YÜZLER / Cibran

05/04/2010

Halil CİBRAN

(Lübnan, 1883 – 1931)

YÜZLER

Binlerce türlü anlatımı olan derin yüzler gördüm,
Kayaya yapışıp kalmış, tek anlamlı, tekdüze yüzleri de…

Parlaklığı içinde renkli güzellikler ışıyan yüzler gördüm,
Parlak görüntülerin içinde saklanan iğrenç yüzleri de…

Yüzeyine her şeyin işlendiği yalın, taze yüzler gördüm,
Kırışıklarla dolu, ama içi boş, anlamsız yüzleri de…

İyi tanırım bütün yüzleri bu yüzden, çok iyi anlarım;
Çünkü kendi gözümün doğal dokusundan bakarım onlara,
Görürüm aradıkça, ardında sakladıkları gerçeklikleri de…

Türkçesi: Gönül Gönensin


DÜŞÜN-POSTER: 6. CİBRAN

09/03/2010

DÜŞÜN-POSTER:  6. CİBRAN


CİBRAN Diyor ki:

21/10/2009

cibranL

Her gün kendini yenilemeyen aşk, alışkanlık olur, zamanla köleliğe döner.

Arkadaşını her koşulda anlamazsan, onu hiçbir koşulda anlayamazsın.

Sen körsün,ben sağır ve dilsizim, elini ver ki anlaşabilelim.

Kuş tüyünde uyuyanların düşleri, toprakta uyuyanlarınkinden daha güzel olmadığı için, hayatın adaletine güvenirim?

Bana sessizliği ver ki, geceye cesaret edebileyim.

Ruhum ve bedenim birbirlerine aşık olup evlendiklerinde ikinci kez doğdum.

Anımsamak bir biçim buluşmadır.

Unutkanlık bir biçim özgürlüktür.

İnsanlık, sonsuzluğun dışından sonsuzluğa akan bir ışık nehridir.

İnsan, ancak gecenin yolunu izleyerek şafağa varabilir.

İnsanın hayal gücüyle yetenekleri arasında yalnızca kendi arzusuyla aşabileceği bir boşluk uzanır.

İki kadın konuştuğunda hiçbir şey söylemez; bir kadın konuştuğunda bütün hayatı söyler.

Sahip olmak istiyorsan, talep etmemelisin. Bir erkeğin eli bir kadının eline dokunduğu zaman, ikisi birlikte sonsuzluğun yüreğine dokunurlar.

Mutlak hakikatin cahiliyim. Ama cehaletimin önünde eğiliyorum ve onurumu da ödülümü de bu oluşturuyor.

Bana kulak ver ki, sana ses verebileyim.

Aşk ve kuşku hiçbir zaman geçinemez.

Aklımız bir süngerdir, yüreğimizse bir nehir. Çoğumuzun akmak yerine emmeyi seçmesi garip değil mi?

Söylediklerimin yarısı anlamsızdır; ancak bunu diğer yarısı sana ulaşabilsin diye söylüyorum.

Yalnızlığım, insanlar geveze hatalarımı övüp, sessiz erdemlerimi ayıpladığında başladı.

Her kadın iki erkeği sever; biri düşgücünün yaratısıdır, diğeri henüz doğmamıştır.

Güneşe arkanı dönersen, ancak kendi gölgeni görürsün.

Konuğumu eşikte durdurup dedim ki, “Yo, ayağını içeri girerken silme, dışarı çıkarken silersin.”

Cömertlik, bana senden daha çok gereksindiğini değil, benden daha çok gereksindiğini vermendedir.

En zengin adamla en yoksul olan arasındaki fark, ancak aç geçirilen bir gün ve susuz geçirilen bir saat kadardır.

Düşmanın ve sen öldüğünüzde, kanınız birbirinize oldukça ısınacak.

Merhamet, adaletin yarısından başka bir şey değildir.

Eğer söylediğin güzelliğin şarkısıysa, çölün ortasında tek başına olsan bile, bir dinleyicin olacaktır.

Bana, “Seni anlamıyorum,” demen, haketmediğim bir övgü, haketmediğim bir hakarettir.

Büyük şarkıcı, sessizliklerimizin şarkılarını söyleyendir.

Verdiğin ve verirken alanın utandığını görmemek için yüzünü başka tarafa çevirdiğin zaman gerçekten hayırsever olursun.

Yalnız benden aşağı olanlar beni kıskanabilir ya da benden nefret edebilir. Ne kıskanıldım, ne de nefret edildim; kimseden üstün değilim; Yalnız benden üstün olanlar beni övebilir ya da hor görebilir. Ne övüldüm, ne de hor görüldüm; kimsenin altında değilim.

Sürekli olarak filiz sürmeyen aşk, ölmektedir.

