NİKOMAKHOS’A ETİK OKUMALARI / Enis Batur

11/04/2010

NİKOMAKHOS’A
ETİK OKUMALARI


BEYAZ[I,11,21-23, 1096b]


Beyaz, diyor Octavio Paz,
bir başına sonsuz bir dil.
Böyle mi diyor Octavio Paz,
gerçekten tam böyle diyor mu
“Beyaz” adlı simsiyah şiirinden
Mallarmé’ye uzun uzun bakıp,
bir şiir ötekine aynadır bazen,
gelip bir üçüncü kırana dek ışığı:
Yansılar, yankılar paramparça
cümleler içinden geçer, “tıpkı
kardaki ve tebeşirdeki beyazlığın
aynı gözükmesi”nin doğurduğu ani
yanılsama: Sütün içindeki suyun
içindeki özsu içimdeki saf kaynak.

Enis Batur


ALTIN ŞAİRLER ŞİİR SERGİSİ / 1. Enis Batur

15/03/2010

ALTIN ŞAİRLER ŞİİR SERGİSİ / 1. Enis Batur

18 Mart 2010, AKM, ANTALYA


ALTIN PORTAKAL ŞİİR ÖDÜLÜ / 1997



“GECENİN SESİ” ve “GİZ SES” / Enis Batur

25/02/2010

Enis Batur

GECENİN SESİ

Kaptanın uykusu kaçtı birden;
birden külçe gibi üstüne indi
gece ve yalnızlık, kalktı, bir
havlu aldı sırtına, küpeşteye
tırmandı yavaşça, duydu:

Çocuğu uyutmuştu kadın; uzun,
yılansı bacağını siper etmişti
düşmesin diye dönerken kar
yatakta: uğulduyor, tutuşuyordu
erkeğin başını gömdükçe yinine:
İçinden büyük bir kuş havalanıyor
uzağa süzülüyordu.

GİZ SES

Bir rüzgârda buldu seni bir rüzgârda yitirdi,
penceresinden baktı sine sine yağan uçarı yağmura
ve essin dedi, bir daha essin, sen çünkü bana eşsizsin,
gökyüzünde karmaşık bir sözdizimiydi kurduğu esin
perisinin — çekti sinesine koydu bulutlardan bir tortuyu,
uzan dedi, uzan Enis, tam bir gece için biriksin sesin.


SICAK KAN / Enis Batur

19/02/2010

Enis Batur


SICAK KAN

Sizin için kalktım geldim
ve her tarafınızdan ayrı bir koku topladım.
Göğsünüzden inat,
boynunuzdan uzun sonsuz bir damar,
açılmış çiçeğinizden hercai polen.
Her tarafınıza ayrı bir koku bıraktım,
genzinizde bukağı, bileğinizde
en derin kuyuya atsanız
sesi silinmeyecek huzursuz zaman,
dibimden ilk bulunduğu günkü kadar gür ateş,
kökümden nefes, sapımdan
uzun sonsuz bir okun asi ıslığı.
Kokularım kokularınız artıkÑ
bir çingenenin kahkahasında patlayan
ansızın güneş.

Sizin için kalktım, geldim.
Belinize doladığım bu koldan biraz önce
çözdüğüm saate akrep yelkovana kördüğüm,
içinizde hızla köpüren Dicle’de
fırdöndü bir atım:
Bu keman sizsiniz, bu hoyrat yay benÑ
alnınızda birikmiş her taneye yansıyor
yüzümdeki gezgin fırtınanın topladığı iz,
iki göz sizde dimdik iki giz,
çıkıyorum doruğunu görmediğim merdivenden
iniyorum dibini görmediğim,
korkularım sizin korkularınız artık –
ya şimdi ölmeyeceksem.

