Nâzım’a Mektup / Ömer Faruk Toprak

15/12/2009

ÖMER FARUK TOPRAK

(1920 – 20 Ağustos 1979)

NÂZIM’A MEKTUP

dostum yak bakalım bir cıgara daha
gün inmiş yaklaşıyor akşam
sanki cephelerde “ateş kes” emri verilmiş
konuşmuyor artık beş kıt’ada toplar
bir daha bir daha söylese şarkısını
step kokan okyanus kokan hürriyet
bir akşam vakti esmeye başlar
katar önüne ardıç yaprağı buğday sapı
düşmüş döl atılan tohum canlanacak elbet

bu akşam çalma kapımı dedim
neyleyim bir defa çaldı kapımı keder
kırık söğüt dalını konuşturan el
anlat diyor ahvalini insanoğlunun
bardağıma alkol doldurmuşlar
bakıyorum cıgaramın dumanına
o iki cihanda dert ortağı olmuş
kanayan yaraya kabuk bağlatmış derler

ben bir kez sevmişim onları
tüm hünerleri toplayan elleriyle
yoldaşlık etmişim yolculuklarında
cana can katmış söylediğim sözler
cıgaramın ateşi ateş olmuş avuçlarına

ihtimal şimdi çok uzaklarda
yakmıştır ateşlerini çobanlar
seyre dalmışlar ağacı toprağı suyu
ne çare yüreğim konuşmak istiyor
boşaldı önümde bardağım

bu saatte gece olmuştur elbet bursa’da
süt bakracında buğday toprak altındadır
dağları duman sarmış yüceden
mapusanenin kiremitlerine karşı bulutlar
uzanacaklar sanırım dağlar arkasına
bir akarsu geçiyor uykunun yanı başından
silmiş bellekten ölümlü düşünceleri

haydi bir cıgara daha yak
gece başlamış kimi yerde top ateşiyle
nemli rıhtımlara konan martılarla
kimi yerde kaputu ıslak nöbetçiyle
tüm ateşi ve suskunluğuyla başladı gece

bilirim benden yanadır bütün çalışanlar
sırları çoktandır malum olmuş bana
mektuplarını okumuşum siyasetten bahsetmişim onlara
cıgarama ateş getirmiş kahve ocağından
kundurama pençe vurmuş dört saatte

cuma pazar çalışan âşık sami
gün battı efkâr dağıtıyor akşam
yürek bu, susmaz, umut ister sabır ister
biraz sonra inecek yıkanmış caddelere
kahrolmasını dilediğim zifiri karanlık

ne kadar çok insan sevdik
yarın doğacak güneşi düşünerek
dünya güzel hele bir sıcak somun
bir kâse çorba bir demet gül
inadına çok yaşasın isterim insanlar
sevsinler birbirlerini yürekten
kutsal bilsinler çalışmayı ve hürriyeti


S’imge : ANADOLU

05/12/2009

S’imge ANADOLU sayımızda Türk ve Dünya edebiyatından seçilmiş 19 düzyazı ve 50 şiir yer alıyor.

MEHMED EMİN YURDAKUL

(1869 – 1944)

ANADOLU

Yürüyordum : Ağlıyordu ırmaklar;
Yürüyordum : Düşüyordu yapraklar;
Yürüyordum : Sararmıştı yaylalar;
Yürüyordum : Ekilmişti tarlalar.

Bir ses duydum, dönüp baktım, bir kadın;
Gözler dönük, kaşlar çatık, yüz azgın;
Derileri çatlak, bağrı kapkara;
Sağ elinin nasırında bir yara;
Başında bir eskipüskü peştemal;
Koltuğunda bir yamalı boş çuval!..

– Ne o bacı?   – Ot yiyoruz, n’olacak!..
– Tarlan yok mu?   – Ne öküz var ne toprak.
Bugüne dek ırgat gibi didindim;
Çifte gittim, ekin biçtim, geçindim.
Bundan sonra…  – Kocan nerde?  – Ben dulum;
Kocam şehîd, bir ninem var, bir oğlum.
– Soyun sopun?   – Onlar dahi hep yoksul!
Âh efendi, bize karşı İstanbul
Neden böyle bir sert, yalçın taş gibi?
Taşraların hayvanlık mı nasîbi

Hayır, hayır, bu nasîbi almak için doğmadın.
Onun için doğdun ki sen kadınlığın hakkıyle
Ocağının karşısında saâdete eresin;
Göğsünü kabarttıran anneliğin aşkıyle
Evlâdına südün gibi pâk duygular veresin.
Sen bir azîz yoldaşsın :
Senin sesin hayat için döğüşmeye koşturur,
Senin sevgin vatan için fedâkârlık öğretir;
Senin yüzün insan için bir merhamet duyurur;
Senin ile insanoğlu yeryüzünü şenletir.