Gerçekten büyük insan, başka birini yönetmeyen ve kimse tarafından yönetilmeyendir.

Yalnız açığa çıkan ışığı görebiliyor ve yalnız söylenen sesi duyabiliyorsan; öyleyse aslında, ne görüyorsun, ne duyuyorsun.

Bugünün en büyük kederi, dünün sevincinin anısıdır.

Birlikte güldüğün birini unutabilirsin, ama birlikte ağladığını asla unutamazsın.

Arzulayıp da ulaşamadığın şey, ulaşmış olduğumuzdan daha değerlidir.

Tanrı bolluk içindekileri doyursun.


S’imge Şairler : Halil Cibran

21/10/2009

cibran

CİBRAN’dan Seçme Şiirler


EVLİLİK

Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız.
Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız.
Tanrı’nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız.
Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz da boşluklar olsun.
Ve Tanrısal alemin rüzgârları esip dolanabilsin aranızda.
Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın.
Bırak yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkanan bir deniz olsun sevgi.
Birbirinizin kadehini onunla doldurun, ama aynı kadehle eğilip içmeyin.
Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın.
Şarkı söyleyin, oynayın, eğlenin birlikte,
ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın,
Çünkü lâvtadan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır.
Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın.
Çünkü ancak Hayat’ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan.
Hep yanyana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın;
Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da birbirinden ayrıdır.
Çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.

(Aytunç Altındal)

İNSANIN ŞARKISI

Ben çağların başlangıcıyla geldim
Hâlâ üzerindeyim şu kocamış dünyanın
Çağların bitimiyle gene gideceğim
Tükenmez bu yüzden acılar yüreğimde.

Göğün sonsuzluğunda dolaşan bendim
Uçtum üzerinde düşlerdeki bölümün
Gördüm her yönünü kutsal uzayın
Ama tutsak kıldı beni gene yasalar.

Dinledim öğretisini Konfüçyus’un
Bilincin gözleri çözüldü Brahma’da
Bilgelik ağacının altında gördüm Buda’yı
Ama yenik kıldı beni gene duygular.

Tanık oldum Babilon’un anlatılmaz yüceliğine
Ramses’i gördüm bir uzak çağa ün veren
Vuruşkan Roma ordularla belirdi
Ama üzgülere boğdu beni gene kurallar.

Neler çektim baskı yönetimlerinde
Zincir vurdular ellerime sömürgeciler
Acımasız zindanlarda açlığı tanıdım
Ama bir güç kaldı gene içimde, bırakmadı beni
Işıyan yeni günle bana umut getiren.

(Engin Aşkın)

MUTLULUĞUN ŞARKISI

İnsan benim sevdiğimdir, ben de onun. Ben ona doğru gitmek isterim, o da beni arzular.

Keder benim, çünkü keder, onun aşkıyla beni üzen ve ona eziyet eden bir ortaktır. Madde adında insafsız bir metrestir o. Nereye gitsek, ayırmak için ikimizi, bir bekçi gibi bizi izler.

Sevdiğimi ararım ıssız yerlerde, ağaçların altında ve göllerin yanında, ama bulamam onu. Çünkü Madde ayartır, şehre götürür sevdiğimi, kalabalığın, ahlaksızlığın ve perişanlığın yanına.

Onu ararım bilginin evlerinde ve bilgelik tap›naklar›nda. Ama bulamam, çünkü toprağın giysisini giyen Madde, önemsiz şeylerle uğraşılan, yüksek duvarlı yerlere kapatır onu.

Rahatlığın kırlarında ararım sevdiğimi, bulamam, çünkü düşmanım, onu açgözlülük ve hırs mağaralarına bağlar.

Ona seslenirim şafak vaktinde, beni duymaz, çünkü gözleri hırs uykusuyla ağırlaşmıştır.

Onu okşarım şelalelerle, sessizlik yücelir ve çiçekler uyurken. Fakat anlamaz beni, çünkü ertesi günün işlerinin aşkı almıştır aklını.

Sevdiğim beni sever, beni arar işlerinde, ama Tanrı’nın işleri gizler beni, bulamaz.

Beni, güçsüzlüğün kafataslarından yapılmış şeref saraylarında, gümüşün ve altının arasında arar.

Ulaşamayacak bana, aşk ırmağının kıyısında yaptığı basitlik evinde, Tanrı’nın.

O, katillerin ve zalimlerin önünde kucaklayacaktı beni, oysa ben, masumiyet çiçekleri arasında öpeceğim onu.

O, aramıza düzenbazlığı sokacaktı, fakat ben aracı istemem kötülükten uzak işlerde.

Sevdiğim, gürültüyü ve karışıklığı öğrendi düşmanım Madde’den. Ben, ona ruhunun gözlerinden yakarış yaşları dökmeyi öğreteceğim ve memnuniyetle iç çekmeyi.