Sizin için kalktım birdenbire yerimden,
sizin için konuştu şiirin nicedir
silindiği bu dil, çalıştığı bu soğumuş kas,
kilitlenmiş bu kasık,
bakışıma dadanan bu kırılgan şimşek
sizin için çıktı gecenin simsiyah yüzüne,
sizin için topladığım bulutlar
ve koptuğum sağanak,
ağzımdaki körelmez savaş
ve bu kesik çığlıktaki taşkı,
sizin için bu tutuşmuş fitil,
bu kesif dumanı gözbebeğinize
durmadan gönderen körük,
sizin için
tırnaklarınızı boyayan
sıcak kan.

Sizin için kalktım yerimden,
üstümdeki koyu kara tren hüznü,
dilimde herkesin unuttuğu
ve gizini sökmek istediği uçarı aruz,
ellerimdi ateşin ucunda kıvranan,
kimsenin durduramadığı soluğumdu
dolaştığı an her yeri hemen kavuran,
taşıdığımız ortak göçmen ruhta
tuzaklarını bir bir açan ve çözen
gövdeydi – sessiz geceden akan.
Benim için açıldınız,
kartal kanatlı pencere.
Benim için uzun sonsuz saçınızdan
dolanıp karadüşlerime öldünüz,
toprakta benim için dirildiniz pupa yelken,
güldünüz, tıkandınız, kılıcıma kın
benim için delirdiniz, içiniz deniz.

Sizin için kalktım birdenbire yerimden,
sizin için geldim ağır ağır. Bu tohum,
bu karmaşık düzenli terkedilmiş bahçe,
heryeri ışıksız bu yabanıl orman sıkışıklığı
yılları delerek büyümüştü içimde.
Beklememiştim ki sizin için
benim için beklemediğiniz dönemeçte:
Çıkagelmiştiniz, çıktım geldim,
sönmez artık bu uzun sonsuz yangın,
kokular ve korkular,
bir duruş, biriki tokadı andıran kelime,
bu sokaklar, bu midye gibi
kendi üstüne kapanan loş şehir
izlerimizi silmez.


FANUS / Enis Batur

15/02/2010

Enis Batur


FANUS

I
Bu güller benim için mi açıldılar,
Bu güller sizden bana açıldılar
delindi ufkumun karanlığı, günüm
gecemi eritti baştan uca, üstünde
bir fırtınaydı bana kanat geren,
tenimdeki bulutlar esmer, içimdeki
kem taş paramparça : Bu gülün
durmadan, elim yüzünüze görülmemiş
bir cennet çizsin : beni kendinize
Âdem seçin.

II
Pencereniz sıkısıkıya kapalı, kapınızda
Dilini kimsenin sökemeyeceği bir sürgü,
Kokunuz damarıma dayanmış kama, süngü
Bakışınız bana erişecek olsa, dilinizden
kan toplasam, göğsünüzden bahar ve yaz,
kasıklarıma sağanak, inin, kasıklarınız
loş inim, bir dokunsam : Açılsanız ağır
ağır : Hayat ağır, Ölüm uğrayıp doğru
zamanı kolluyor hep, ikisinin ortasından
çıkın gelin çıkagelin : Beni kendinize
bakır tenli at seçin.

III
Benim bahçem nicedir yekpâre çöldür,
Tohum olup düştünüz : Tek tek her kum
Tanesi rüzgârı denedi, döndüler havada,
rüzgâr onları savurdu, gittim kentlere
ektim ruhumu : Kederim tuttu topraklar.
Döndüm geldim buraya, sizden bir serap
doğmuş – ben gayrı ayrılmam kendimden,
güneşim akrepler için mağrur, gecelerim
yıldız takımadaları, kapanırım üstünüze
derin fanus, soğuk sıcak kesilir : kendinize
beni büyük Prens seçin.