Lâkin bizler bu hakları unuttuk;
Kadınlığı hayvanlıkla bir tuttuk;
Ninen gibi sana dahi hor baktık;
Seni dahi garip, yoksul bıraktık!..

ZİYA GÖKALP

(1876 – 1924)

VATAN

Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,
Köylü anlar mânâsını namazdaki duânın…
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur,
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdânın…
Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!

Bir ülke ki toprağında başka ilin gözü yok,
Her ferdinde mefkûre bir, lisan, âdet, din birdir…
Meb’usânı temiz, orda Boşo’ların sözü yok.
Hududunda evlatları seve seve can verir;
Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!

Bir ülke ki çarşısında dönen bütün sermâye,
Sanatına yol gösteren ilimle fen Türk’ündür;
Hirfetleri birbirini dâim eder himâye;
Tersâneler, fabrikalar, vapur, tiren Türk’ündür;
Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!

ORHAN SEYFİ ORHON

(1890 -1972)

ANADOLU TOPRAĞI

Senelerce sana hasret taşıyan
Bir gönülle kollarına atılsam
Bende bir gün kucağında yaşayan
Bahtiyarlar arasına katılsam

Kadir Mevlam, eğer senden uzakta
Bana takdir eylemişse ölümü
Rahat etmem bu yabancı toprakta
Cennette de avutamam gönlümü

En bakımsız, en kuytu bir bucağın
Bence ‘İrem Bağı’ gibi güzeldir
Bir yıkılmış evin, harap ocağın
Şu heybetli saraylara bedeldir

Yalnız senin tatlı esen havanda
Kendi milli gururumu sezerim
Yalnız senin dağında ya ovanda
Başım gökte alnı açık gezerim

Bir gün olup kucağına ulaşsam
Gözlerimden döksem sevinç yaşını
Sancağının gölgesinde dolaşsam
Öpsem öpsem toprağını, taşını

FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL

(1898-1973)

BİZİM MEMLEKET

İçinden tanırım ben o elleri,
Onlar ki zâhirde vîrân olurlar;
Ardıçlı dağları, çamlı belleri
Aşanlar şi’rine hayrân olurlar.

Dökülür köpüklü sular yarından,
Baharlar yaratır kışın karından;
İçenler sihirli pınarlarından
Şöyle bir silkinir, ceylân olurlar!..

Orada yaşayan erlerin içi
Bir tasta yoğurur derdi, sevinci;
Onlar ki sapansız, tarlasız çiftçi,
Davarsız, kavalsız çoban olurlar.

Başı boş, kırlara salar tayını,
Elinden düşürmez okla yayını;
Ellerde bırakır zafer payını,
Memleket yolunda kurban olurlar!..

ÖMER BEDRETTİN UŞAKLI

(1904 – 1946)

BURSA’DA AKŞAM

Bugün de sonbahardan süzülüp doğdu akşam,
Dağların yere indi koyu, serin gölgesi;
Uludağ etekleri al ipekten bu akşam;
Düştü yeşil ovaya kubbelerin gölgesi…

Ufuklarda bu akşam ne sis var, ne bulut var;
Selvilerin içinde bir alev Emir Sultan.
İçten duâlar gibi geçiyor sanki rüzgâr,
Bir ilâhî adaya benzeyen Yıldırım’dan.

Ovada ince yollar gölgeleniyor işte;
Karşıdan renk içinde solgun ay görünüyor.
Güneşin son nûrundan bir damlacık içmiş de,
Şu karşıki kulübe bir saray görünüyor…

Gözlerime vurunca kubbelerin gölgesi,
Öz cenneti gönlümle seyr ettim ben bu akşam.
Göklerde ne bir nefes, ne de bir kanat sesi;
Uludağ etekleri al ipekten bu akşam!..

CAHİT SITKI TARANCI

(1910 – 1956)

MEMLEKET İSTERİM

Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ne ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA

(1914 – 2008)

KIZILIRMAK KIYILARI

Kardaş, senin dediklerin yok,
Halay çekilen toprak bu toprak değil.
Çık hele Anadoluya,
Kamyonlarla gel, kağnılarla gel gayrı,
O kadar uzak değil.

Çamı bitmiş, kavağı azalmış,
Gamla örtülü bayırlar, çıplak değil.
Yedi ay kıştan sonra,
Yeşeren senin yaşamındır,
Yaprak değil.