Sevdiğim benimdir ve ben de onunum.

(Feyza Karagöz)

SEVGİ

….
Gerçi sarp ve zorludur  sevginin yolları.
Ama içinize ateş düştümü, izlemekten geri durmayın.
Sizi kanatlarının arasına alıp saklamak isterse, karşı koyun.
Çünkü bilin ki, bir an gelir, o kanatların arasından bir kılıçtır çekilir ve vurur, inletir sizi.
Gerçi sözleri düşlerinizi darmadağın edebilir, tıpkı kuzey rüzgârının bahçeleri darmadağın ettiği gibi.
Ama sizinle konuştuğu zamanlarda, yine de ona inanmazlık etmeyin.
Çünkü başınıza tacı oturtacak olan da, sizi çarmıha gerecek olan da sevgidir. Serpilip gelişmenizi isteyen de o, budanıp kalmanızı isteyen de O’dur.
Bir yandan yükseltinize erişip, güneşe uzanan en ince dallarınıza bile sarılıyorken.
Bir anda gerisinin geri dönüp köklerinize dek inerek sizin yer yüzünde ayakta durabilmenizi sağlayan bağlarınızı da sarsabilir.
Tıpkı püsküllerin mısırı sarışları gibi, sevgi de  sizi kendisine sarar.
Soyunmanız ve önünde çıplak kalmanız için zorlar. Soyunuk kalıncaya dek üsteler de üsteler.
Bembeyaz kesinceye dek evirir, çevirir, acı verir canınıza.
Boyun eğdirinceye dek, ezer, yoğurur sizi.
Sonra da, Tanrı’nın kutsal sofrasına ulaştırılacak bir somun olabilmeniz için kutsal alevlerin arasına alır, kavurur sizi.
Sevgi bütün bunları başarır, yeter ki siz kalbinizin sırlarını öğrenin ve bu yolla Hayat’ın yüreğinden bir parça olun.
Ama diyelim ki korkulara kapılmışsınız da sevgiden salt bir huzur ve zevk bekliyorsunuz.
O zaman bir an önce çıplaklığınızı örtün ve sevginin zorlu düzeninden uzaklaşıp mevsimleri olmayan bir dünyaya sığının, daha iyidir derim.
Çünkü ancak orada güler ve ağlayabilirsiniz, ama ne gülüşünüz tam olur, ne de ağlarken tüm gözyaşlarınız dökülür.
Karşısındakine kendinden başka bir şey vermez Sevgi ve kendinden başka hiçbir şeyi de geri almaz. Ne kendi dışındaki şeylere sahiptir ne de kendisine sahip olunabilir;
Çünkü Sevgi kendi kendini bütünler ve kendi kendine yeterlidir.
Sevgi gelip sizi bulmuşsa, “Tanrı’yı yüreğimde taşıyorum” demektense, “Tanrı’nın yüreğine eriştim” deyin.
Ve hiçbir zaman sevgiye yön verebileceğinizi düşünmeyin, çünkü sevgi, eğer sizi o değerde bulmuşsa, kendi yönünü kendi çizecektir.
Sevginin kendini mutlu kılmaktan öte hiçbir arzusu yoktur.
Ama eğer sevgiye kapılmışsanız ve tutkularınız olsun istiyorsanız şunları kendinize seçin derim: Tutkunuz, sevginin içinde erimek olsun. Tıpkı geceye şarkılar söyleyen bir akarsu gibi akıp gidin. Tutkunuz, aşırı duygusal davranışların getireceği acıları tanımak olsun.
Tutkunuz, kendi sevgi anlayışınızla kendinizi vurmak olsun.
Varsın istekle ve coşkuyla aksın kanınız.
Tutkunuz, kanatlanmış bir yürekle sabaha gözlerinizi açıp sevgi dolu bir güne başlayabiliyor oluşa teşekkür etmek olsun;
Tutkunuz, gün öğleye erifltiğinde oturup sevginin yüksek heyecanını düşünmek olsun;
Tutkunuz, gün akşama erdiğinde evinize minnet dolu bir yürekle dönebilmek olsun:
Ve yüreğinize gömdüğünüz sevgili için iyi bir şeyler dileyip yatın: dudaklarınızda onu yücelten bir şarkı olsun.

(Aytunç Altındal)

VE HÜZNÜM DOĞDUĞUNDA

Ve hüznüm doğduğunda özenle besledim onu,
Gece gündüz üstüne titredim sevecenliğimle…

Ve hüznüm büyüdü zamanla, serpilip güçlendi,
Tüm canlı varlıklar gibi olağanüstü güzelleşti.

Ve hüznümle ben, hep sevdik birbirimizi, ve dünyayı,
Kaynaştık güzel ruhlarımızla birbirimize ve dünyaya…

Ve hüznümle ben, söyleştikçe günlerimiz kanatlanır,
Konuşkan düşlerimizle seçkinleşirdi gecelerimiz.

