ise güçlendiriyor. İnsanları dünyasına buyur etme yeteneği müthiştir. Büyük dalgaları aşıp, çırpıntıdan yılması kötü özelliği. Bu yüzden düşük verimlilikle çalışır. Kitap yazacağına briç oynar; sabaha kadar güzel türküler söyler. Sorguladıkça kendinden hoşnut olmama durumu büyür, asabileşir. Başını okşarsan dünyanın en iyi psikiyatristi olur. Ama hayat hep baş okşamaz. Hüzünlü adamdır, soyadının aksine nadir güler. Kahkahama bakıp insan olmanın acısını hiç yaşamadığımı düşünür, bilmez ki geberiyorum acıdan. Kemirmekten elimde tırnak kalmadı.

İçki masası, kültür ve sanatın dışında hayatta başka neler paylaşırsınız?

A.İ – Sadece bunları ve ortak ruh halini paylaşıyoruz.

C.G – Aradan yıllar geçtiği hiç görüşmediğimiz olmuştur. Ben arama özürlüyüm çünkü. Ama buluştuğumuzda aynı sıcaklıkla devam ederiz. Kişiliklerimiz çok farklı. Ben ayrıntıcıyım, insan ilişkilerinden giyimime kadar her şeye özen gösteririm. Sevemediklerime kapımı açmam. Derin mutsuzluklarım, coskularım vardır. Hedonistim. İçmeyi bilirim, o bilmez. Ne bulursa içer, sarhoş olur. Giyimine önem vermez, hep simsiyah giyinir. Çilecidir. Ruh hali dalgalanmaz. Buna karşın iki farklı ve tam kişiliğin birlikteliğidir dostluğumuz. CTV’deki programımızdan övgüyle bahsedenlere, nedir hoşunuza giden, diye soruyorduk. Felsefeden anlamadıkları halde, sohbetimizi çok sevdiklerini söylüyorlardı. Halvet hali böyle bir şey. Farklılıklarımızla birlikteyiz. İki tam insanın birlikteliği bu. Yarım insanlarla ne halvet olur ne de aşk.

A.İ – İşte bu nedenle nisan gelmiş, biz aşık olacak insan bulamıyoruz. Nietzshce ne demiş “Oltamı attım, balık çıkmadı, çünkü yoktu.” (Kahkahalar)

C.G – Balık tutulacak yeri bulmak bir sezgidir, Nietzsche’ninki de hıyarlık kardeşim.

A.İ – Avlamamak güzeldir. Boş dönen avcıyı çok severim. Ceylanı, tavşanı görmüş, vurmaya kıyamamıştır. Akademisyenin hıyarı her gördüğü ağaç dibine ateş eder. Biz avcı değiliz. Kavramları vuramayız. Teorileri eğip bükmeyiz. Taklit değildir sözümüz, yaşadığımızın teorisini yaparız.

Birbirinize nasıl katlanıyorsunuz? Mesela elektrik mühendisliğinden gelen felsefeci Ahmet İnam, 2001’de Çek Cumhuriyeti’ndeki felsefe konferansında psikoterapi üzerine bildiri sununca neden kan çıkmadı?

C.G – Bütün psikiyatri çevresi onu tanır. Son 10 yılda benden çok psikiyatri konferansına katılmıştır. Tanışıklığımız da buradan kaynaklanıyor. 15 yıl önce muhafazakar çevrelerin düzenlediği bir konferansta tanışmıştık. Maneviyattan bahsettiği için onu çok severler. Oysa ateisttir. Benim de sol kimliğime karşın, muhafazakar çevrelerle diyaloğum iyidir. Herkes Bektaşi ruhlu olduğumuzu bilir.

A.İ – Onunla karşılaşmam Tanrı’nın bir lütfudur.

DERDİMİZ NE?

Borçlu doğduk, hep çalışacağız, mezar taşında
Burada borçlu bir hıyar yatıyor yazacak

İmaj çağında, narsisizm salgını kol gezerken profesör karizmanızı çizdirmeyi neden göze aldınız; çok mu sıktı profesör cübbesi sizi?

A.İ – Memur akademisyen işini yapar. Oysa bilgi sorumluluk getirir. Bilimadamı bilgisini hayatla paylaşmak istiyorsa kalıpları kırmak zorundadır. Cengiz’le birlikteliğimiz, bilgiyi içselleştirme, paylaşma kaygısının sonucudur. Çoğu kişi hayattan alacaklı olduğunu düşünür. Bu nedenle mutsuzdur. Biz borçlu olduğunu düşünenlerdeniz. Dine inanmamakla birlikte, bizi var kılan güce borçluyum, insanlara, toprağımıza, kültürümüze borçluyum. Akademinin dışında, her fırsatı değerlendirip toplumun karşısına çıkmalı ve bilgimizi paylaşmalıyız. Hayatım boyunca bu doğrultuda çalışacağım, yine de ölürken borçlu gideceğim. Mezar taşımda “burada borçlu bir hıyar yatıyor” yazacak.

C.G – Profesyonel felfesecilerin dünyasında Ahmet bir boyalı kuştur. Bir yıldır Cumhuriyet Dergi’deki yazılarında onlarla hesaplaşıyor. Ben de profesyonel psikiyatristler dünyasında hastalık yerine hep insandan bahseden bir hekimim. İkimiz de alanımızda ayrıksıyız. Karizmaya, cübbeye, şan ve şöhrete ihtiyacımız yok. Mizaha karşın her tezimizin arkasında bilgi vardır. Bizi, düşüncelerimizi bilerek çağıran her davete açığız. Muhafazakar kesimin toplantılarına da katılıp, konuşuruz. Bilgimizi paraya ya da şöhrete tahvil etmek peşinde değiliz. Tam tersine ciddi sorunlar yaşadım. Aktif politikaya CTV’deki program yüzünden girdim.

Nasıl?

C.G – Programcı Bahar Daldal’ın önerisi üzerine haftada bir, gündemsiz ekrana çıkıp tartışıyorduk. Anadolu’da edep ve eren kültürü üzerine konuştuğumuz bir akşamın ertesinde DSP’den davet aldım. Rahşan Ecevit izlemiş, etkilenmiş. DSP’ye girip milletvekili olduktan sonra CTV kapandı. Ulusal Kanal’dan davet aldık. Samanyolu ya da Kanal 7’den davet gelse, oraya da giderdik. Hangi kuruluş çağırırsa gider konuşuruz. Hayvan Dergisi de böyle gündeme geldi.

A.İ – Çünkü insan ve hayata dair söyleyecek sözümüz var. Biz konuşurken keşfediyoruz. Horoz dövüşü yapmadan, farklılıklarımızı koruyarak tartışıyoruz.

Hayvan Dergisi’ndeki konuşmalar tamamen emprovize mi, metin üstünde oynuyor musunuz?

C.G – Bir arkadaş geliyor. Tema yalnızlık olsun, diyor. Teybi açıyor. Bir saat konuşuyoruz. Sonra kesip, biçip kullanıyorlar. Biz dergiyi basıldıktan sonra bayiden paramızı ödeyip alıyoruz.

Öğrenciler, akademisyen dostlar ya da çocuklarınızdan itidal çağrısı geliyor mu?

C.G – Son konuşma çok küfürlüydü. Bunları çıkaracaklarını düşünüyorduk. Yayımlanınca endişeye kapıldım. Neyse ki ben dikkatli davramıştım ama arkadaşım adına hicap duyuyordum. (Gülüyor) Tepkiler şaşırtacak kadar iyi oldu. Çocuklarım zaten bizi bilir, şaşırmadı.

A.İ – Okuldaki resmi kimliğim nedeniyle tepkilerini pek sezdirmiyorlar. Yine de yan gözle istihza dolu bakışlarından “Hoca, Hayvan’daki vaziyeti gördük” demek istediklerini anlıyorum. (Kahkahalar) Oğlum kocaman cüsseli bir adamdır. ODTÜ’de fizik doktoru. Ona “ağabey” diye hitap ederim. Kavukluyla pişekarı oynadığımız söyleşiler eminim çok hoşuna gidiyordur.

Aman Ferhan Şensoy duymasın. Kavuğu Cem Yılmaz’dan zor kurtarmıştı. Şimdi de iki profesör çıktığını duyarsa bir kaza çıkabilir.

A.İ – Endişeye mahal yok, kavuğa aday değiliz.

KENDİMİZE NEDEN
ANADOLU HAYVANI DİYORUZ?

Oryantalist Anadolu hıyarlarına düşmanız

En büyük kaygınız insan, ama adam gibi adamı tanımlarken “Pergel”, “Hayvan” gibi sözcükleri seçiyorsunuz. Neden?

C.G – Hayvan Dergisi’nden teklif gelince ismine tepki gösterdim. Ahmet ise hay’ın Arapça’da ruh ve can anlamına geldiğini söyledi. Evet, Anadolu’da can bulmuş varlıklarız ikimiz de. Hint, İran, Kafkas etkileri ve bu toprakların birikimiyle Anadolu’da çiçek açan tasavvuf kültürünü sahipleniyoruz. Pergelin sabit ucu gibi bir ayağımızı Anadolu’ya basıp diğeriyle dünyayı tarıyoruz. Bize “Şen Profesörler” deseler de Anadolu canları, Anadolu Hayvanlarıyız.