ATTAR’LA KONUŞMA / Enis Batur

12/02/2010

Enis Batur

ATTAR’LA KONUŞMA

[1740-746;4869-4910]

Dîvanım dîvaneliklerle dolu
diyordunuz, indim ağır ağır
dimdik merdiveninden zamanın,
bir ses verin bana, diledim,
bir başlangıç sesi verin dedim
ve dinledim: Bir tüy düşürün
kanadınızdan bu ülkeye, başka
ülkelere uçup gitsin ince usul
kurduğunuz nakış, dediydiniz,
bir tüy ki değdirsin şehirleri
birbirilerine, açsın sesleri
seslere bağlayan giz kilidini,
dağıtsın anlama bürünmüş tüm
anlamsızlıkları, sırrınız size
kalsın, sizde kalmasın sakın,
yaptığınız resimden artık sakının.

Kan kokusu, demiştiniz yüzünüz
yorgun hem dingin, işte bana verdiğiniz
son ses, son anahtar, son korkusuzluk;
söyledim ve hiçbir şey elde edemedim,
doğru; sustum ve kazandıklarımı
ayrı bir güneşe, ayrı bir geceye sakladım;
doğru: Benden kopan tüyün savrulduğu
ağır ağır çıktığım dimdik merdivenden
aşağı doğru. Yıkılacak bütün şehirler,
silinecek harflerim, parçalanacak taş
tabletlere kazılmış yüzüm, simsiyah
kalacak dîvane dîvanımın kâğıtları:
Kavruk, okunaksız, boşlukta şimdiden
külliyen külüm.


ARS POETİCA / Enis Batur

06/02/2010

Enis Batur


ARS POETİCA

Hiçbir şeye benzemediği söylendi şiirlerimin,
Wallace Stevens’a benzediğim, hiç kimseye
benzemediğim, olsa olsa “II. Yeni’nin devamı”,
“III. Yeni’nin ta kendisi” sayılabileceğim –
“delisaçması bir söz ve işaret yumağı” denildi.
Bütün bunlar bensem, bütün bunlar bendim.
Yaktığım kağıtlar, fırladığım kürsüler
ve çekilip dinlendiğim kör mağarada
söyleştiğim gölge, örümcek, alter:
Kendimden çekilsem de, gelsem de
kendime farkedilmedi: Ateşin içine
soktuğum el, gözümü ayırmadığım saat,
insanlarla çarpıştığım seyrek günler
ses ile kelimenin birbiriyle
dikleştikleri yere kilitledi beni.

Gençtim, çok genç – şiiri düzen sanmıştım:
Çileydi gözümde, arınma ve yurttu,
terkedilmiş yüzüm için her an yanımda
yürüyen aynaydı, gecenin kaynağında
gövdemi dalgalayan simsiyah su, sanmıştım.
Yıllar başka bir yol çiziyor tortuya.
Şüphesiz şimdi de sanıyorum: Sehere
duyduğum inanç arkamdaki koyu, hem
delifişek uykudan geliyor belli ki.
Düzen değil şiir, kargaşa değil. İki uç
arası zamanı çelen uçarı bir odak belki.
Belki bazı ender seslerin eşiğinde tuzak,
kıvrılıp yatmış çıngıraklı bir soru,
öd noktasında, hançerede, yerimden
her oynayışımda kuytudan çıkagelen
kösnül bir yumak belki. Bir düzen değil
ama – bekleyiş, zemberek, inatçı, köz,
kaknus hep.

Kömürden elmasa varmak için
çıktığım yolda elmastan yola çıktığımı
unutmadım: Yangınsa sonumda yazılan,
orada yazacağım an gelmeli de. Birer
kıvılcım olsun harflerim, her kelimemi
yalım dili taşısın – öyle bir ateş ki
içinde içimde tutuşmuş bir karanlıktan
kana kanaya içsin herkes, istedim.