Ve hüznümle ben, şarkılar söylerdik, komşular dinlerdi;
Çünkü deniz gibi derindi, anılarla dopdoluydu ezgilerimiz.

Ve hüznümle ben gururla yürürdük, saygılı gözler önünde;
Düşmanca bakanlar da olurdu, çünkü soyluydu hüznüm.

Ve hüznüm her canlı gibi öldü bir gün, yalnız kaldım;
Kendimden geçtim, düşüncelere daldım, bunaldım.

Ve konuştuğumda duymuyorum şimdi kendimi,
Ve komşularım gelmiyor artık şarkılarımı dinlemeye.

Ve düşlerimde dost sesler bana bakıp fısıldıyor şimdi:
“İşte bakın, burada yatıyor hüznüyle birlikte ölen adam.”

(Deniz Özder)

YENİLGİ

Yenilgi, yenilgim benim, yalnızlığım, kimsesizliğim;
Binlerce yengiden daha değerlisin sen benim’çin!
Daha yakınsın gönlüme dünyanın tüm şereflerinden!

Yenilgim benim, başkaldırım ve ilk tanışmam kendimle!
Hâlâ dinç ve sağlıklı ayaklarım senin sayende!
Ve sende buldum kutsal yalnızlığımı, artık bugün
Solgun defnelerin ardında koşturup durmuyorum…

Yenilgim benim, parlak kılıcım, yenilmeyen kalkanım!
Senin gözlerinde okuyorum şimdi derin hakikatleri:
Tacın, tahtın kölelik; anlaşılmanın düşkünlük olduğunu,
Ve olgunlaşan bir meyvenin tadına varabilmek için
Olgunlaşıp dalından düşmenin gerektiğini…

Yenilgim benim, dürüst, sözüpek yol arkadaşım,
Ömrümce duyacaksın şarkılarımı ve sessizliğimi,
Kanat çarpıntılarımı senden başka kimse bilmeyecek,
Ve kabaran okyanusların, yanan dağların kışkırtıcılığını.
Ve sarp ruhuma yalnızca sen tek başına tırmanacaksın!

Yenilgi! Yenilgim benim, sonsuz cesaretim, yiğitliğim!
Bütün fırtınalara birlikte güleceğiz sen ve ben!
Ve derin mezarlar kazacağız içimizde ölenlere…
Tüm gücümüzle dikilip güneşin karşısına
Tehlikeli olacağız ve arzuyla bakacağız dünyaya!..

(Gönül Gönensin)


“Ölü Ozanlar Derneği” : DÜNYA ŞİİRİ

18/09/2009

Olu Ozanlar

DÜNYA ŞİİRİNDEN SEÇİLMİŞ ÖRNEKLER

Antolojide bulunup aşağıdaki  örnekler arasında yer almayan MAYAKOVSKİ, SHAKESPEARE, ARAGON, CİBRAN, NERUDA  BRECHT, HAYYAM, ELUARD, MEVLÂNÂ, BAUDELAİRE, GOETHE, KAVAFİS, LORCA, NEYZEN, NİETZSCHE, YESENİN PUŞKİN, TAGORE, POE, SAPPHO, RİLKE vb. şairlerin seçki kitapları “DÜNYA ŞİİRİ” kategorisinde yer almaktadır.


1.MAYAKOVSK‹ 2.SHAKESPEARE 3.ARAGON 4.C‹BRAN 5.NERUDA  6.BRECHT  7.HAYYAM  8.ELUARD  9.MEVLÂNÂ 10.BAUDELA‹RE   11.GOETHE 12.KAVAF‹S 13.LORCA 14.NEYZEN 15.N‹ETZSCHE  16.YESEN‹N 17.PUfiK‹N 18.TAGORE 19.POE 20.SAPPHO  21.RİLKE

KATULLUS

(I.Ö. 84 – 54)

GECEDEN ÖNCE

Yaşayalım Lesbia’m, sevişelim,
Metelik vermeden homurtusuna,
Kıskanç ve suratsız ihtiyarların.
Batan gün her sabah yeniden doğar;
Ama bu bizdeki süreksiz ışık
Bir kere söndü mü ötesi gece;
Hiç bitmeyen bir gece, tek ve sonsuz,
Bin kere öp beni, öp, yüz kere öp;
Bin kere, sonra yüz kere yeniden
Bin kere, yüz kere, öp, durmadan öp,
Şaşır sayısını, şaşır Lesbia’m,
Şaşır ki sevdamıza göz değmesin

(Türkçesi: Oktay Rifat)


Victor HUGO

(Fransa, 1802 -1885)

SORULAR… SORULAR...