Ahmet İnam hıyar ve hıyarlığın önemini kavrayıp, tüm yazdıklarını yakmaya, “Hıyaran” kitabını yayımlayıp hayatını vaaz vermeye adamıştı. Anadolu Hayvanları’nın şimdilerde hıyaranla arası nasıl?

C.G – Üzerine bastığı zenginliğin farkında olmayan, Oryantalist ruhlu Anadolulu hıyarana kızıyoruz.

A.İ – Topraklarındaki hıyara bile sahip çıkacaksın. Elinden tutup, seni seviyorum, diyeceksin. Ondan çiçek yapmaya çalışacaksın. Bu bir çile işi, şımarıklığımız boşuna değil. Çileden geçip bu noktaya geldik. Anadolu Hayvanları olarak çok çile çektik. Karılarımız bizi sallayıp pencereden attı, başkaları üzerimizde tepindi. Mesela dört saattir konuşuyoruz. Gecenin 11’i oldu, eve geciktim. Karım şimdi beni dövecek. Ama şikayetçi değilim. Çok muhterem bir insandır. Kapıda beni oklavayla beklemesi sayesinde adam oldum. Yoksa uçarı bir insan olurdum.

Anadolu şovenizmi bir tehlike midir?

A.İ – Ne Oryantalist aydın gibi aşağılıyor ne de ölçüsüz yüceltiyoruz. Bu kültürü içselleştiren Anadolu Hayvanı, “Ben Eskişehir ya da İstanbul’daki hayatı anlatmazsam gezegendeki hayat eksik kalırdı” diyebilmeli. Birikimiyle evrensel kültüre katkıda bulunmalı. Biz çığlık atmazsak, Türkmen, Alevi, Kürt, Ermeni, Rum ve binbir farklı etnik grupla bu toprağın farklı bir yapısının bulunduğunu, üzerinde yaşamanın ayrıcalık olduğunu anlatmazsak hıyarlıklar devam edecek. Biz insana, Anadolu’ya ilişkin çığlık atıyoruz. Ama Afrikalı’nın, Avustralya yerlisinin, zenci, homoseksüel, farklı düşündüğü, şeytani olduğu için dayak yiyenin çığlığını da içimizde duyuyoruz. Teklifim şu: Anadolu’da en iyi gırnata çalanı bulalım. O çalsın ve bütün Anadolu insanı, içinde yüzyıllarca biriktirdiği trajediyi duyarak, özgün kimliğini koruyarak hep birlikte dans etsin. İşte o zaman gerçek Anadolu’yu göreceğiz.

C.G – Cevat Şakir ve Mavi Hareketi, Ion kültüründen sonraki 1500 yılı yok saydı. Biz, Bizans ve Osmanlı’yı da ekliyoruz. Bu topraklardan ayrılan Ermeni ve Rumların ağıtını tutuyoruz. Genetik, kültürel çeşitlilik açısından kıta özelliği gösteren Anadolu zenginliğini önemsiyoruz. İrene Melikov hayatını Hallacı Mansur’u anlamaya adıyorsa, bunun bir sebebi olmalı. Bununla birlikte Doğu Akdeniz’in dünya kültürünü çölleşmekten kurtaracağını savunuyorum.

İnsandan bahsederken cinselliğin ıskalanmasına çok sert tepki gösteriyorsunuz, nedir Anadolu Hayvanı’nın şikayeti?

A.İ – Felsefenin tarihsel yanlışı Platon’un vücudu reddetmesinden kaynaklanır. Bulutlarda oturuyor, kıçıyla buluta oturduğunu fark etmiyor. Descartes aynısı. İkisinin de düzenli seks hayatı yok. Adam gibi sevişemeyenden felsefeci olmaz. “Piştim elhamdülillah” diyormuş gibi “Seviştim Elhamdülillah” diyeceksin. Ben bunu Nietzsche’den öğrendim. Schopenhauer bedeni çok teorize etmiş, hadımlaştırmış. Hasta olan Nietsche ise ruhun bedenden kaynaklandığını, ama ondan yüce olduğunu söylüyor. Anlıyorsun ki seviyorsan dokunacaksın.

C.G – Ahlak ve libidoyu aynı oranda gözetmezsen bir b.k olamazsın. Beden ve cinselliği reddederek uygarlık kurulamaz.

GENÇLERE NE SÖYLÜYORUZ?

Çocuklar bulunduğunuz yerle yetinmeyin, ilerleyin!

Günümüzün marka dünyasında kafası karışan gençlerine, endeks ve parite izlemekten başı dönen yetişkinlerine ne tavsiye edersiniz?

C.G – Kafa karışıklığı çok iyi bir şey. Hayatı sorgulamayan, kafası hiç karışmayanlar var çünkü. Bin yılın birikimini kucaklayan iki Anadolu Hayvanı olarak şunu tavsiye ediyoruz: Sahip olmaya çalışma. “Ol”maya çalış. Olmak yola çıkmaktır. Bu yolculukta harita verilmez, tavsiyede bulunulmaz. Kendini, hayatın ırmağına bırak. Becerilerini, kendini keşfet. Sürüklenme, kendi rotanı çiz. Oysa günümüz insanı ırmağa girmeye korkuyor.

A.İ – Yürüyorsan yol arkada olmalı. Önünde değil. Sen yürüdükçe yol ortaya çıkmalı. Evet, çok riskli. Levha yok, çizgi yok. Yaşamak riski göze almaktır, cesarettir. Korkaklar, kaçaklar, ardına sığınacak bir şeyler arayanlar yaşadıklarını sanır. Herkes kahraman olamaz ama hayatı karşılayabilir. Annesini, babasını, öğretmenini, patronunu karşılayabilir. Mesela ben bastı bacak, kel kafalı, genetik falsoları olan, Sandıklı’dan çıkan bir adamım. Bunu kabul edip, simyacı gibi çalışarak varlığımı ileri noktaya taşıma gayretindeyim. Kendimi aşmaya çalışıyorum. Kendimizi tanıyıp buna teslim olmak yerine, aşmaya çalışmalıyız. Sokrat’tan bu yana insan şunu biliyor: Doğurdukça, yarattıkça yaşayacak. Cengiz’le gençlere şunu tavsiye ederiz: Çocuklar bulunduğunuz yerle yetinmeyin, ilerleyin! Benim de bir sözüm var, deyin.

ÇEKİRGE SORDU HOCALAR CEVAPLADI

Bahar felsefeciyi mi psikiyatristi mi daha fena çarpar?

Ahmet İnam – Nisan ayların en zalimidir, diyor T. S. Eliot. Nisan vesilesiyle psikiyatristle felsefecinin çarpışması, toslaşması gayet iyidir. (Kahkahalar) Gerçi biz ayda bir kez toslaşıyoruz, değil mi Cengiz?

Cengiz Güleç – Ben taş gibi duruyorum vallahi. Bahar sokaktaki insanı gerçekten fena çarpıyor. İnsan çarpmışları düzeltmeye çalışırken, rastladığım ruh hallerinin güzelliği beni de çarpıyor.

A.İ – Hoca seni nisan çarpmamış olsa bunu fark etmezdin. Bence senin gözüne nisan kaçmış.

Bahar aşksız çekilir mi, aşk yüzünden baharı ıskalayan dövünmeli midir?

A.İ – Şimdi konuşacağım ya, kendimle çelişen şeyler söylemekten korkuyorum. (Kahkahalar) Aşk için bile olsa baharı kaçıran dövünmezse, mutlaka dövülmeli. Aşk sadece baharda gelmez. Ayrıca farklı aşk türleri vardır: Doğa, bilim, sanat. Erotik aşk aklıma geliyorsa namerdim! Baharda biraz duvara tırmanıyoruz, o kadar. En iyisi yoğurt yiyip sakinleşmek. Aslında insan her dem kuduruktur. Haydi itiraf edeyim. Aslında bahardan ödüm kopuyor.

C.G – Biz beden ve zihin ayrımına şiddetle karşıyız. Yakalasak Descartes’i fena döveceğiz. Uyanış zihinde yaşanmaz sadece, bedenin bütününde yaşanır. Birey içindeki hayvanla yüzleşmekten korkmamalı. Baharda libido yükselince bu uyanışla nasıl başa çıkacağımızı şaşırıyoruz. Gözümüze bant geçiriyoruz. Oysa birey beden ve ruhundaki uyanışa kulak vermeli. Buna çevresini, içinde yaşadığı kültürü de katmalı.

Felsefeci mi daha ikna edici aşıktır, psikiyatrist mi?

A.İ – Hiç kuşkusuz psikiyatrist. Ben sadece Platon’dan bahsedebilirim.

40’ın azgınını teneşir mi paklamalı?

A.İ – Gençken hep 60 yaşına geleceğim günleri bekledim. Bedenimin namussuz kışkırtıcı özellikleri azaldı. Huzur içindeyim şimdi. Bedenimizin, aklımızın, ilişkilerimizin, duygularımızın kıymetini bilmeliyiz. Sevişme sadece orgazm değildir. Karşıdakinin ruhuna düşünce, bilgi, kültür, duygu birikimiyle dokunmak müthiş bir zenginliktir. Bunu porno kitapları yazmaz.