1990


KIYIYA VURAN İÇİN SONE / Enis Batur

29/01/2010

Enis Batur


KIYIYA VURAN İÇİN SONE

Beni sev denizkızı, beni gözle, tanı,
kurgula, kendine çevir ve aç, bir de
beni ıslat, düğümlerimden çöz, bırak
uzaklaşayım açıklara doğru, bana ulaş

ve dokun, bana dik dalgaların verebileceği
özgürlüğü ver, içine al, içinde tut ve sal,
el değmemiş bir kıyı bulursam, kimsenin
ayak basmadığı bir ada, döner seslenirim.

Ben ve sen: Bir ten karmaşası kuralım,
tuzundan kaskatı kesilsin dilim,
hızımdan tutuş ve alevlerin ucundan uç,

gece gökyüzünde bir anlığına ağalım,
sessizliğimizden tiz bir boşluk kalsın:
Beni sev deniz kızı, beni bağla, bağışla.


KEDİLER KRALLARA BAKABİLİR / Enis Batur

07/01/2010

KEDİLER KRALLARA BAKABİLİR


Yedi-sekiz yıl önceydi, Ankara’da Ulus Meydanı yakınlarındaki Kediseven Sokağı’nın adı değiştirilince, Orhan Duru’nun Soyut dergisinde incelik dolu bir yazısı çıkmıştı. Hayli sonra, onun 1950’lerde bu sokak üzerine bir de şiirini görüp okuyacaktım. Nurullah Ataç da, Günce’sinde, Kediseven Sokağı’ndan sözeder: “Bunlar güzel adlar doğrusu, ne var ki kolay değil böylesini bulmak. Böyle adları kolay kolay bulamadıkları için de ölüleri düşünüp adlarını koymaya kalkıyorlar.” Yanılmıyormuş Ataç, bu satırları yazışından 20 yıl sonra Kediseven’in adı değiştirildi ve gerçekten de o kolaycı yöntem benimsendi. Paris’te de bir Balık Avlayan Kedi Sokağı vardır. Bir romana başlığını da veren bu dar, küçük sokakla oyalanmayalım şimdi: Sokak isimleri, başka bir yazımızın konusu olacak nasıl olsa. Ataç’ın, Tevfik Fikret’i tepeden tırnağa haşladığı Kedi başlıklı denemesini bilenler az değildir. “Kimsenin zevkine karışılmaz, kedileri ille herkes sevsin demiyeceğim, ama ben, kedi sevmeyenlerle anlaşamam” cümlesiyle başlayan ve Ataç’ın sivri mizahçılığını belgeleyen bu güzelim deneme, bir yandan da “birinin huyu diğerine benzemeyen” kedilere adanmış bir methiyedir.

Gerçekte kedi, yazarlarımızın öteden beri yakından ilgilendikleri bir ‘konu’ olmuştur. Necatigil’in “bir kedinin ağzından sahibine yazılmış özgün bir hiciv metni” olarak tanımladığı Kânî’nin Hirrename’sinden Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi’ne gelinene dek geçen 250 yıl içinde edebiyatımızda sık sık bir soba bulup, yanıbaşına kıvrılmıştır kediler. Tıpkı birer soru işareti gibi. Orhan Veli’nin “Ciğercinin Kedisi ile Sokak Kedisi” teması üzerine kurulu şiirinde toplumsal bir taşlamaya, Erhan Bener’in Kedi ve Ölüm’ünde kişioğlunun yılgı üslubuna, Ece Ayhan’ın Bakışsız Bir Kedi Kara’sında özgün bir dil dünyasına elçi olmuştur kedi. Dünya edebiyatında da özel bir yeri vardır: Colette’i ya da Eliot’ı kedilerden ayırmak elde midir? Poe’da, Baudelaire’in şiirinde ya da Celine’in romanlarında kedi bazen gotik, baten de lirik bir kahraman olarak edebiyat tarihinin koridorlarında gezinir. Özellikle de geceleri. Kimi zaman da gelir aklın sınırlarını zorlar, usta kalemi yakalamaya görsün: Alis Harikalar Diyar›nda böyledir örneğin: “işe bakın! Gülümsemeden yoksun kedi çok görmüştüm, ama kediden yoksun gülümsemeye hiç rastlamamıştım!” der Alis. Pek haksız da sayılamaz açıkçası: Kimsenin karşısına, Lewis Carroll’ı okumadan önce, boşlukta parça parça ve yavaş yavaş oluşan ve yiten bir kedi çıkmamıştır herhalde. Nitekim, kitabın bir yerinde, Kral ile Cellât arasında müthiş bir tartışma doğurur bu: “Gövdesi olmayan bir kafa”nın kesilip kesilemeyeceği konusunda uzlaşmaya çalışadursunlar, kafa bütün bütüne yok olur. Ne olursa olsun, kediseverlerin çoğu gibi, Ataç ile Lewis Carroll da bir noktada birleşirler: Kediler kesinkes aptal değildirler. Ama bu, onların akıllı olduğu anlamına da gelmez. Kedi, Alis’e bu farkı bütün açıklığıyla gösterir: “Şimdiii, köpek kızınca havlar, sevinince de kuyruğunu sallar biliyorsun. Bense, sevinince hırlar, kızınca kuyruğumu sallarım. Demek ki ben deliyim.”