Gözden yaşmı akıtmalı ağlamak isteyince,
Dudaklar gülümserken insan ağlayamaz mı?

Sevmek için güzel ve şuh görüntüler mi aramalı,
Çirkin tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?

Hasret, özlediğimizden uzaklarda kalmak mıdır,
Özlenen yanımızdayken özlem duyulamaz mı?

Para, eşya, mücevher çalmak mıdır hırsızlık,
Mutlulukları çalmak, hırsızlık sayılmaz mı?

Soldurmak için gülü dalından mı koparmalı,
Pembe bir gonca açıp dalında solamaz mı?

Silah, hançer mi gerekir insanı öldürmek için
Gözler hançer, gülücükler kurşun olamaz mı?

(Türkçesi: Tüzün Gürson)


Mihail LERMONTOV

(Rusya, 1814-1841)

İNCELİKLE SEVDİLER BİRBİRLERİNİ UZUN ZAMAN

……………………….Sie liebten beide doch keiner
……………………….Wollt’es dem andern getehn (Heine)

İncelikle sevdiler birbirlerini uzun zaman
Derin bir tasayla, çılgınca, isyancı bir tutkuyla!
Kaçınıyorlardı itiraftan ve karşılaşmaktan,
Düşman gibi; boştu ve soğuktu konuşmaları da.

Suskun ve gururlu bir acı içinde ayrıldılar,
Bazen ve ancak düşte gördüler yitik sevgiliyi.
Öldüler sonunda, mezar ötesinde buluştular…
Fakat orada da tanımadılar birbirlerini.

(Ataol Behramoğlu)


Stephane MALLARME

(Fransa, 1842-1898)

DENİZ MELTEMİ

Hayır yok tenden artık; hatmedildi kitaplar.
Ah! Bi kaçsam! bilirim, o mest kuşlara diyar,
Bir akl’almaz köpükle göklerin arasında.
Bir şey tutamaz gayrı, gözlerin aynasında
Yanan bahçeler bile, bu deniz kokan gönlü;
Tutamaz ne geceler, ne duran o hüzünlü
Boş kâğıtlar üstüne iğilmiş kandil öyle;
Tutamaz o çocuğunu emziren taze bile,
Gidiyoruz! Kalk, gemi! Yalpanı vur şöyle bir,
Ve sonra al bir günâ âleme doğru demir!
Ümitten onca çekmiş sıkıntı şimdi, dersin,
Hayır duasına mı kanmakta mendillerin?
Belki de bu direkler, fırtınalara davet,
Nâçar bir gün yığılır güverteye… Ne imdat,
Ne görünürde ada ve ne kürek ne yelken;
Ama sen geçme gene gemici türküsünden!

(Can Yücel)


Guillaume APOLLİNAİRE

(Fransa, 1880-1918)

REN GECESİ

Bardağımda şarap, bir alev gibi titriyor.
Bakın kayıkçı ağırdan bir şarkı tutturmuş.
Ayışığında yedi kız görmüş, öyle diyor;
Yeşil saçları ta topuklarını bulurmuş.

Kalkın, türküler söyleyin, oynayın yan yana;
Kayıkçının şarkısını duymayayım gayrı;
Bütün sarışın kızları getirin yanıma:
Saçları örülmüş durgun bakışlı kızları.

Ren sarhoştur, sularına asmalar vuran Ren;
Üzerinde gecelerin altını serili.
Yazı büyüleyen yeşil saçlı perilerden
Bahseder ölü bir ses, son nefesinde gibi.

Bir kahkaha gibi kırılır kadehim birden.

(Orhan Veli – Sabahattin Eyuboğlu)


Ezra POUND

(A.B.D., 1885-1972)

IRMAK-BOYU TACİRİNİN KARISI: BİR MEKTUP

Saçlarım daha alnımın üstünde dümdüz kesiliyken
Ön kapının orda oynardım, çiçek koparırdım.
Sen atçılık oynayarak bambu değneklerinde gelirdin,
Çevremde gezinirdin, mavi eriklerle oynayarak.
Böylece yaşar giderdik Chokan köyünde:
İki küçük insan, tasasız, kuşkusuz.

On dördümde, Efendim, evlendim seninle.
Hiç gülmedim, utangaçtım çünkü.
Başımı öne eğip duvara baktım.
Bin kere çağırıldım da hiç ardıma bakmadım.

On beşimde, somurtmayı bıraktım artık,
Toprağım seninkiyle karışsın istedim
Her zaman seninkiyle, her zaman.
Durmadan üzülecek ne vardı?

On altımda, benden ayrıldın.
Uzak Ku-to-yen’e, ırmağın oralara gittin,
Beş aydır uzaktasın.
Maymunlar üzgün sesler çıkarıyorlar yukarda.