C.G – 40’ın azgını söylemini icat edenler isteyip de azamayan kazmalardır. Kendini hayata bırakanları olumsuzlamak, statükoyu korumak için bu şablonların arkasına sığınırlar. Kazmanın azması başına iş açar. Adam gibi adam, 40’ında yıllanmış şarap kıvamına gelir. Hayata katılma cesareti varsa bunu alkışlarız.

TÜBİTAK başkanını kendisinin atayabilmesi için yasa değişikliği hazırlatan Başbakanımız bu koltuğa bir karikatürcü oturtabilir mi, uygun mudur sizce?

A.İ – Ben başbakan olsam kesinlikle karikatürcü atardım, çünkü gerçekliği iyi bilirler. Einstein, Newton, Heisenberg, Max Planck aslında birer karikatüristtir. Bilimin kurduğu modeller gerçek hayatı tam olarak yansıtamaz, birer karikatürdür. Laf aramızda Tayyip Bey’in yaptığı büyük bir saygısızlık, çünkü TÜBİTAK başkanı iyi bir akademisyendi. Yeni başkanı bilim adamları seçmeli.

C.G – Gerçek bilimadamı muziptir. Bilimin mutlak gerçeği temsil etmediğini, dogmalaştırılamayacağını bilir. En iyi örneklerinden biri Erdal İnönü’dür. Ancak onun gibi bir bilimadamı başbakan TÜBİTAK’a başkan atayabilir. Başkanın mutlaka ODTÜ’lü fizikçi olması gerekmez. Çünkü ODTÜ’lü kötü örnekleri gördük. İşletmeci olabilir. Tercihim bir filozofun atanması.

Felsefe, psikoloji bilmek, Xanax’a sığınmadan hayata tahammül etmeyi kolaylaştırır mı, ruhta bir kilo pirzola etkisi yapar mı?

C.G – Psikiyatri tehlikeli şekilde insandan uzaklaşıyor. İnsan ruhuna dokunmadan, tahlillerle, ilaçlarla sorunlara çözüm bulmaya çalışan biyolojik psikiyatri akımı artık ilaç firmalarına çalışır hale geldi. İnsandan korkuluyor. Nedenlerinden biri, geçmişte iç içe olduğu felsefeden kopması. Bu psikiyatrinin intiharıdır. Oysa psikiyatrist felsefeye yakın, bilge kişilikli bir hekim olmalı. Hastalıkları iyi bilmek yetmez. Bilgelikten yoksunsa insan konusunda bilgisiz, hayat konusunda yayan kalabilir. İşte Ahmet’le 20 yıllık beraberliğimizin temelinde de bu çaba var; ilk kez ifşa ediyorum bunu. Psikiyatri serotoninle, felsefe de bilim teorisiyle sınırlı kalacaksa en iyisi pirzola yemektir. Bir tutam kahkaha insana çok daha yararlı çünkü.

Cezaevi koşullarını gündeme getirmeye çalışan gençler neden paspas edilir: A) Psikolojiyi zedeledikleri için, B) Milli felsefemize aykırı düştükleri için?

A.İ – Bir yandan gelenekleri korumaya çalışırken bir yandan AB’ye girme çabası büyük bir sosyal kaos yaratıyor. Bence bu bir nimet. Bu çelişki ve kaos Dostoyevski, Rousseau ayarında müthiş felsefeciler, romancılar çıkmasını sağlayabilir.

C.G – Ahmet, itibar düşürmek için felsefe dünyasına sokulmuş bir Truva Atı’dır. Anadolu binlerce yıllık, kıtaların kültürel zenginliğe sahip bir toprak parçası. Kaotik değil, dinamik, yaratıcı. Tükenen Avrupa uygarlığı ve dünya için bir nimet. Bence dünyanın kurtuluşu Akdeniz uygarlığında.

Okumak cehaleti alırsa, baki kalan eşeklikle nasıl başa çıkılır?

C.G – Hayvanın böylesiyle karşılaşmamıştık hiç.

A.İ – Hay sözcüğü ruh, can anlamına gelir. Bu nedenle Cengiz’le biz kendimize Anadolu Hayvanları adını taktık. Anadolu’nun ve hay’ın önemini biliyoruz çünkü. Memleketimiz memur akademisyenlerle dolu. İnsan öncelikle kendini tanımalı, sınırlarını bilmeli. Kendine sormalı: Ben Mozart mıyım, Salieri miyim? Salieri kendini tanımıyor, Mozart’ı kıskanıyordu. Mesela ben sınırlarını bilen bir felsefeciyim. Salieri olduğumu biliyorum. Yeteneklinin alnından öperim. Tanrı’ya kızacağıma beni böyle yarattığı için teşekkür ederim. Ama ona kıçımı göstermekten çekinmem. İşte sadece bu eylem Salieri’yi zekasıyla Mozart’ın doğal dehasına yaklaştırabilirdi. Aynı şeyi tarihe, kültüre yapabilmek gerekir. Saygısızlık çağrısı değil bu: Türkiye Cumhuriyeti’ne, doğaya, sevgililere, dostlara arkadaşlarımıza bize verdiklerinden dolayı teşekkür edelim. Ama popomuzu göstermekten kaçınmayalım. Bu, farklı olmanın, kendimizi aşma kararlılığının manifestosudur. Çaresizliğinin, sınırlarının farkına varan insan bunu aşmanın yolunu bulur.

C.G – Babil Kulesi’ni hatırlayalım. Afetlerden korunmak için birleşip bir kule inşa eden, bunu gökyüzüne yükselerek Tanrı’ye meydan okur şekle getiren insanoğluna Tanrı ceza olarak farklı dilleri gönderdi. Birbirleriyle anlaşamaz oldular. İnsanın Tanrısal güç ve mutlak hakimiyet peşinde koşması haddini bilmezliktir. Doğayla uyum içinde olmalı. Salieri Kompleksi haddini bilmezlikten kaynaklanır. Bilge bir kişi olsa, dehaya saygı duyar, Mozart’a kötülük yapmaktansa, zekasının sınırlarını zorlamayı seçerdi. Bilge olsa hayatta ölüm diye bir sınır olduğunu bilirdi.

Ciddiyet neyin ilacıdır, mizah delikanlılığı bozar mı?

A.İ – Ciddiyet gerçekliğin derinliğine götürür bizi. Mizaha dönüşmesi gerekir. Bilimadamı ancak bu aşamadan sonra gerçekliği görebilir. Sahte ciddiyet sığlığın, ucuz düşüncenin paravanıdır.

C.G – Sahte ciddiyetin ardına saklanan sığlığa isyanımız. Gülün Adı’nı hatırlayın. Kilise, Aristo’nun komik metnini saklamaya çalışıyordu. Çünkü mizah ve kuşku, dogmanın düşmanı. İşte bu nedenle kof ciddiyetle taşak geçiyoruz. Mizah hayatın kendisidir. Kendimizle de dalga geçebilmeliyiz.

Ölüm korkusuyla pusulası şaşan faniye sizin Kutup Yıldızı ne tavsiye eder?

A.İ – Bütün hikaye, noktaları kaldırmayı bilmek: Ölüm yerine “olum” diyebilmek. Ölmeyi bilmeyenin olma sorunu vardır. Hay olun, hıyar gibi durmayın, dönüşün, oluşun. Ölgün olmayın, olgun olun. 18 yaşında ölgün gençlerle karşılaşıyorum derslerimde. Yunus Emre gençken ölenleri şöyle tarif ediyor: “Gök ekini biçer gibi.” Genç ölüm çağımızın hastalığı…

C.G – Hayatla bağımızı sahip olmak üzerinden yürütüyorsak, ölüm bunlardan yoksunlaşmak gibi algılanır. Dünyeviliğe tutunan hayattan vazgeçemez. Hayatla bağımız olmak üzerineyse, ölümden korkmayız. Bir başka yol, öteki dünyaya inanmak. Oysa öteki dünyaya ne kadar bağlanırsan bu dünyayı o kadar es geçersin.

A.İ – İmza: Sahip!!! (Kahkahalar)

Reklamlar

SAKAL BIRAKMA ÖZGÜRLÜĞÜ / Orhan Hançerlioğlu

02/04/2010

SAKAL BIRAKMA ÖZGÜRLÜĞÜ


İnsan özgür olmak istiyor. Soru şudur: Özgürlük nedir ve nasıl elde edilir?

1789’da yayımlanan ‹nsan Hakları Bildirisi’nin birinci maddesi, özgürlük (erkinlik, hürriyet) ilkesini şu özdeyişle dile getiriyordu: İnsan özgür doğar, özgür yaşar… Doğru muydu? Doğru olsaydı, bu ilkeyi ortaya atabilmek için yapılan Fransız İhtilali’nin hiçbir anlamı kalmazdı. ‹nsanlar özgür doğ- muyorlar, özgür yaşamıyorlar ama özgür olmak istiyorlar. Yüzyıllardan beri de bunun için savaşıyorlar. Doğrusu şuydu: İnsan özgür doğmalı, özgür yaşamalıdır.