Yazarların kedili sayfalarından kimbilir kaç bin sayfalık bir antoloji hazırlanırdı, bunu bilmek güç. Tahmin etmesi bir o kadar güç olan bir şey de, “kedili resim”lerden oluşturulacak bir müzenin boyutlarıdır. Kendi payıma, değişik bir konudur diye biriki kez kedi resmi yapmış sanatçıları almazdım böylesi bir müzeye: Ondan vazgeçememiş, sanat serüvenlerine onu gözde bir tema olarak katmış ressamların ürünlerine açardım “Kedili Resimler Müzesi”ni. Şüphe var mı, Leonardo’nun, Leonor Fini ve Balthus’ün resimleri geniş yer tutardı burada. Hele Balthus’ün “Kediler Kralı”, Akdenizli Kedi, Kedili Çıplak, Aynalı Kedi gibi tablolarını bir duvarda, yanyana düşünün! Az ileride Klee’nin birkaç küçümen resmi, Jacques Prevert’in güzelim kolajları sergilenirdi. Orhan Peker’e bir başına ayrı bir oda ayırırdım. Çizgi romancılara da yer açar, Frizzy Cat’i, muhakkak birkaç Steinberg’i, Piyâle imzasını kovalayan Piknik’i sıralardım duvarlara. Asıl önemli iki parçayıysa müzenin dibindeki büyük bir salonun iki ayrı köşesine yerleştirirdim: Louvre’daki VII. yüzyıl Mısır sanatının ürünü bronz kediyle Giacometti’nin sanata bel bağlayan insanlar oldukça durgun yürüyüşünü sürdüreceğine inandığım zarif, kırılgan, biraz da kederli kedisi, orada, büyük bir sessizlik içinde beklerlerdi. Bunca isim sayışıma bakıp homurdanacak okurlar çıkabilir. Ne yaparsınız ki bu insanlar yaşadılar, yaşıyorlar. Kedileri sevmek tek ortak tutkuları sayılamaz üstelik: Kediseven Sokağı’na adını veren kişiyi ya da kişileri, Louvre’daki bronz heykeli yapan usta sanatçıyı adıyla sanıyla bilmiyorum gerçi. Ama anonim olmaları, onları ötekilerden ayırmıyor: Yaratmayı, yaratıcılığı iş edinmiş, başka türlü yapamamış insanlar bunlar. Daha başkaları da var şüphesiz, benim hayal kurmamı beklemeyip gerçek bir “Kedi Müzesi” açan ve porselen, cam, tahta, resim, heykel, mücevher ayırdetmeden eski yeni bütün kedileri bir araya getiren sevdalılar, hayal âleminde bile olsa tek seçiciliği bana bırakmayacak, kendi kedisever yazar ve ressamlarını öne sürecek tutkulular var. Bir de, elbette, kedi sevmeyenler var. Her şey iyi de, diyeceksiniz, kedi sevmek nedir? Kedi sevmek insanları, sokakları ve şeyleri sevmekten farklı bir şey mi? Bilge Karasu, “Kedi sevmek, kedinin, kendisini seven (kendisinin de sevdiği) kişi karşısndaki umursamaz bağımsızlığını baştan kabul etmek demektir” der ya bir masalında, ben bu farklı sevme biçimini bundan daha iyi tanımlayan cümleye rastlamadım bugüne dek. Sahip olmayı yadsıyarak, ya da, sahip olmamayı göze alarak sevmek insanoğluna pek güç gelir: Sevgiyle mülkiyet duygusu öteden beri ortakyaşardır onda, sevgi bağını çoğu kez de tek yanlı, gerçek bir bağ haline sokmaya alışmıştır. Sevdiği kişinin bağımsızlığına da, kendi bağımsızlığına da kolay kolay katlanamaz. Bunu eleştiri, suçlama konusu saymamak gerek gene de: İnsanlar, eninde sonunda, kedi sevenler ve sevmeyenler olarak da pekâlâ ikiye ayrılabilirler. Bir de, belki, benim gibi, yolun sonuna varamayacağını bile bile kedi sevmeyi öğrenmeye çalışanlar vardır.