Ayaklarını sürüdün giderken.
Kapının yanını şimdi yosun bürüdü, çeşit çeşit yosun
Öyle kök salmışlar ki temizlenmiyorlar!
Yapraklar, yel esince erken düşüyor bu güz,
Çifte kelebekler Ağustosla şimdiden sarardı.

Batı bahçesinin çimenleri üstünde;
İncitiyorlar beni. Yaşlanıyorum.
Kiang ırmağı kıyılarından geçip geliyorsan
N’olur bana önceden haber sal,
Çıkıp giderim seni karşılamaya
Cho-fu-Sa’ya kadar.

(Ülkü Tamer)


Anna AHMATOVA

(Rusya, 1888 – 1966)

BİLMİYORUM, YAŞAMAKTA MISIN, ÖLDÜN MÜ ?

Bilmiyorum, yaşamakta mısın, öldün mü?
Dünyada bir yerlerde bulabilir miyim seni
Yoksa, akşamın yaslı karanlığında
Bir ölüyü mü düşünmeli..

Her şey senin için: Gün boyunca dualarım,
Uyuşturan ateşi uykusuz gecelerin;
Şiirlerimin beyaz sürüsü,
Ve mavi yangını gözlerimin..

Hiç kimse daha yakın olmadı bana,
Hiç kimse böylesine üzmedi beni,
Acıya salıp gidenler bile,
Okşayıp bırakanlar bile hatta.

(Ataol Behramoğlu)


e. e. CUMMINGS

(A.B.D., 1894 -1962)

HİÇ GİTMEDİĞİM BİR YERDE

hiç gitmediğim bir yerde, sevinçle ötesinde
her türlü yaşantının, kendi sessizliği var gözlerinin:
en ince kımıltısında birşey var içime gömen beni,
birşey dokunamayacağım kadar bana yakın

kolayca açar beni en ürkek bir bakışın
parmaklar gibi kapamış olsam bile kendimi,
sen hep yaprak yaprak açarsın beni, Baharın
(dokunup ustaca, gizlice) açışı gibi ilk gününü

ya da beni kapatmaksa istediğin, ben,
hayatım kapanırız güzelce, birden
karın her yere özenle inişini
düşleyen yüreğince şu çiçeğin;

duyduğumuz hiçbir şey bu ülkede
erişemez gücüne sonsuz inceliğinin:
renkleriyle yapısının beni bağlayan,
öldüren, hiç durmadan, her nefeste

(bilmiyorum nedir bu sende olan, bu kapayan
ve açan; yalnız anlıyor içimde birşey
gözlerinin sesini güllerden derin olan)
kimsenin yok, yağmurun bile, böyle küçük elleri

(Türkçesi: Cevat Çapan)


Jorge Luis BORGES

(Arjantin, 1899-1986)

AN’LAR…

Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer,
oturup saymazdım eski yanlışlarımı.
Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi.
Neşeli olurdum, geçmişte olmadığım kadar,
ve elbette çok daha coşkulu olurdu sevdalarım,
içine de yeterince ciddiyet katardım.
Bu denli temiz, titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer.
Hiç çekinmezdim daha fazla riske girmekten de…
Daha çok yolculuklara çıkar, gündoğumlarını kaçırmazdım asla;
hele dağlara tırmanmanın, ırmaklarda yüzmenin keyfini…
Hiç bilmediğim yerlere giderdim, gidebildiğimce.
Doyasıya dondurma yer, boşverirdim kuru nimetlere.

Öyle bir şansım olsaydı eğer, dertlerim de
yalnızca düşlerin değil, yaşamın gerçeğini taşırdı.
İşte onlardan biriydim ben ömrü boyunca hani, her saniyesini
verimli kılmaya çalışan insanlardan biri.
Ama aynı an’lara yeniden geri dönebilseydim eğer,
yalnızca iyi ve güzel olanları tatmak isterdim, mutlu an’ları…

Farkında değilseniz hâlâ, öğrenin artık:
Yaşam an’lardan oluşur, sadece anlardan, ŞİMDİ’yi yakalayın.
Yanında termometresi, bir şişe suyu, şemsiyesi
ve paraşütsüz yerinden kıpırdamayan bir insandım ben.
Ama yeni baştan yaşayabilseydim eğer,
yüksüz, iyice hafiflemiş olarak çıkardım yolculuklara.
İlkbahara yalınayak girer, sonbahara dek unuturdum ayakkabıyı.
Hiç bilinmeyen yolları keşfeder, tadına varırdım günışığının,
Çocuklarla daha çok oynardım, yeniden bir şansım olsaydı eğer…

Ama ne çare..  İş işten geçmiş ne yazık ki!
85’indeyim artık ve biliyorum ki… Ölmekteyim.