Niçin diye sorulabilir. Tarih, bu soruyu gerekli kılan örneklerle doludur. 1922 yılında faşizmin sözcüsü Mussolini şöyle demektedir: Bizden özgürlük değil, ekmek istiyorlar, ekmek!… Bu sözde, ekmek, özgürlüğün karşısına bir karşıt güç olarak çıkarılmıştır. Oysa özgürlükle ekmeğin doğal ilişkisini ortaya koymaktadır. ‹talyan grevcilerinin istedikleri ekmekti elbet. Ama özgürlüğü vererek karşılığında alınacak ekmek mi, yoksa ancak özgürlükle elde edilebilecek ekmek mi? Önemli olan buydu ve Mussolini’yi çökerten yanılma da bu olmuştur.

İnsan Hakları Bildirisi, özgürlüğü şöyle anlatmaktadır: Başkalarına zarar vermeden istediğini yapabilmek… Bu tanımda özgürlük bir hayli kısıtlıdır ve yeni soruları getirmektedir. Başkaları kimlerdir? Başkalarına zarar vermek ne demektir? ‹nsan, kendisinden başka olan kişilere zarar vermen istediğini nasıl yapabilir?… Nitekim, 1818 Connecticut Anayasası, bu soruları daha da pekiştirmiştir: Her yurttaş, her konudaki düşüncelerini serbestçe konuşmak, yazmak ve yaymak hakkını taşır, ancak bu özgürlüğün kötülüğe kullanılmasından da sorumludur.

Büyük Fransız Devrimi’nden etkilenen bütün anayasalar ilk maddelerinde, özgürlüğün bu tanımını kullanmışlardır. Görünüş şudur: Özgürlük doğaldır. Ama bu özgürlük sorumluluğu gerektirir. Gene bu özgürlük, başkalarına zarar vermemelidir. Bu ilkeleri sağlamak için de örneğin yüz maddelik bir yasa, ilk maddesinde ortaya attığı özgürlük ilkesini, geriye kalan doksan dokuz maddesiyle kısıtlamaya çalışmaktadır.
Özgürlüğün kök anlamı, sonraları çeşitli yeni anlamlara itilmiştir. Montesquieu (Charles-Louis de Secondat, 1689-1755) sözcüğün serüvenini şöyle anlatmaktadır: Özgürlük sözcüğü kadar çeşitli anlam verilmiş, onun kadar insan kafasını yormuş başka bir sözcük yoktur. Kimileri özgürlüğü, önceden kendisine sınırsız bir zor kullanma yetkisi verilmiş kişiyi düşürmekteki kolaylık anlamına almışlar, kimileri de boyun eğecekleri kişiyi seçme yetkisi olarak. Başkaları silahlanmak ve zor kullanmek hakkı olarak benimsemişler, daha başkaları da yapacakları kanunlarla yönetilmek sanmışlardır. Bir ulus da uzun bir süre, özgürlüğü sakal bırakmak geleneği saymıştı. Ruslar, sakallarını kestirmek isteyen Büyük Petro’ya özgürlüklerini ileri sürerek direnmişlerdi. Kimileri bu adı bir hükümet biçimine vererek öteki hükümet biçimlerini ondan yoksun bırakmışlardır. Demokrasinin tadını alanlar demokrasiye, monarşiden yararlananlar monarşiye mal etmişlerdir. Kapadokyalılar, Romalıların getirmek istediği demokrasiyi istememişlerdi. Sözün kısası herkes, kendi geleneklerine ya da eğilimlerine uygun düşen hü-kümet biçimine bu adı verip işin içinden sıyrılmıştır. Sonunda, demokrasilerde ulus her istediğini yapıyormuş göründüğünden, özgürlüğü demokrasiye mal etmiş- ler, ulusun yetkisiyle özgürlüğünü birbirine karıştırmışlardır. (de L’Esprit des Lois, on birinci kitap, konu II )

Montesquieu, özgürlüğün serüvenini böylece anlattıktan sonra ona kendi açısından yeni bir anlam vermektedir: Özgürlük, kanunların izin verdiği her şeyi yapabilmek hakkıdır. Demokrasilerde ulus her istediğini yapıyormuş görünür. Oysa siyasal özgürlük her istediğini yapmak demek değildir. Bir devlette, başka bir deyişle kanunları olan bir toplumda, özgürlük ancak istememiz gerekeni yapmak olmalıdır. Bir vatandaş, kanunların yasak ettiği şeyi yapabilseydi özgür olmazdı, çünkü öteki vatandaşlar da aynı şeyi yapacaklardı. Özgürlük, yetkinin kötüye kullanılmadığı yerde vardır.öteden beri denenmiştir, kendisine yetki verilen her insan bu yetkiyi kötüye kullanma eğilimindedir. Bir sınırla karşılaşıncaya kadar kötüye kullanır. Erdemin bile sınırlanmaya ihtiyacı vardır. Yetkinin kendi kendisini durdurması gerek. Yetki, yine yetkiyle sınırlanır. Bir anayasa öyle olmalıdır ki o yasa gereğince hiç kimse kanunun, kendisini yapmaya çağırmadığı bir şeyi yapmaya ve kanunun izin verdiği şeyleri de yapmamaya zorlanmasın. (De L’Es-prit des Lois, on birinci kitap, konu III ve IV )

Montesquieu’yü bu sonuca götüren, devlet ve hukuk, tarih felsefesi, din, ahlak ilkelerini kapsayan genel düşünce yapısı şöyle özetlenebilir: En yetkin devlet biçimi, İngiliz şartlı monarşisidir (meşrutiyet). Hükümet güçleri kanun yapmak, yapılan kanunu uygulamak, uygulanan kanunu yargılamak olmak üzere üçe bölünmeli ve bu üç güç birbirlerine karşı bağımsız olmalıdır. Her ulusa uygulanabilecek kanun yapılamaz, kanun her ulusun yapısına göre değişik ve o yapıya uygun olmalıdır. Coğrafya başkalığı, büyüklük ya da küçüklük, bolluk ya da yoksulluk, din başkalığı, yaşama biçimleri ulusları birbirinden ayırır. ‹nsan aklı, bütün bu ayrılıkları karşılayabilecek güçtedir. Güçlü akıl, tarihi etkiler. Üstün bir güç olan Tanrı vardır ama, bu Tanrı belki de bir kanundan başka bir şey değildir. Din, toplumsal bir güç olmalıdır, toplum kanunlarının gücüyle uyuşmalıdır. Din siyasal bir mekanizmadır. Kanunların yetmediği yerde başlamalı ve kanun eksikliğini tamamlamalıdır. İnsan, yaratılıştan iyidir. Çünkü akıl, insanları iyi olmaya zorlar. O akıl ki Tanrıyı da iyi olmaya zorlamıştır. Akıl, evreni (insanları ve Tanrıyı) yöneten bağımsız bir güçtür. Akıl, her ulus ve her devlet biçimi için ayrı ahlak kuralları gerektirir. Görünüşteki çeşitlilikte de bunu kanıtlamaktadır.

Montesquieu, plansızlıkla suçlandırılan yapıtı ilerledikçe, özgürlüğü daha açık anlamlarda da ele almak zorunluluğu duyuyor: Siyasal özgürlüğü yalnız anayasayla olan ilgisi bakımından incelemek yetmez. Bir de bu özgürlüğü vatandaşla olan olan ilgisi bakımından belirtmek gerek. Burada özgürlüki kişinin duyduğu güvenlik ya da güvenliği üstüne edindiği kanıdır. Kimi devletin yönetim biçimi özgür olur da vatandaş özgürlükten yoksun olur. Gene öyle olur ki vatandaş özgür olur da yönetim biçiminin özgürlükle ilgisi olmaz. Bu gibi hallerde devletin yönetim biçimi, uygulama bakımından değil de hukuk bakımından özgürdür, vatandaş da hukuk bakımından değil de uygulama bakımından özgürdür. Devletin yönetimiyle ilgili özgürlüğü meydana getiren, yalnız temel kanunların hükümleridir. Dahası var. Devletlerin çoğunda özgürlük, devlet yönetiminin isteğinden çok daha fazlasıyla sınırlanmış, baskıya uğramış ya da sindirilmiş olduğundan her yönetim biçiminde vatandaşların özgürlük ilkesine olan eğilimini destekleyecek ya da köstekleyecek özel kanunlar vardır. Felsefe anlamında özgürlük, kişinin istediğini yapabilmesi, kişinin güvenliğidir, hiç olmazsa güvenlik içinde yaşadığı kanısını taşımasıdır. Hiçbir şey bu güvenliği, genel ya da özel suçlandırmalar kadar bozamaz. Şu halde vatandaş özgürlüğünün başlıca dayanağı, ceza kanunlarının iyi niyetidir. Vatandaşların suçsuzluğu güven altına alınmazsa özgürlüğü de güvenli olamaz. Özgürlük cezaların özü ve orantısıyla değişir. Ceza kanununun her cezayı, suçun özünden çıkarması özgürlüğün başarısı demektir. Böylece her çeşit bireysel yargı ortadan kalkar. Ceza, kanun koyucunun keyfinedeğil, olayın özüne bağlıdır. İnsanın insanı ezmesi söz konusu olamaz artık. İyi bir kanununu uygulayan ülkede duruşması gerçekten yapılarak asılan kişi, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan paşaların herhangi birinden daha özgürdür. (De L’Esprit des Lois, on ikinci kitap, konu I, II, IV )