Kedinin sevgi “anlayışındaki farklılık, gülünç gelebilir ama, farklı bir mantığa bel bağlamasından gelir. İnsanlar, kendi doğalarının terimleriyle sevgisiz, hain ya da bencil sayarlar ya kediyi, onun herhalde bu tür kaygıları yoktur. Oynaşmak; sevmek, sevilmek istediği an buradadır. İstemediğinde çekip gider, sizin doyumunuz yarıda kalmış, ona vız gelir. Değişik çağlarda, değişik uygarlıkların insanları için “iyi” ve “kötü” kutuplarında değerlendirilmiş olması da bu yanına bağlanabilir. Kuzey Amerika yerlilerinden Pawnee’ler için dokunulmaz bir kutsallığı vardı kedinin: Beceriyi, hızlı idraki, hatta dehâyı simgeliyordu. Sumatra yerlileri ise, tam tersine, onu cehennem uyruklu saymışlardı. Karakedi bir yana, Müslümanlar için uğurlu; İrlanda geleneklerine göre uğursuz olmasa bile tekinsiz bir yaratıktı. Mısırlılar ise bir tanrı gözüyle bakmışlardı kediye. Gene de, Budistler kadar kediden uzak durmaya çaba gösteren inanmışlar olmamıştır dense yeridir. Onun, yılanla ‘birlikte, Buda’nın ölümünden duygulanmayacak kadar mağrur davranmış olması bağışlanamamıştır.

Kediler mağrurdurlar gerçekten de. Alis’in dediği gibi onlar “krallara bakabilirler” ve bir şairimizin tamamladığı gibi “hatta onları tırmalayabilirler” de.

Kralların yaşadığı ülkelerde, insanların kedilerden öğrenebilecekleri bir şey vardır.

Enis BATUR

(Kediler Krallara Bakabilir, YKY.)


ARS LONGA VİTA BREVİS / Enis Batur

01/01/2010

ARS LONGA VİTA BREVİS

“Bir vakitler ardışık olmayan, geçmiş ve geleceği içeren, belirli bir şimdi’nin kaynağı olan bir zaman vardı. İnsan, bütün bu zamanları kapsayan sonsuzluktan sürülünce, ölçülebilen zamanın içine düştü ve saatların, takvimlerin kölesi oldu. Zaman dün, bugün ve yarına, saatlara, dakikalara, saniyelere bölününce, insan zaman ile, gerçekliğin akışı ile bir olmaktan uzaklaştı.”