(Gönül Gönensin)


Yorgo SEFERİS

(Yunanistan, 1900-1971)

DENİZE YAKIN MAĞARALARDA

Denize yakın mağaralarda
bir susuzluk duyarsın, bir aşk,
bir coşku
deniz kabukları gibi sert
alır avucuna tutabilirsin.

Denize yakın mağaralarda
günlerce gözlerinin içine baktım,
ne ben seni tanıdım, ne de sen beni.

(Cevat Çapan)


Robert  DESNOS

(Fransa, 1900 – 1945)

SENİ ÖYLESİNE DÜŞLEDİM Kİ

……Seni öylesine düşledim ki yitirdin gerçekliğini.
……Bu canlı bedene sahip olmanın ve benim taptığım sesin çıktığı  bu ağzı öpmenin daha zamanı değil midir?
……Seni öylesine düşledim ki senin gölgeni kucaklaya kucaklaya,göğsümün üstünde kavuşmaya alışmış olan kollarım belki de senin belini saramayacak.
……Beni günler boyu ve yıllar boyu yöneten ve kendine çeken gerçek görüntün karşısında bir gölge gibi kalacağım kuşkusuz.
……Ey duygusal dengeler.
……Seni öylesine düşledim ki zaman yok artık uyanmama hiç kuşkusuz.
……Ayakta uyuyorum, yaşamın ve aşkın bütün görünümlerine sunulmuş beden ve sana, benim için bugün tek önemli şey olan sana, senin alnına ve dudaklarına belik de hiç dokunamam, ilk gördüğüm birinin dudaklarına ve alnına dokunduğum kadar.
……Seni öylesine düşledim, görüntünle öylesine yürüdüm, konuştum, yattım ki görüntün bile silindi gözlerimin önünden ve yine de yaşamının güneş saati üstünde ağır ağır gezinen ve gezinecek olan gölgeden bir kat daha koyudur gölgen, görüntüler arasında görüntün eksiksizdir.

(Eray Canberk)


Attila JOZSEF

(Macaristan, 1905 -1937)

FLORA

Şimdi iki milyarlar zincirlemek için beni
Benden bir çoban köpeği yapmak için kendilerine
Fakat iyilik, şefkat ve incelik duyguları
Göç ettiler onların dünyasından Güney’e.
Artık ışık içinde göremiyorum bu dünyayı.
Göremiyorum, deney tüpüne bakan bir doktor rahatlığıyla
Diz çöküyorum, haykırıyorum yenilgimi
Sevgilim, bir an önce gelmezsen yardımıma

Köylü nasıl toprağa muhtaçsa
Yağmura, güneşe nasıl muhtaçsa, muhtacım sana
Bitki nasıl ışığa muhtaçsa
Ve klorofile, fışkırmak için topraktan,
Muhtacım sana, çalışan kalabalık
Nasıl işe, ekmeğe, özgürlüğe muhtaçsa
Ve nasıl avuntuya muhtaçlarsa kuşatıldıklarında
Çünkü gelecek doğmadı daha acılarından.

Bir köye nasıl okul, elektrik
Su, taştan evler gerekliyse
Çocuk nasıl gereksinirse oyuncaklara
Isıtan bir sevgiye;
İşçi için bilincin
Ve gözüpekliğin anlamı neyse
Yoksul için onurun;
Ve bulanık çocuklarına bu toplumun
Bir hayat çizgisi nasıl gerekliyse
Ve nasıl gerekliyse hepimize
Akıl, uyanıklık, yol gösteren ışık
Flora! Yüreğimde yerin işte öyle.

(Ataol Behramoğlu)


Yannis RİTSOS

(Yunanistan, 1909 -1990)

DEĞİŞMELER

Pulluğu tarlaya götürdüler,
tarlayı eve getirdi –
bitmeyen bir değiş tokuş başlamıştı
eşyanın anlamını belirleyen.

Kadın kırlangıçlarla yer değiştirdi,
saçaktaki kırlangıç yuvasına oturdu ve şakıdı.
Kırlangıç kadının gergefinin başına geçti
ve yıldızlar, kuşlar, çiçekler ve yelkenliler işledi.

Ağzının ne kadar güzel olduğunu bilseydin,
Görmeyeyim diye gözlerimi öperdin.

(Cevat Çapan)


Konstantin SIMONOV

(Rusya, 1915-1979)

BEKLE BENİ

Bekle beni, döneceğim
Bütün direncinle bekle beni.
Bekle hüzün yağmurları
Gökyüzünü kaplayınca,
Karakış üşütürken bekle,
Sarı sıcaklar yakarken bekle.
Kimseler beklemezken bekle beni,
Unut anılarla yüklü bir geçmişi
Ne bir mektup ne bir haber
Gelmesin ne çıkar, bekle beni
Bekle beni döneceğim
Bekle, yalnızca sen bekle beni.