Montesquieu özgürlüğü, ters açıdan da tanımlamaya çalışıyor: İki çeşit kölelik vardır. Gerçek kölelik, köleyi toprağa bağlayandır. Bu çeşit köleler evlerde çalışmazlar; efendilerine belli ölçüde buğday, kumaş, hayvan verirler. Kişisel kölelikse ev işlerine özgü, daha çok efendinin kişiliğine bağlıdır. Kölelik demek, bir insanın malıyla ve vücuduyla başka bir insanın avcunun içinde olması demektir. Böyle bir durum için iyidir denemez elbet. kölelik, kölenin işine yaramadığı gibi, efendinin işine de yaramaz. Kölenin işine yaramaz, çünkü erdemden tümüyle uzaklaşmaktadır. Köleliğin başlangıcının acıma duygusunda bulunduğunu söylerler. Devletler hukuku, savaş tutsaklarının öldürülmemeleri için köle olarak kullanılmalarına izin vermiş, sanki savaş tutsaklarının öldürülmesi gerekliymiş. Mal ve mülkün insanlar arasında bölüşülmesine izin veren kanun, bölüşen insanlardan bir kısmının bölünen mallar arasına konulmasına izin vermez. Kölelik, doğal hukuka olduğu kadar medeni kanuna da aykırıdır. (De L’ Esprit des Lois, on beşinci kitap, konu I, II, X )

Özgürlüğün ne olduğunu anlayabilmek için yüzyıl daha geçecek. Bugün artık onu açık saçık biliyoruz. İnsanın özgür olabilmesi demek, yeteneklerini, eğilimlerini, beğenilerini serbestçe geliş- tirebilmesi olanaklarına sahip olması demektir. Buysa ancak doğanın ve toplumun nesnel yasalarını insanların kendi yararlarına kullanabildikleri ve gelişmenin bütün ön koşullarını yaratabildikleri bir toplumda gerçekleşebilir. Böylesine bir toplum varlaşmadıkça özgürlük boş bir sözden ibarettir ve sakal bırakma özgürlüğü anlayışından öteye geçemez. Ünlü bir diyalektikçi şöyle der: “Özgürlük, doğa yasalarından bağımsızlık düşü değildir. Tersine, bu yasaları öğrenmek ve onları belli amaçlar için kullanabilmek demektir. Bu dış doğa yasaları için olduğu kadar, insanın beden ve ruh varlığını yöneten yasalar için de böyledir. Demek ki irade özgürlüğü denen şey, nedeni bilerek karara ulaşmak yetisinden başka bir şey değildir. Bir insanın belli bir sorun üstünde karara varma özgürlüğü, bu kararın tutarlılığını belirten zorunluluğa bağlıdır. Kararsızlık, çeşitli ve çelişik bir sürü karar olanağı arasından bilgisizliği seçmek demektir. Sonuç olarak özgürlük, doğadan gelen zorunlulukları tanıyıp bilerek, hem kendi üstümüzde hem de dış doğa üstünde sözünü yürütür olmaktır. Böylece özgürlük, tarihsel gelişimin zorunlu bir ürünüdür.”

(Düşünce Tarihi)

Orhan Hançerlioğlu


ANASINI TANIYAN GENÇ.. / İlhan Selçuk

25/03/2010

ANASINI TANIYAN GENÇ..


Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve mübaşir iken, pire susuz İstanbul’a kovalarla su taşır iken, ben İsmet Paşa’nın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir füze atımlık uzaklıktaki koca bir İslam ülkesinde yoksul bir kadın oğlu ile birlikte yaşarmış.

Bu oğlan büyümüş, kazık kadar herif olmuş; ama eve bir lokma ekmek getireceğine anasına zulmetmeye başlamış; her gün olmadık rezilliği yapar, kadıncağıza el aman dedirtirmiş. El kadarcıkken emzirdiği, geceler boyu beşiğini salladığı, ninnisini söylediği, şımartıp semirttiği bu herife kadıncağız öylesine bağlıymış ki sesi çıkmazmış.

Ne var ki sonunda canına tak demiş:
—Kadıya varayım, halimi anlatayım.
Ve kalkıp yola düşmüş.

* * *
Mahkemeye vardıkta ne görsün? Ortalıkta tozdan dumandan ferman okunmuyor; birisini falakaya yatırmışlar; beriki sırasını titreyerek bekliyor; bir başkasını kucakta dışarıya taşıyorlar. Durumu gören kadıncağız ürkmüş; başında bir akılcağızı varsa onu da yitirmiş; gelip geleceğine bin pişman olmuş; ama iş işten geçmiş, kadı hışımla solmuş:
—Ne istiyorsun kadın!
Yoksulun eli ayağı ve dili çözülmüş:
—Kadı Efendi Hazretleri, benim bir oğlum var; edepsizliğiyle başa çıkamıyorum; her gün bir olay çıkarıyor; eve bir dilim ekmek bile getirmiyor; varayım halimi anlatayım, belki bir çare bulunur diye geldim.
Kadı gözlerini devirerek sormuş:
—Kimmiş bakayım o nankör?
Kadın o sırada sokaktan geçen tanımadığı bir genci göstererek oğlunu kurtarmayı düşünmüş:
—İşte bu!
Kadı emretmiş, yabancı delikanlıyı yaka paça huzura çıkarmışlar.
—Bre nabekâr, demiş Kadı, sende hiç vicdan yok mu ki ananı bunca üzersin?
Delikanlı şaşırmış!
—Hangi anamı?
Kadı küplere binmiş:
—Bre hain! Kaç anan var senin? Karşında duran ananı tanımıyor musun nankör!..
—Af buyurun, bu benim anam değil.
Kadı tümden öfkelenmiş. Gence on değnek vurup aklı başına gelmiştir diye kaldırmışlar; yine sormuş Kadı:
—Söyle ulan bu senin anan mı?
Delikanlı direnmiş.
—Değil, bu kadın benim anam değil.
—Yatırın.
Yatırın kaldırın, yatırın kaldırın derken tabanları kan içinde kalan genç:
—Durun, diye bağırmış.
—Şimdi tanıdım, demiş, bu benim anam, hem vallahi billahi benim öz anam.
Kadı’nın yüzü gülmüş:
—Hah şöyle yola gel! Önce öp ananın elini; sonra ananı sırtına al; doğru eve götür; ona iyi bak! Bir daha karşıma gelirsen ne olacağını unutma!
Delikanlı kadını sırtlamış, yola koyulmuş, çarşıdan geçerken kardeşine rastlamış. Küçük kardeş yabancı bir kadını yüklenmiş ağabeyini görünce şaşırmış:
—Ağabey, kim bu sırtındaki kadın?
—Bu bizim anamız.
—Kim söylüyor bunu?
—Kendisi.
Küçük kardeş düşünmüş:
—Sen benim büyüğümsün; ama olmaz böyle şey. En iyisi sen Kadı’ya var, durumu anlat, bir çaresini bulsun.
Delikanlı:
—Ulan, demiş, senin dünyadan haberin yok! Zaten benim anamı belleyip bu kadını bizim anamız yapan Kadı…

(Düşünüyorum Öyleyse Vurun, Çağdaş Yay.)

İlhan Selçuk


‘Kızılderili Şefin Bildirgesi’

25/03/2010

Akdeniz Poster’den ayrıntı, 1986 Antalya.


ÜNİVERSİTE BİR MABETTİR / Emre Kongar

03/03/2010

ÜNİVERSİTE BİR MABETTİR


Gerçek kutsaldır. Gerçeği aramak kutsal bir iştir. Gerçeğin arandığı yer kutsal bir yerdir. Gerçeği arayanlar da kutsanmış kişilerdir.

Her kutsal iş gibi, «gerçeği aramanın» da bir yolu yordamı, bir yöntemi vardır. Bu yol, yordam, yöntem izlenmezse, gerçeğe ulaşmak olanağı da ortadan kalkar.

Her kutsal iş gibi, «gerçeği aramak» da, istenirse, toplu halde ve bu iş için inşa edilmiş yerlerde istenirse bireysel olarak, özel konutlarda yapılır.

Gerçeği arama işi, toplu olarak yapıldığı zaman «öz denetim» daha fazla, yanılma payı daha az olur. Bu yüzden de «toplu halde» yapılan «gerçeği arama çalışmaları» daha makbuldür. Bu durum, özel çabalarıyla gerçeği bulmaya çalışanların etkinliklerini daha fazla geçersiz kılmaz. Yalnızca, bu çabaların daha zor ve belki bu nedenle daha bile değerli olduğunu ortaya koyar.

İşte ben Üniversiteye bu çerçeve içinde bakıyorum: Bilimsel bir çaba bir «ibadet», üniversite bir «mabet»tir.


Mabet’in Beş Kuralı

Her mabet gibi «bilim mabedi» nin de kuralları vardır. Birinci kural bir sevgiye, bir inanca, bir aşka sahip olmaktır. Gerçeği sevmek, ona inanmak, hattâ ona âşık olmak zorundadır bu mabette yaşayanlar. Çünkü tüm yaşamları, gerçeği aramaya, bulmaya, bulduklarını sandıkları gerçeği yeniden irdelemeye ve gerçek olduğuna ilişkin bilgi varolduğu sürece onu başkalarına aktarmaya adanmış olarak geçer.

İkinci kural dürüst olmaktır. Bu mabetteki insanlar dürüst olmak zorundadırlar: Kendilerine karşı, meslektaşlarına karşı, öğrencilerine karşı, topluma karşı ve en önemlisi gerçeğe karşı. Dürüst olmayanları, zaten, gerçek bağışlamaz. Onların yanlışlarını, hem de tarihe geçecek bir biçimde sergileyiverir.

Üçüncü kural çalışkan olmaktır. Fakat bu çalışkanlık sistematik bir çalışkanlıktır. Bir karıncanın yorulmak, durmak bilmeyen çalışkanlığıdır. Gece ve gündüz, sabah ve akşam, Üniversitede ve evde çalışmaktır. Aynı konuda, yılmadan, bıkmadan, usanmadan, gerekirse aynı işi binlerce kez yineleyerek.

Dördüncü kural kuşkucu olmaktır. Gerçeğin peşinde koşanlar onu elde ettiklerinden hiçbir zaman emin olmamalıdırlar. Ellerindekinin «hakiki» gerçek olup olmadığını, yani ulaştıkları bilginin topluma ya da doğaya uygun olup olmadığını sürekli olarak denetlemelidirler.

«Bilim Mabedi»nde yaşayabilmek için gerekli olan beşinci kural hoşgörülü olmaktır. Bu oldukça geniş kapsamlı bir hoşgörüdür : Sizden farklı düşünenlere, sizden farklı yöntemler kullananlara ve sizin «bulduğunuz» gerçeklerden «farklı» gerçekler bulduklarını öne sürenlere karşı uygulanacak bir hoşgörüdür bu. Eleştiriye açık olmak, hatta, eleştiriyi, «gerçeğe ulaşma yolunda» kaçınılmaz bir koşul olarak, istemek, aramak anlamında bir hoşgörüdür bu. Doğa ve insan sevgisine de dayalı bir hoşgörüdür bu.

Mabet’de Yaşam

İnsanlar, bu beş koşulu yerine getiren insanlar nasıl yaşarlar Mabet’de?

Okurlar bu insanlar. Bol, bol okurlar. «Amerika’yı yeniden keşfetmenin gülünçlüğüne» düşmemek için okurlar. Yeni ufuklara doğru açılabilmek için okurlar. Ellerindeki bilgileri başkalarının buldukları ile karşılaştırmak için okurlar. Kuram öğrenmek için okurlar. Bulgu ve veri öğrenmek için okurlar.

Araştırırlar bu insanlar. Sürekli araştırırlar. Doğayı, toplumu, insanı didik didik ederler. Hem bildikleri gerçekleri, hem de bilmedikleri gerçekleri araştırırlar. Çünkü bildikleri gerçekler konusunda dahi her an yanılabileceklerini düşünürler.

Tartışırlar bu insanlar. Kendi bulduklarını da tartışırlar, başkalarının bulduklarını da. Kendi düşündüklerini de, başkalarının düşündüklerini de. Kuramsal çalışma sırasında kendi sistematik düşüncelerini de, başkalarının sistematik düşüncelerini de. Okuduklarını da tartışırlar, yazdıklarını da.

Yazarlar bu insanlar. Başkalarının düşündükleri, söyledikleri, buldukları hakkında da yazarlar, kendi düşündükleri, söy ledikleri, buldukları hakkında da. Kuram hakkında da yazarlar, veri ve bulgu hakkında da. Tarif ve tasvir de ederler, neden-sonuç ilişkisi de ararlar, karşılıklı etki ve tepki de belirlerler.

Ders verirler bu insanlar. Evrensel bulgular hakkında da, özel durumlar hakkında da. Tarih içinde de güncelde de. Dünya’yı da anlatırlar, kendi toplumlarını da. Kuram da öğretirler, bulgu ve veri de. En önemlisi, «doğru düşünmenin,» «gerçeğe erişmenin» yöntemini, yolunu, yordamını anlatırlar bu insanlar.

Yeni «Hoca»lar yetiştirirler bu insanlar. Üst düzeyde ders verirler bunlara. Araştırma yaptırırlar, tartıştırırlar bulgularını. Özel sınavlara sokarlar, araştırma yapma, kuram oluşturma, yorum yapma yeteneklerini, bilgi düzeylerini ölçerler. Mabet’de yaşamanın gerekleri açısından «ahlâk» kurallarını, yani «Mabedin Kurallarını» öğretirler bu gençlere.

Mabet’in Gücü: İhanetin Nedeni

Böyle bir Mabet’i kim ele geçirmek istemez? Kim kendi amaçlarına alet etmek istemez? Her politikacı, her terörist, her parti, her ideoloji, her hain, gözünü bu Mabet’e dikmiştir. Onun için Türkiye’nin yaşadığı kan ve gözyaşı günlerinde ilk bombalar Mabet’te patlamış, en değerli kurbanlar Mabet’ten seçilmiştir.

Mabet, dışardan yokedilemez. Yıkılabilir fakat yokedilemez. Çünkü onun kutsal beş kuralı, çünkü onun kutsal bir yaşam biçimi, çünkü onun kendi kendini üreten bir yapısı vardır. Yıkılırsa, yeniden yapılabilir. Bu nedenle O’nu dıştan yoketmek olanaksızdı.

Ancak bir «iç ihanet» yokedebilirdi onu. Mabet’de yaşayan, ama kutsal beş kurala uymayan ve kutsal yaşam biçimini benimsememiş olan insanlar onun yokoluşuna yardım edebilirlerdi.

«İhanet» Mabet’in gücünden geliyordu: O’na uyamayan kişi, uyumsuzluğunun ayıbını, onu yokederek örtecekti. Hem de tarihteki tüm sapkınların illüzyonu ile: O’na egemen olduğunu sanarak. Aynen dalındaki bir manolya çiçeğinin lekesiz beyazlığına tamah ederek onu koparıp eline aldığında, bu beyazlığa sahip olduğunu sanan ve dokunduğu yerin karardığını büyük bir şaşkınlıkla izleyen cahil bir koleksiyoncu gibi.


Zor kullanarak pek çok şey elde edilebilir. Ama dalından koparılmış bir manolya çiçeğinde, beyazlık; asla!

(Yaşamın Anlamı, Remzi Kitabevi Yay.)

Emre Kongar


GENCİN KENDİNİ ARAMASINDA FELSEFENİN ROLÜ / Ahmet İnam

27/02/2010

GENCİN KENDİNİ ARAMASINDA
FELSEFENİN ROLÜ


Daha yazımın başlığından dayandığım temel varsayımlar ortaya konabilir:
1. Felsefe, yaşamada bir iş görür, yaşamaya uygulanır.
2. Genç kendini arayan bir insandır.
3. Felsefe, kendini arayan gence yardımcı olur.

Şimdi, görüşlerimi, bu yazımın sınırları içinde açıklayıp, tartışarak savunmaya çalışayım.

Gence katkıda bulunacak felsefe nasıl bir felsefedir? Çok engin bir yürek taşıyorum burada, neredeyse, “hangi felsefe olursa olsun” deyivereceğim. Yalnız, bir yandan da kolay bağışlamaz bir tutum içindeyim: Hangi felsefe olursa olsun, neyin felsefesi, kimin felsefesi olursa olsun; yalnızca ciddi, içten, haddini bilen, eleştiriye, kültürün diğer alanlarına (bilime, sanata, değişik yaşama biçimlerine…) açık, dert edindiği sorunları elden geldiğince kuşatıcı bir biçimde ele alan bir tavrı, bir tutumu taşımalı.

Bana, felsefeyle, dünya görüşü ayırımı yap-madığım suçlaması ileri sürülebilir. Evet, bu ayırımı yapmıyorum. Felsefe, yalnızca, çok sınırlı sayıda uzman kişilerin, bilgiç akademisyenlerin tekelinde değildir. Doğrusu, yazık ki, çoğunlukla öyledir ya; ben olmamalıdır, diyorum. Bunu demek de zorundayım, yoksa yaşama sorunlarının tartışılmasında felsefeci olmayan, felsefenin yüzyıllardır biriktiregeldiği onca hacimli yükünü çekemeyen gençlere yararından söz edemem. Üstelik teknik anlamıyla felsefeyi özümseyebilmek, bir ölçüde çok uzun yıllar gerektirdiği için, hiç değilse biyolojik anlamında, felsefeye gönül vermiş kişilerin orta yaşlılığında, giderek sağlıklı yaşlılığında başarabileceği bir iştir.

Felsefe dile getirilmeye çalışılan düşüncelerle yürütülür. Daha önce bu adla yapılmış çalışmalardan etkilenir. Kültürün diğer alanlarından, örneğin bilimden, sanattan, dinden, teknolojiden izler taşır. Zaman zaman biri ya da bir kaçı egemenlik kurar gibi olsa da, “felsefeler” olarak etkinliğini sürdürür. Dikkat edin, felsefeyi tanımlamaya, değişik felsefi görüşleri, felsefeleri, Felsefe adı alanda toplayabilmemizi neyin sağladığı gibi sorulara girmiyorum. Yazımın konusu açısından, felsefenin geçmişini, görebildiğimce şimdiki durumunu göz önüne alarak, felsefe etkinliğinin bazı özelliklerini vurgulamak istiyorum. Bu özellikler, birer saptama olmanın ötesinde, beklentilerimi de, özlemlerimi de dile getiriyor.

Kimi çağdaş felsefecilerin de söylediği gibi, felsefe kendini konu edinebilen bir uğraştır. “Felsefe nedir?” “Nasıl bir etkinliktir?” “Nasıl olmalıdır?” gibi sorularla uğraşabilir. İç hesaplaşmalarla dolu bir eyleme biçimidir. “Ne yapıyorum?”, “Ne demek istiyorum?”, “Neredeyim?”.. Namuslu felsefecinin böyle sorularla gece uykuları bölünmüş olsa gerekir.

Felsefeci kendi kendisiyle, başka felsefecilerle tartışır. Hesaplaşır. Eleştirir. Eleştirileri eleştirir. Önemli bulduğu eleştirilerden etkilenir.

Dille, kavramlarla yürütür uğraşını. Onlarla, öğrenmeye, anlamaya, açıklamaya uğraşır.

Buraya kadar, felsefenin belirlediğim özellikleri, bilimin de özellikleri olarak sayılabilir. İkisini ne ayırır sorusunu sormayacağım. Büyük bilim adamlarının çoğunun büyük felsefeci olduğu söylenir. Kuşkusuz bu iki alan tarih boyunca iç içe olmuş. Giderek, bilimlerin felsefeden kopup bağımsız çalışma alanları oluşturduğu ileri sürülürse de, felsefenin yine de bu alanların birçok kavramlarında, bu kavramlarla ilgili ortaya çıkan sorunlarında etkisini sürdürdüğünü söyleyeceğim. Daha da ileri gideceğim. Hiçbir yaşama alanı, yaşama biçimi yoktur ki, felsefece sorgulanmasın. İnsan kavramlar olmadan düşünemiyor. Anlayamıyor. Sezgisel, mistik anlama gibi başka türlü anlama biçimleri de olduğu ileri sürülebilirse de, bu anlama biçimleri üstüne de felsefece düşünebiliriz. Bu düşünmemizi, anlamamızı, yorumlamamızı, sorgulamaya başladığımız anda, bilim ve felsefe kaçınılmaz oluyor. Bilim yetmiyor. Sınırları var. Felsefenin de sınırlan var. Felsefe bilimi konu edebiliyor. Yargılayabiliyor. İlginçtir, bilim de felsefeyi ele alabiliyor. Örneğin, felsefe ürünlerinin, felsefe metinlerinin dilbilimsel incelemesi, felsefeciler topluluğunun sosyolojik incelenmesi gibi. Felsefenin alanı yine de bilimin sınırını aşabilir. Olgulara bağlı olmayabilir. Felsefenin bir olanak araştırması olduğu söylenmiştir. Bir ölçüde katılıyorum. Aslında bu yazıda felsefe-bilim ilişkisi üstüne tartışmaya girmek istemiyordum. Eksik söyleyeceğim için yanlış anlaşılacağından korkuyorum. Yanlış anlaşılmak, bu alanlarda çalışanların sık başına gelen bir şeydir. Bu konu üstünde durdum, çünkü gence katkıda bulunacak olan felsefenin taşıdığı bilim etkisi, bilimle olan ilişkisi belirtilmeliydi.

Özetleyeyim, yenileyeyim: Felsefe-yaşama, dil-yaşama, kavram-yaşama, kesin ayırımını yapmıyorum. Bu kavram çiftleri arasındaki ilişkilerin tartışılmasını bu yazımda yapmayacağım. Felsefe kaynağını yaşamada karşılaştığımız sorunlarda buluyor. Bu sorunları anlama, yorumlama, kavramlaştırma, bu kavramlaştırmayı düzenleme, eleştirme çabası. Bu çabayı da inceleme çabası. Öyleyse, yaşamadan gelen felsefe yaşamada uygulanabilir. Tek tek yaşama sorunları, belli felsefe çerçeveleri içinde, kavramsal çalışmalarla ele alınabilir. Genç de, sorunlar yumağı genç de felsefeleşebilir yaşayışını.

Kimdir genç? Öğrenendir. Kendi kültürünü, kültürleri, doğayı, kendini, gövdesini, kendi ruhsal özelliklerini.

Bu öğrenme sürecinde, kendini, toplumdaki yerini, dünyadaki yerini sorgular. (Sorgulamalıdır!) Kimisi çabucak bulur. Kocar. Kimisi arar. Bulan kocamayabilir. Bulduğu inançlarını, kafasında oluşturduğu görüşleri, sürekli sınıyor; yargılıyor, diğer görüşlerle hesaplaşıyorsa, genç kalır. (Biyolojik yaşla, düşünce yaşını ayırabiliriz diyorum. On beş yaşında yaşlılarla, yetmiş yaşında gençler olabilir.) Aramak her zaman sağlıklı olmayabilir. Şaşkınlığa düşmeyi, kararsızlığı, arama saymıyorum. Neyi, nasıl araması gerektiğini hiç değilse geçici görüşler içinde bilmelidir.

Genç umuttur da. Aramasında, buldukları, içinde olduğu kültürün devinmesine, canlanmasına, diğer kültürler içinde etkin olmasına yol açabilir. Kendini arayan genç, kültürünü de arıyordur. Tarihini, inançlarını, geleceğini arıyordur. Toplumunu arıyordur. Elbet belâsını değil, mevlâsını, inançlarını, bir ölçüde tartışmaya açık inançlarını bulacaktır. Doğrusu, felsefenin işlevi bu olmalıdır.

Felsefe, bir hesaplaşma, açıklama, tartışma, anlama çabasıdır, dedik. Arayan genç, bilimin verileriyle kendini rahatsız eden sorunlara yaklaşacaktır. Karşı karşıya kaldığı durumların olgusal incelenmesini bilimle yaptıktan sonra, kültürün diğer etkenlerini de, geleneklerini, tarihini, sanatını, dinini, siyasal tartışmalarını, felsefeyle araştıracaktır. Felsefe seçenekleri araştırma olanağını verecektir ona. Ne gibi yollar önümde? Kararımı nasıl vermeliyim? Yollar, değişik seçenekler bilimle tüketilemez. Kültürün değişik alanlarında, yaşama biçimlerinden gelen seçenekler de vardır. Bunları aşan olanaklar da vardır. Genç bu olanakları düşüncesinde tasarlayabilecektir. Felsefe, anlatmaya çalıştığım anlamda, ona bu engin olanaklar evrenini açacaktır.

Nasıl başaracaktır felsefe bu işi? Bütün bilimlere, kültürün diğer alanlarına genişlemesine ilişkileriyle bakabildiği için, kavram çözümlemelerini, anlam araştırmalarını bilimler arası ortamda, bilim-kültür, kültür-yaşama ilişkilerini felsefe tarihinden gelen birikimiyle yapmaya çalışarak başaracaktır. Felsefenin insanın tarihinde önemli bir yaşama birikimi oluşturduğunu unutmayalım.

Peki, genç bu birikimi nasıl kavrayacaktır? Felsefeyi anlamaya çalışmak, sorunlarla dolu gencin sorunlarını daha da arttırmayacak mıdır? Bir kez, genç, felsefeyle sorunlarını çözmeyi isteyecektir. Felsefeden beklentileri olacaktır. Felsefeyi anlayabilen bir kafa yapısı taşıyacaktır. Bu nitelikleri yoksa, felsefe ona, beklediği anlamda yardımcı olamaz. Yine de bu gencin felsefe öğrencisi olması gerekmez. Binlerce yıllık felsefe tartışmalarını meslekten biri gibi kavramış olması gerekmez. Felsefece düşünme tavrını sınırlı bilgisiyle de edinebilir. Felsefeyi duyabilir. Sezebilir. Genç kalarak yaşı ilerledikçe, genç bu duyduğunu, felsefeye yakışır biçimde yargılayabilir, temellendirebilir.

Genç seçecektir. Seçtiğini yargılamada, kavramsal temellendirmelerini atmada, kendi kendisiyle hesaplaşmada, yine felsefe, olgusal bilgiyi bilimden (örneğin, karar verme kuramlarından) almak üzere yardımcı olabilecektir. Genç bu aramasında, seçmelerinde, ayakları üstünde, kolay çözümleri yeğlemeden, yılmadan, dirençle yürüyecektir. Eleştiriye açıklık kadar, belki çelişkili görünecek ama, bulduğunda, sezdiğinde ısrar, gencin kendini sağlıklı biçimde aramasında çok önemlidir.

Burada, “felsefe” sözünü belirsiz bıraktığım için açıklama yapmam gerek. Felsefenin yaşamada işe yaramayacağını ileri süren “felsefeler” de vardır. Baştaki varsayımım felsefenin işe yarayacağı idi. Bu inancım, felsefenin başka görüşlere, kendi çözüm biçimimizden başka çözüm biçimlerine duyulan hoşgörüden, onları anlama çabamızdan kaynaklanıyor. Felsefe, tarihinde ve hâli hazırda tümüyle öyle olmasa bile, karşılıklı konuşma, tartışma, diyalog, etkileşme, haberleşme olanağını veren bir kültür etkinliğidir. Böyle anlaşılan felsefe, değişik görüşlere, yaşama sorunlarına sevgiyle yaklaşan (çünkü, bir anlamıyla, sevmek anlamaktır.), eksik ve özürlerini düzelten, özellikle gencin en çok gereksinme duyduğu yaşama sevincini veren bir uğraş olacaktır.

Bilimle ya da felsefeyle uğraşanların yaşamanın çetin sorunlarından kaçanlar olduğu da ileri sürülmüştür. Felsefe çalışmak, bu anlamda, koruyucu bir sığınak mıdır? Kaçış mıdır? Öyleyse, felsefe yaşama sorunlarının üstüne gidemeyecek demektir. Demiştim. Bu bir tavır, belki de bir kişilik sorunudur. Kendinin üstüne gitmek istemeyene, sığınak arayana, ruh hekimliği açısından “yüceltmeler” sağlaması, ana rahmi özlemiyle özdeşleştirebileceğimiz, kavramlar dünyasından yaratılabilecek “kuruntu” dünyası ortaya koymasıyla felsefe böyle yorumlanabilir. Benim bu yazıda kaygım, zaman zaman sığınsa da, sığınağının içinde bulunduğu günlük yaşamanın dertlerine, acılarına, onları anlayarak, yorumlayarak, yürekliliğiyle üstüne üstüne gidebilen gencin yaşadığı felsefe etkinliğini vurgulamak.

Yine, felsefenin yaşamanın uzağında, bir “uyduruk”, bir “yanılsama” olduğunu ileri süren görüşler var. Bu görüşe göre felsefe sorunları, yaşama sorunlarından kopuktur. Felsefeciler, yaşamda hiç işlevi, yeri, işlerliği olmayan bu “oyunlarında”, dilin “hapisanesinde” çırpınıp dururlar. Dili, “yanlış”, yaşamada yeri olmayan, çarpık kullandıkları için, kendi kendilerine sorunlar çıkarırlar. Dilin yaşama içinde kullanışlarını göstererek, onları, felsefe denilen “belâ”dan kurtarmış, tedavi etmiş olursunuz. Ayrıntılarına, nedenlerine girmediğim bu anlayışın ruh hekimliği çalışmalarıyla ilintileri var. Ayrıca, felsefe “aldatmaca”sının siyasal yanının da vurgulandığını görüyoruz çağımızda.

Eğer felsefe bir aldatmaca, bir kuruntu, bir yanılsama ise, felsefeden kaçmak değil, bu durumu ortaya çıkaran etkilerin irdelenmesiyle felsefeye felsefeyle yaklaşmak gerekir. Dert felsefenin derman da felsefenindir. Gence ruh sağlığı, coşku, heyecan verecek felsefe, kendi iç sorunlarını saklamayacak, bu iç sorunlarına çözüm çabalarıyla gence ulaşacaktır.

Dikkat: Felsefe her derde deva Lokman Hekim’in ilacı değildir. Her sorunu da çözmez. Çözüm, yaşama ustalığında, yaşama becerisinde yatıyor. Yaşama ustalığı için, bilime, felsefeye, kültürümüze, kültürlere duyduğumuz duyarlığın yanında, başka erdemler de gerekiyor. Genç, bilge felsefecilerin yaşamalarını örnek alabilir, burada. Doğrusu, felsefenin yaşamada nasıl kullanabileceğini bu işi becerebilmiş yaşama ustası felsefeci büyüklerinden görecektir. Yoksa, felsefe iç karartıcı kavram tartışmalarından öteye gidemez. Çoklarının ileri sürdüğü gibi, yaşamayla ilgisi olmayan kuru bir meslek alanı olur.

Türk kültüründe gençlerimizin örnek alabileceği yaşama ustası, bilge felsefecilerin ortaya çıkması, kendini arayan gençlerimize felsefenin önemini anlatmada en büyük destek olacaktır. Bu konuda umutsuz değilim.
Yaşama ustalığı, felsefesiz de edinilebilir; ben, felsefeyle nasıl gerçekleştirilebilir, bunu tartışıyorum. Bu “felsefe”ye hangi felsefe olursa olsun diyorum ya, belli bir anlayış, tutum, çaba içindeki felsefenin yardımından söz ediyorum. Çok “teknik”, kavram çözümlemeleriyle, mantıksal cambazlıklarla dolu, kılı kırk yarmalar taşıyan belli bir felsefe yapma biçimi bile, anlatmaya çalıştığım bir tavır ve yaşama tutumu ile, şu ya da bu biçimde dayandığı somut, tarihsel kaygılar belirtilerek, gencin düşünmesine, bir düşünce esnekliği kazanmasına, bununla karşısına çıkan değişik durumları tartmasına, değerlendirmesine, edindiği bilimsel, kültürel, eğitimi yorumlayıp, eleştirmesine yardımcı olabilir. Yaşamada bizim yanımızda olacak felsefe, bize başka felsefelerin varlığını unutturmayacak felsefe olmalıdır. Doğrusu, hangi felsefeyi savunursak savunalım, savunduğumuzun seçeneklerini, savunduğumuza aykırı yolları, farklı yaklaşımları örtbas etmemelidir. Değişik felsefe yapma biçimleriyle tanışıklık, ufkumuzun genişlemesine, hayal gücümüzün gelişmesine katkıda bulunabilir.

Felsefenin hazır çözümleri yok. Reçeteler veremez. Konuşur. Konuşturur. Dinler. Söyler. Değişik seçenekler önerir. Peki, dünya görüşü – felsefe ayırımı yapmadığımı söylüyorum, oysa, dünya görüşlerinin mutluluk reçeteleri yok mudur? Reçetenizin farkında mısınız? Başka reçetelerle karşılaştırabiliyor musunuz? Var olan reçetelerden farklı reçeteler de verilebileceğini düşünerek, bu reçetelerle de hesaplaşabiliyor musunuz? Reçetenizi bulandırmadan, açık seçik, sevabı ve günahı ile ortaya koyup, tartışarak, buna inanıyorum diyebiliyor musunuz? İşte, tarihsel birikimiyle felsefe, bu hesaplaşmanızda, karşılaştırmanızda, inançlarınızın bedelini ödeyerek, yani, onların görebildiğinizce diğer inançlar içindeki yerini görebilerek, görüşlerinizi ortaya kovuşunuzda sizinle olacaktır. Özlediğim felsefe, değişik felsefelerle beslenen, tartışan, eksik ve gediklerini gören, buna rağmen inanan kaçınılmazlığını vurgulayan bir felsefedir. Açıktır. Saklamaz. İçtendir. Bu tavır, değişik yaşama durumlarıyla karşılaşan gencin yaşama ustası olmasına yardıma olabilir, ama, yaşama ustalığını garantileyemez. “Neden garantileyemez?” sorusuna, bu tavırla kendini arayan gencin kendisi yanıt bulmalıdır.

Bitirirken, biraz duygulu biçimde de olsa, görüşlerimi yineleyeyim:

Felsefe ne işe yarar? Sorunlarımızın üstünde konuşabilmeye, sorunlarımızın kavramlarla ilgili köklerine inmeye, kavramlarla yaşama arasındaki ilişkiyi anlamaya, kendimizi aramaya, bu arayışta, bilimin bize söylediklerini araştırıp, tartışmaya, kısacası kendimizle, dünyayla açık seçik hesaplayabilmeye, konuşabilmeye yarar.

Felsefe genç kalmaya yarar.

Ahmet İnam


BİNBİR HECE / Ferit Edgü

19/02/2010

Ferit Edgü

BİRBİR HECE’den ÖYKÜLER

MUTLULUK

O mavi gözlü kadına gönül vermiştim, dedi
Evet?
Meğer o da kara gözlü, kır saçlı doktora tutulmuşmuş
Sonra?
Sonrası, onlar evlendiler. Ben de bu gördüğün bir gözü mavi, bir gözü elâ kediyi buldum.

BİR KÖPEK SORUNU

Hiçbir zaman bir köpeğim olmadı.
Dolayısıyla sizi ısıran benim köpeğim olamaz.
Aslında bu açıklama bile saçma.
Çürkü, oeoiğim gibi, bana ait bir köpek yok.
Hiçbir zaman da olmadı.
Bir köpek sizi benim bahçemde ısırmış olabilir.
Ama o köpek benim değildi.
Evet, bahçe benim bahçem.
Peki siz, siz ne arıyordunuz bahçemde?

YANIT

– Sorumu yanıtlamadın, dedi öğretmen.
– Her soru yanıtlanmaz, dedi öğrencisi.

FARK-SIZ

– Sen de dilsizsin ben de. Aramızda ne fark var?
– Sen yazıyorsun.
– Bu gerçek bir fark değil.

KAÇINILMAZ

Sırtını dünyaya döndü.
Önünde dünyayı gördü.

USLANMAYAN

“Işığı görmeden” önce yazmış olduklarının tümünü yaktı.
Sonra, karanlıkta yeniden yazmaya başladı.

UYUM

Nişanlım benden hoşlanmıyor.
Doğrusu, ben de onu beğenmiyorum.

KADIN

Çocuğunu doğurduktan sonra arayanı soranı olmadı.