Yersin, içersin sofrasından, üç yüz senedir,
Kuvvetlisin ama kuvvet hak değil.
Bakımsızlıklarla göçüp gitmiş bir cihan,
Mevsimler soğumuş, sular azalmış,
Buğday, Selçuklulardan kalan başak degil.

Parça parça yarılmış öküz ardında,
Parmağı üç pare, tırnağı ak değil.
Utanır elin ayağın,
Korkarsın yakından görsen,
Eli el değil, ayağı ayak değil.

Gün doğar, tarla kuslarğı uçusurlar,
Ağır bir aydınlık, bildiğin şafak değil.
Öyle dalmış ki yüzyıllar süren uykusuna,
Uyandırmazsan,
Uyanacak değil.

Dertle, sefaletle yüklü,
Siyah leşlerle kararmış, berrak degil.
Çağlayan ne,
Akan kim,
Kızılırmak değil.

Kardaş, görmüyorum ama hala duyabiliyorum,
Geçmiş zamanlar gelecek zamanlardan parlak değil.
Vakte şahadet edercesine yükselmiş,
Akşam parıltısından, bütün zaferler üzerine,
Dağlar dalgalanmakta, bayrak değil.

NİYAZİ AKINCIOĞLU

(1916 – 1979)

EDİRNE

Bir yerde görürsen ki:
Ağır ve edalı akar
dal dal söğütleri öperek
samur üç belik gibi
üç koldan sular;
müjdeler olsun efendim:
Edirne’desin.
Mevsim, fasl-ı bahardır;
gecedir ve mehtap vardır.
Ve sen,
bir kavs-ı kuzahta yürür gibi
Köprüler’desin.
şataraban makamından bir şarkı dudaklarında
düşünür, çözemezsin:
Bu naz-ı istiğna, bu âvâz neden;
neden yarı eğilmiş suya dallar?
Öyle fermân etmiş eden
kimseler bilmez.
“Gönül bir top ibrişim
Sarılırsa çözülmez”

Burda her şey,
bakınır hüsnüne hayran.
Seyreyler cemâlini eğilmiş suya
mermer ihtişamında serhadd-i vatan.
Aşina bir çehre sezer belki diye
devr-i saltanatından Edirne;
bir deste alev güldür, mahzun,
yâr elinden düşürülmüş şimdi suda
Ve sular;
şimşir kelâmı dilinde
destan okur-okur akar.
Ve bihaber Yıldırım’da, bir evcikte
– akan sudan, uçan kuştan –
yeşil dut yaprağında
ak bir ipekböceği,
kozasını dokur dokur ölür.
Uyanır veda etmiş gibi artık uykuya,
konuşan bir dil olur
çiler uzakta;
bülbül sesi yağmur gibi
Bülbül Adası’nda.

Kanadı gümüşlü kuşlar geçer
iki şâk bölüp mehtâbı;
Kıyık’tan uçurulmuş.
Salınır bahçeler içre kızlar ki:
Nazardan kaçırılmış.
Ağzında kan kırmızı bir can eriği,
mehtapla beraber düşmüş gibi arza;
kızlar ki güzel,
dört başı mâmur ve murassa.
Sevdaya tutulmak bile mümkün
yeni baştan
söylemek kolay olsa eski türkümü:
“Edirne köprüsü taştan
Sen çıkardın beni baştan.”

CAHİT KÜLEBİ

(1917 – 1977)

TOKAT’A DOĞRU

Çamlıbel’den Tokat’a doğru
Tozlu yolların aktığı ırmak!
Ben seni çoktan unuttum,
Sen de unuttun mu, dön geri bak.

Atların kuyruğu düğümlü,
Bir yandan yağmur yağar, ıslak…
Bir yandan hamutlar şak şak eder,
Bir yandan tekerler döner, dön geri bak.

Orda, derenin içinde
İki üç akçakavak.
Tekerler döner, başım döner,
Kavaklar yeşeriyor dön geri bak.

Orda, derenin içinde
İki üç çırılçıplak
Alçacık damı düşündükçe
Gözlerim yaşarıyor, dön geri bak.

Irmaklar gibi uzaklaşır
Bir türkü kadar uzak
Tekerler iki çizgi bırakır,
Hamutlar şak şak eder, dön geri bak.

CEYHUN ATUF KANSU

(1919 – 1978)

ANADOLU

1 – MUŞ OVASI

Anadolu’nun kapısı gökyüzüne
Ve bereketin kardeş ovasına açılan
Selçuklu atlarıyla
Yaşama umuduna bir halkın.
Yüzlerce yıl sonra bir gün geçersen
Bak bakalım ne kalmış o şevkten?
Muş ovasında toprak evlerde
O sağlam buğdayın sevinci var mı
Bak bakalım doyuyorlar mı?