Bekle beni döneceğim, bırak
Beklemekten usanmış dostlarım
Oğlum, anam, yoldaşlarım
Öldüğümü sansınlar benim
Umudu kesip bir ateşin başında
Beni yadedip içsinler ama sen
İçme sakın yürek acısı o şaraptan
İnançla, sabırla bekle beni.

Bekle beni, döneceğim
Tüm ölümlere inat bekle.
Çünkü o büyük bekleyişin
Düşman ateşinden kurtaracak beni.
Bekle kızgın sıcaklar içinde,
Karlar savrulurken bekle beni,
Yalnızca seninle ben, ikimiz
Ölümsüz olduğumuzu bileceğiz;
O sırrı, o hiç kimsenin bilmediği.
Kimseler beklemezken beni beklediğini.

(Sacide)


Paul CELAN

(Avusturya, 1920-1970)

BADEMLERDEN SAY BENİ

Say bademleri,
say acı olanı, uyanık tutanı say,
beni de onlara kat:

Gözünü arardım hep, gözünü açtığında,
sana kimselerin bakmadığı bir anda,
örerdim ya o saklı, o gizli ipliği ben,
ki onun üzerinde tasarladığın çiy’in
testilere doğru kaydığı bir zamanda,
yüreğe varamamış öz bir sözle korunan.

Ancak böyle varırdın adına, senin olan,
o şaşmaz adımlarla kendine yürüyerek,
savrulurdu çekiçler sanki bir çan kulesi
boşluğundaymış gibi senin suskunluğunun.

Ölmüş olan o şey senin koluna girer
ve işittiklerin de seninle birleşirdi,
üç olup giderdiniz geceyi katederek.

Beni de acı yap, acı yap beni.
Bademlerden say beni.

(Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)


Sylvia PLATH

(ABD, 1932 – 1963)

ADAY

Önce, istediğimiz gibi biri misin bakalım?
Takma gözün,
Takma dişlerin, koltuk değneğin,
Askın, çengelin,
Takma göğüslerin

Ya da bir eksiğin olduğunu gösteren dikişlerin
Var mı? Yok mu? Öyleyse ne verebiliriz sana?
Ağlama.
Aç elini.
Boş mu? Boş. Al sana onu dolduracak,

Çay getirecek,
Baş ağrılarını geçirecek ve ne dersen yapacak,
Bir el.
Evlenir misin?
Garantisi var,

Kapar açık kalmışsa gözlerin
Ve eriyip gider kederinden.
Yeni bir parti çıkarmak üzereyiz tuzdan.
Bakıyorum çırılçıplaksın.
Bu elbiseye ne dersin –

Siyah ve sert biraz, ama iyi oturdu üstüne.
Evlenir misin?
Su geçirmez, dayanıklı her şeye, ateşe,
Damı delip geçen bombaya.
İnan bana, bunun içinden gömerler seni mezara.

Kafana gelince, kusura bakma ama, kafan boş.
Tam sana göre biri var elimde.
Gel şekerim, çık dolaptan.
Evet, ne dersin buna?
Kağıt gibi bembeyaz başlangıçta,

Ama yirmi beş yılda gümüş,
Altın olur elli yılda.
Canlı bir bebek neresinden baksan.
Dikiş diker, yemek yapar,
Konuşur, konuşur, konuşur.

Çalışır durumda, hiç bir eksiği yok.
Açılmış yaran varsa, yara lapası.
Gözün varsa, bir görüntü gözüne.
Evlat, bu senin için son kurtuluş fırsatı.
Evlenir misin, evlenir misin, evlenir misin?

(Cevat Çapan)


Furuğ FERRUHZAD

(İran, 1936 – 1968)

RÜZGÂR BİZİ GÖTÜRECEK

küçücük gecemde benim, ne yazık
rüzgârın yapraklarla buluşması var
küçücük gecemde benim yıkım korkusu var

dinle
karanlığın esintisini duyuyor musun?
bakıyorum elgince ben bu mutluluğa
bağımlısıyım ben kendi umutsuzluğumun

dinle
karanlığın esintisini duyuyor musun?
şimdi bir şeyler geçiyor geceden
ay kızıldır ve allak bullak
ve her an yıkılma korkusundaki bu damda
bulutlar sanki, yaslı yığınlar misali
yağış anını bekliyorlar

bir an
ve sonrasında hiç.
bu pencerenin arkasında gece titremede
ve yeryüzü giderek durmada
bu pencerenin arkasında bir bilinmez
seni ve beni merak ediyor
ey baştan aşağı yeşil!
yakıcı anılar gibi ellerini,
bırak benim aşık ellerime
ve dudaklarını
varlığın sıcak duygusunu
benim sevdalı dudaklarımın okşayışına bırak
rüzgâr bizi götürecek
rüzgâr bizi götürecek.

(Onat Kutlar – Celal Husrovşahi)