Hegel’in sanatın ölümüne ilişkin tarihsici (historiciste) kehâneti gerçekleşmedi. Âdemoğlu, tıpkı İbrani’nin sürekli göçü ve kıyametle boy ölçüşmek isteyen sürgünü gibi, sanatta, boyutlarından kovulduğu ve üçboyutluluğa devrildiği sonsuzu özlemeyi sürdürdü. Sonsuzluğu istemek, bu isteğin sürekliliğinde yaşama olanağı olmasa bile, bir başka zamanın gövdesine taşınabilmek olduğu için, sanat ötekilik koşuluyla “fizik zaman”a karşıkoyma uğraşı oldu: Duyarlığa ve zihine, duyulara ve ele yönelirken dış zamana karşın iç zamanı, zamanın düzçizgisel olmayan mantığını gerçekleştirdi. Gene de, sanatçının dış zaman ile karşıkarşıya oluşunda bir karabasan niteliği buldu zaman: Saatın ve takvimin sanal birer araç olarak gün ve gece, gün ve mevsim, gün ve yıl biçiminde oluşturup örgütlediği düzçizgisel zaman, sanatçının ‘ömür’ ile ‘ölüm’ ikilisi önünde duyduğu, hafiflemek nedir bilmeyen bir ağrıyı: Sonsuz karşısındaki sınır gerçekliğini, açık ya da örtük, işlemesine yol açtı.

Geçmişin her bir uygarlığında; bu uygarlıklardan silinerek, eksilerek de olsa bize ulaşmış her bir insansal sözde bir yaratılış söylencesiyle bir apokalips söylencesinin izlerini görürüz. Ve insanlık tarihinin bilinçaltına yer etmiş bu iki durağın arasından sanaterinin her yerde ve her çağda sınırlarının ötesine taşma güdüsünü beslediğini, imgelemini doğal yapay demeden zorladığını, onu kendi gücünün neredeyse ötesine ittiğini farkederiz. Blake’in uyarıcılarda, Verlaine’in absinthe’te, Segalen’in durdurak bilmeyen yolculukta, Kafka’nın bir düş mahzeninde, Yesenin’in ölümde aradığı, belki de zaman’ın som boyutuydu. Cézanne resimlerini zamanın içinde bitiremiyordu; Artaud orada yazamıyor, Borges orada susamıyordu. Zaman, sanatçı için anaizlek, anakonuydu hep.