2 – YAZ GELİNİ

Ben seni nice sevdim gelin
Boyunu sunaya benzettiğim
Gözlerini bir dal kara geceye
Onun için kaçırdım yıldız atıyla.
Seher vakti kuşlar çığrışır şimdi
Doğururken öldü gelin
Kaçak gelin, güzel gelin, ince gelin
Yaz armutları sulandığında
Döküldü gözlerinin balı kara toprağa.

3 – BİR TOP GELİNCİK

Çocuklar bırakmışlarsa orada
Yamasıdır gömleklerin.
Haziran sıcağında ot biçerken
Bir damla kan ise, ırgatların
Kesilmiş akar düşlerinden.
Bir türküyse ağu soluk
Gelmiş durmuş yol üstüne
Bir yel bekler savrulmaya incecik
Yaz günlerinin bozgununda bir top gelincik.

4 – PİR SULTAN ABDAL

Tanrı bir güldür açar insanda
Tanrı bir dildir söyler insanda
Bir eldir uzanır seher vaktinde
Tutar sımsıcak insan elini
Bir el bir ele, bir el bütün ellere
Dünyayı insanın bahçesi yapmaya
İnsanı dünyanın türküsü yapmaya
Tanrı bir eldir uzanır kuşluk vakti
Birleşmeye… ellerimizle, insan ellerimizle.

ÖMER FARUK TOPRAK

(1920 – 1979)

MEMLEKETİM

usandım artık hazin mısralar okumaktan
neyleyim akşam yaklaşıyor dostum
kuşların cıvıltısı dinecek birazdan
yitecek yeşil yapraklar taze güller
ağır bir makamla başlayacak şarkısına
afyon çekmiş zavallı mısır radyosu

sen kütahya sen samsun sen istanbul
sırtını dayayıp o bereketli toprağa
dinliyorsun çukurova’nın sesini
sürüyor tarlaları traktör kardeşim
avuçlar serpmeyecek artık tohumu
kaç yıldır özlüyor bu topraklar bilir misin
ağır uykusundan uyanmış kalkıyor
bafralı tütüncüler haliç kıyıları ve toroslar
benim insanlarım öğrenmişlerdir yeryüzünü
ilk kurşunu atan antepli şahin’e kadar

dağlarda bellerde onları tek tek tanımışım
yamalı mintanları ve ağızlarını örten bıyıkları
öfkeyi cesareti bilen gözleriyle
taş taşımışlar ekmeği bölerek yemişler
yıllar var ki hüznü kederi sevmiyorum
yalnız insanlar için şiir yazdığımı bilirler

sen kütahya sen samsun sen istanbul
asfalt yollara çıkan dar sokakları
köprüleri ambarları ve akarsularıyla
düşünmüşümdür on sekiz saat yol boyunca
bir sabah erken yola çıktım
gâvur dağlarında bıraktım türkümü
avuçlarım delik deşik dudaklarım çatlak
yağmurda ıslanmış saçlarım

yıllardır görmediğim ak saçlı anam
özlem türkülerini ezberler olmuş
bilirim çamaşırdan delinmiş parmakları
saçlarımı okşar her gece uykumda
“gurbet gurbet” diye dizlerini dövme
onu çoktandır kardeş bilmişim ben
mektuplarımda adı torbamda ekmeği var

TURGUT UYAR

(1927 – 1985)

BİR ANADOLU VARDIR

Bir Narhanımcık vardır.
Cin dağlarının arkasında.
Bir çukur köyde.
Ya üç ya dört yaşındadır görseniz,
Süt sağar, yün eğirir ufak elleriyle.
Babasıyla diz dize oturur akşamları,
Ne lâflar söyler büyük insan gibi,
Hayret edersiniz…

Bir Gergisüban köyü vardır.
Cin dağlarının arkasında.
Bizim Narhanımcığın köyüdür.
Fena geçmez baharları kıtlık olmazsa.
Elma yetişir, kartopu yetişir topraklarında.
Gelgelelim yağmursuz yazlar gelince,
Bir dert herkesi dilsiz eder.
Narhanımcık ağlar.
Kış da kötü bastı mıydı üstüne,
Açlıktan sığırlar bile ölür gider…

Bir Mihrali marangoz vardır.
Babası Mihrali koymuş adını ne yaps›n.
Narhanımcığın akrabasıdır..
Alinin, