TEKNE / Mehmet Taner

03/04/2010

TEKNE


Şiir coşkun bir an’ı kucaklamak içindi
Yaşam da fırtınanın arayışı
Yitik tekneleri

İstek sönünce
Mırıltılar da işitilmez oldu
Sessizlik de çekildi

Beni arayan bir su damlası
Gecenin kursağında
Ve yalnız kendi iniltisi

Mehmet TANER

Reklamlar

ALTIN ŞAİRLER ŞİİR SERGİSİ / 4. Mehmet Taner

15/03/2010

ALTIN ŞAİRLER ŞİİR SERGİSİ / 5. Mehmet Taner

18 Mart 2010, AKM, ANTALYA

ALTIN PORTAKAL ŞİİR ÖDÜLÜ / 2000


S’İmge : BABA

10/12/2009

S’İmge : BABA Sayımızda Türk ve Dünya Edebiyatından Seçilmiş 17 Düzyazı ve 60 Şiir yer alıyor.

NÂZIM HİKMET

(1902 – 1963)

* * *

Baba!
her yılbaşında
sana söyleyecek
bir tek
sözüm var:
“Seni ne kadar çok seversem
o kadar
çok olsun ömrümden geçen yıllar…”

Baba!
Babam, ağabeyim, kardeşim, arkadaşım!
Ne zulüm, ne ölüm, ne korku
başımı eğemez!
Yalnız senin elini öpmek için
eğilir başım.
Babam, ağabeyim, kardeşim, arkadaşım…

NECİP FAZIL KISAKÜREK

(1905 – 1983)

BABADAN OĞULA

Eve dönmez bir akşam;
Ve gün yüzlü çocuğu,
Sorar: Nerede babam?

Bakarlar, oldu bitti;
Gelir, derler çocuğa,
Baban attâya gitti.

Uzar gider bu attâ;
Ve neler neler olmaz!
Ve kimbilir ve hattâ;

Bir mahşer gerisinde;
Babası döner bir gün,
Oğlunun derisinde…

AZİZ NESİN

(1915-1995)

BABAM

Dünyaların en iyi babası benim babamdır
Düşmandır düşüncelerimiz
Dosttur ellerimiz
Dünyada tek elini öptüğüm
Babamdır
Kırkını geçtin adam olmadın der
Başım önümde dinlerim
Önünde tek baş eğdiğim babamdır
Sabahlara dek Kuran okur
Anamın ruhuna
İnanır ona kavuşacağına
Bana gâvur der
Diş bilemeden
Dünyada tek bağışladığı ben
Tek bağışladığım odur
Başım derde girdikçe bakar çocuklarıma
Bitürlü ölemiyorum der senin yüzünden
Çocuklar ortada kalacak
Ölemez kahrımdan benim
Yaşamak zorunda benim yüzümden
Gözlerindeki ateş bakışlarında söner
Tuttuğun altın olsun der
Çocukluğumu tek anlayan odur
Dünyaların en iyi babası benim babamdır

CAN YÜCEL

(1926-1999)

HAYATTA BEN EN ÇOK BABAMI SEVDİM

Hayatta ben en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla –ha düştü ha düşecek–
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın babamı ben öyle sevdim.

Bilmezdi ki oturduğumuz semti,
Geldi mi de gidici –hep, hepp acele işi!–
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40’ı geçerse ateş çağ’rırlar İstanbul’a
Bi helallaşmak ister elbet, diğ’mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy’nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar; geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim.
Hayatta ben çok babamı sevdim.

CEMAL SÜREYA

(1931 – 1990)

SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ ?

Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Söylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

ABDÜLKADİR BULUT

(1943 – 1985)

OĞLUNUN MEZARINA DUT DİKEN
BABA İÇİN ŞİİR

Bir günün yolunda bir baba
Civanından bir dut fidanı elinde
Ve sarılı bir yumruk gibi kökü
Tütün sarısı gövdesinin dibinde

Vurulmuş oğlunun mezarına dikecek
Belli ki tütün sarısı o dut fidanını
Düşünerek annesinin sandığa koyduğu
Kanlı ipekten gömleğini

Beyaz bir küpedir her dut çiçeği
Daima sonsuz bir geleceği süsler
Siz de mi geleceği süslersiniz yoksa
Ey sarı gövdeli şiirler

Bir günün yolunda bir baba
Civanından bir dut fidanı elinde
Ve sarılı bir yumruk gibi kökü
Tütün sarısı gövdesinin dibinde

MEHMET TANER

(1946)

KURU AYAZA BIRAKTIN BENİ

Beyaz çarşafların üzerinde,
Sağıma dönemez’im.
Soluma dönemez’im.

Münker duvar,
Nekir pencere.
Dilim, cenin dili.

Rahim’den aldın,
İnce yağan kar altında
Kuru ağaca döndürdün
Kuru ayaza bıraktın beni.

Takık dişlerimi aldın
Beyaz bıyığımı incelttin
Kara boşluğa yumdun ağzımı,
Kımıldayan er kolumu
Demirlere bağladın.

Tüm Kitap, çekildi hücrelerimden.
Cümle kılcal zaman, iplik gibi çekildi.
Doksan dokuz adın, döküldü sofradan bir bir.
Kaldın usumda, savrulan bir edat gibi ey nehir.

SİNA AKYOL

(1950)

BABAM İÇİN…

Yaz bahçesi! Sefalı vakitler!
Rüzgâr narin! Hayat ince!

Zamanın rengi
Kıvamına erince,

Sofraya ardıç
Dalı değerdi.

Sen, olgun kavun!
Ben, delikanlı peynir!

Hemhal olur söyleşirdik.
Genç babam, gencecik babam.

HAYDAR ERGÜLEN

(1956)

KARDEŞLİK

Babam bir pazar günüydü eskiden, yağmur
yağar, evin büyük oğlu olurdu birden, ben
evini kaybetmiş oğul olurdum ona, sorardım
ona hemen: Baba hangimizin oğlusun sen?
Kardeş olurduk hemen ev büyürdü ikimizden
yok olurdu oğulda yer bulamayan babanın suçu,
yağmur çocukluğun çatısından gidince anlaşılır yokluğu
Şimdi bir başına kalan ev gibiyim gibiysem
bir başka yetim olan şiirin suçu yok bunda
ev neyse şiir odur, babadır neyse oğul da!
Kelimelerin değil seslerimizin ilk yağmurunda
ahmakıslatan sırılsıklam benzettiğinde birbirimize
unuttum bizi, bir suçu sessizce paylaşırken de
unuttuğum sırdı bu: Kardeştir babayla oğul!
Kardeştir yetimle şiir! İnsan yarısında baba,
yarısında oğul olur hayata, suç ve ceza, sus ve…
Dinle ve sus: Bir şiir suçluysa yalnızca susulur!
Mustafa Irgat ölür, eski yetim olur, kimsesiz
kelimelerden meleği bir daha geçmez olur…
Baba ölür, kardeşliği yetim bırakır oğuldan önce,

Bütün yetimler ayağa kalksın, eski yetim şiir de!

ENGİN TURGUT

(1957)

BABAM

umudun en çalışkanı, hayatı incitmeyen adam
bir İstanbul çelebisi, sanki beyaz bir kuş
karanlığı topa tutan adam, mavi bir kâlp
yumuşacık bir deniz, bir geminin güvertesi
onurlu bir ömür, dürüst bir hayat
evinden ekmeğini eksik etmeyen bir sevgi kokusu
radyo tiyatrosu dinlerken hüzünlenen adam
Atatürk’ün sesini duyduğunda ağlayan adam
ne savaşlar görmüş de yenilmemiş
çekingen bir solgunluk, efendi bir güneş
mis gibi bir Türkçe, yürüyüşü ışıktan
yarasını gizleyen, alınyazısı güzel adam
erken büyümüş, vefa dolu, cesur adam
annemin en yakın evladiyelik arkadaşı
asidir, yorgundur, asabidir, burnunun dikidir
son şehir, son istasyon, son bahar, son çocuk
düzgün ceket, ütülü kravat, kırışsız pantolon
avare olmamıştır hiç, dalavere nedir bilmez
iki yakası bir araya gelmeyen memur adam
aydınlığın özkardeşi, barış şarkısı bir adam

Babam; terleyen alnını sildiğim dua gibi adam!..

MÜJDE BİLİR

(1964)

RESİMLER

Babasız evlerin çatısı, akar.

İnsan üşür, ıslak bir anıdan.

Bahçedeki sardunyalar boğulur.

Anneler yağmur biriktirir kızlarına.
Yumuşacık olsun, saçlarına

ağbilerin hırçın eli dolanmasın.

Ağbilerin aklı uzar.
Büyür gözlerinde hayat.
Söz bitmesin, diye
konuşmaz.

Hangi evin babası bir ağbi olsa
yutkunur ev; hüzün kokar.

İyi kalbinde annelerin
çürür neşeli çocuklar.

ALTAY ÖKTEM

(1964)

TEŞEKKÜR EDERİM BABA

teşekkür ederim baba, kırılgan bir yaz
tozlu urbalar, gri bulutlar bıraktın bana
taş duvarlar bıraktın, birkaç metre telörgü
gözaltları kırışmış mor bir kelebek
bıraktın. uçmak adına

teşekkür ederim baba

kapıları zorluyor karanlık bir gelecek
taşlar yakıştırıyor başımıza çürük hurma dalından
suçlu bir peygamber çiçeği gibi uzatıyor boynunu
rengini kaybeden gece

teşekkür ederim baba. sevişirken bile
bir ilkokul sessizliği yerleşiyor tenime
çok kapalı adamlar, inan ki korkuyorum
giriyorlar duvardaki yaşlanmış che
posterinden içeriye

sanki anlamsız bir savaşın
tarihini şaşırmışım gibi
tek ayak üstünde duruyorum caddede
kulağımı çekiyor sanki bir kaybolmuşluk duygusu
bakıyorum ormanlar kuruyor, gülüşler çürüyor
saçlarım dökülüyor aşklarımın üstüne

yenildim. korkmuyorum bunu söylerken
korkmak eski bir yalanı yeniden yeşertmektir
hayatın uçuruma en yakın kıyısında

diğer kadınlar bilir: aşk uslanmamaktır bir bakıma
hayat da

teşekkür ederim baba


ZARF / Mehmet Taner

03/12/2009

ZARF

Buradan
Senin hayalini incecik bir gömlek gibi
Giyinip gezen bu kırgın Hakkâri dağlarından
Bu ilk mektubum sana

Yokluğundan damıtılmış bu sessizliği
Yudum yudum
İçiyoruz, bulak’tan
Ben ve yayla rüzgârları

Sözcüklere dönüştükçe aşkım
Damla damla aktıkça köklere
Şiirin kanı;
Toprağın üstünde doyum alanları, canım
Çalı dumanı.

Mehmet TANER


On Altın Şair 4 : Mehmet Taner

10/11/2009

mehmettaner

MEHMET TANER

(1946, Arapsun/Nevşehir)

TEMAS

Bir palmiye gibi uzak, müziğinden senin
Geçen kışı bahçede geçirdim

Çevre çitin üzerinde yağmur
Gizler bahçeleri, soğutur

Kimsesiz miydim, hiç değil
Pencereler yanar durur, söner durur

Payınca kederli, yeterince mağrur
Başka dilden bir şeydi ama içimde hayat,
Art arda devrilen ufka bu körpe
Tepelerden ağrı dalgaların önünde
– Ona ondan da tenha, ondan da elgin
Üstünde, kolları ıssız sahilin –
Bir kaybolmuş enik, bir susmuş sema
Bir ücra gömüydü dilim benim

Uğultuyla iki yanıma salınarak
Diyordum ki kök salmış rüzgarda, uzak
Bir palmiye gibi müziğinden,
Yamaçlardan inen sükût içinde
Bir şey söylenmiş idiyse
Benim, söylenen

Çitlerde yükselen şu kokulu
Sarmaşıklardan gülden işittim bunu:
Seninle sana içinde dilsiz
Dolaşacağın defteri de gönderiyorum,
Gecede parlar, günde nemli
Kayadan ve yosundan
Ayırıyorum seni

Durup dinledim, kokladım takat ile
Ciğerlerime doldurdum Yaban’ın sesini;
Telafi ise telafi, istila ise istila
Görgü ise evet kör görgü için
Baktım, otun böceğin çitlerden öte
Gözlerinin ta içlerine

Ah! Ürpersem ne, ürpermesem ne

Bildim, gene de bilmenin
Duydum fakat nedir, duymanın tesellisi

Tıkalı kulak, yakarışlarla açılır
Sızılarla nice kılcal kanal,
Ve orda olmayan, kim bilir
Bir ana damar belirir

(Çevre Çitin Üzerinde Yağmur, 2004)


2000 Şiir Ödülü : Mehmet Taner

09/10/2009

mehtaner

MEHMET TANER

(Arapsun/Nevşehir, 1946)

Ödüle Değer Görülen Kitap:  Küflü Şimşek


Mehmet Taner’den Şiirler


NİSAN ŞİİRİ

Seviyorum yıldızları, saçlarını, suyunu pınarların
Serin ilkbahar gecelerini.
Dar ağzını, ince alnını, elmacık kemiklerini,
Bacaklarını, uzun.
Gözlerini, çekik. Elâ. Ilık göğsünü.
Bir yaz gecesi sevdası olan rengini yüzünün..

Gel bağlara gidelim seninle bir bağbozumu vaktinde!
Parıldayıp gidince dere kavakların önünden
Savrulunca üzüm, tatlı ışığında lâmbaların
Güz, ufak tepelerin ardında görününce
Orda bana bir türlü anlamadığın sesleri söyle
Bırakılmış bir acıyla dolu şarkılar söyle…

Düş sona eriyor, bir güzün son günleriyle birlikte
Hele tozlu yollarda, uzaklardan gelen işçiler de yitip gidince
Kavun kabukları ezilip, azalınca karıncalar
İçimizde, yıldızlardan ânı zorlayan vakte kadar
Bir hüzün
Bir yalnızlık, bağevinin açık kapısı önünde

Bütün kış bıçak gibi bir acı
Gözlerin, çekik.

ALTI SATIR

Bana dengeden  söz edecekseniz
Durun, bir kaya alayım yerden

Bana geçmişten söz edecekseniz
Bırakın sarınayım düşlere

Ama insandan söz edecekseniz bana
İşte çırılçıplak karşınızdayım

7 ŞUBAT 1975

Eski boş duvarlar eski çulyatak
Eski kalem eski su;
Dar soluk. Sığ gölge-
Ansam! o düş dolu yaşamı: çatlar ses
Bir ağır parıltı kayar balrengi suyun üstünde

Bağlardasın. Yaratışın bağları. Yemyeşil yel
Yıkar yapraklar içine gizlenmiş yüzü, küçük yağmurlarla

– Patikaların yolcusuyum ben, böğürtlenlerin arkadaşı.
Görünüm bir uçurum ağzı, içimin içinde saklı.
Bir ateş ağzı, andığım geceler ak belini. Derin
Bir dalı tutmak. Umutsuz, bir yeşil dalı:
Kırgın, aşklı. Öpmek karnını senin

Seni övmek, adını anmak için bu şiir
– ‘Eski, güzel, iyi, ne varsa seninledir’ –
Mum yanar başucumda gözlerin için:
Seni sürükleyip yitirdiğim o kamaşmış tayfta
Yolumu ışıtan, bura’nın olan, eşsiz gözlerin

MEZAMİR

Yusuf, kendine tekrarlar bulacaksın Yusuf!
İki yakan çâk olmuş
Her keresinde aynalardan
Züleyha’sız çıkacaksın

Taşmış bir ağızla, taşıran bir dille
Ve ama yine kesilmiş memeden
Ve Dâvud da, koparmış son telini harpının
Cihanda acı gibi çıplak olacaksın.

İKİ SATIR

Acının ve mutluluğun
Uyumuyum ben