Bu denemenin girişindeki satırların yazarı Octavio Paz, düz-çizgisel zamanın tanrısı Khronos’un karşısına içgörenlerin (visionnaire) devrik zamanını diker. Gerek sanatçıların belli bir bölüğünün, gerekse düşülkecilerin iki ucun arasna sıkıştırılagelmiş Takvim’e başkaldırışlarının serüvenidir bu. Tarih’e, geçmiş zamanın bu tılsımlı bilgisine bakarken bile, içgören, düz-çizgi zaman boyutunu bir kristalin parçalanma ânını durduturmuşçasına algılamayı seçer. Proust’un “Yitirilmiş Zaman” yolculuğu, paramparça bütünü; bir bakıma yalnızca kendisinin, o da yalnızca bir defalığına düzenleyebilme tansığını canlandırır. Bizim coğrafyamızın ağrılı nostaljikleri için de durum uzun uzadıya farklı değildir aslında: Koca Mustafapaşa’daki şair ile “Bursa’da Zaman”ın kuyumcusu için zaman, sanki bir sarnıca biriktirilen tanrısal vergidir. Tıpkı Hisar gibi, kollarına saat takmaz onlar. Bir başka yakada, düne ve yarına kendini kapatan şair, belli bir bölgede günü doldurur: Yalnızca akşam yaşar Hâşim, Dranas geceye saplanır, Nâzım’da sabahın büyülü gücü salınır… Dünün ve bugünün ardından geleceği sınayacaktır şair soyu: Büyük Futuriste depreminin mimarları, özellikle de Hlebnikov ve Mayakovski yarının nabzını tutarlar. Okyanusun ötesinden yaşlı Avrupa’ya inen Pound ise saltık bir ardzamanlılığın ardındadır.
Gerçeküstücülükle birlikte, sonsuzla hesaplaşma canalıcı bir hız alır. Mallarme’nin zaman-dışılık deneyiminden, Lautreamont ve Rimbaud’nun başkaldırı zamanına yataklık eden korkunç cüretten yola çıkan gerçeküstücüler, acımasız bir duruşmada sorgularlar düzçizgi zamanı. Bir bir öteki boyutlara tırmanılır: Düş zamanı, Haşhaş zamanı, Düşülke zamanı aynı bilince taşınır: Dali’nin yumuşakça saatları, De Chirico’nun akrep ve yelkovana terkettirdiği ıssız saat kuleleri, Breton’un sonsuz aritmetiğine sokulduğu “rastlantı zamanı”, Aragon’un saltıkla yüzleşmesi gerçeküstücülüğün zamanın öteki boyutu’na yaptığı yolculuğun başlıca duraklarıdır. Başka bir kolda, Hegel’in deyimiyle “dünyanın nesri” olarak adlandırılabilecek bir dil/bilinç düzleminde, mürekkep zaman çok biçimli bir dönüşümden geçecektir. Anlatı alanında, özellikle de sinema ve romanda, düzçizgisel zaman anlayışı bir uçtan ötekine çatlar. Bilinç akışı ile birlikte zaman zinciri kırılır. Halkalar arasındaki düzen değişmekte, bir halkadan bir başka halkaya akılsırermez hızsal farklarla geçilmekte, kimi halkalar büyürken kimileri de toptan yokolmaktadırlar. Bu açılım Faulkner’ın yapıtında doruğuna ulaşır bir bakıma: Romancı, keskin bir titizlikle bir deste iskambil kağıdını karıştırır gibi anlatının zamandizinini karıyor, gene de hangi kağıdın nerede olduğunu bilen bir hile ustası gibi hangi zamansal birimin hangi sıraya girmesiyle hangi efektin uyanabileceğini, inceden inceye hesaplıyordur artık. Çağcıl romancının mürekkep zamana yaklaşımı bir örnek değildir. Musil’in Niteliksiz Adam’ının bir yerden sonra dünü ve yarını kalmaz: Sonsuz Bugün’e çalışır yazar. Beckett’te zaman ufalarak, Borges’teyse büyüyerek ölçüsüzlüğe açılır. Nathalie Sarraute ve öteki ‘yeni romancı’lar ile mikroskopik bir boyutta algılanacaktır. Sinemada ise, bir bakıma ekonomisi aranır zamanın. Fellini, özellikle de Sekiz Buçuk’ta, hem düzçizgi zamanın ileri geri mantığını zorlar, hem de, öte yandan, düş ve sanı zamanını devreye sokar. Alain Resnais, Muriel’den Providence’a doğru, ölçülebilen zamanın algılanış ölçüsüzlüğünde konaklar, Kubrick’in 2001’i zamanın metafizik ve fizik sorgulanışını aynı potada eritir.

Ars longa, vita brevis: Hippokrates “sanat uzun, yaşam kısadır” der. Sanateri kendisine acımasız bir hisse çıkarmıştır bu kıssadan: Geçmişin kuyusuna, şimdiki zamanın öteki kuyusuna, geleceğin kalın sisine korkusuzca dalarken bir bakıma yapıtının cadenza’sını belirler: Doğuda ve Batıda, Güneyde ve Kuzeyde gizleri en çok soru konusu edilen boyuttur Zaman. Ve Gılgameş’in ölümsüzlük düşü elden ele, geceden gündüze sonsuz dolaşımını sürdürmektedir.

Enis BATUR

(E/Babil Yazıları, YKY)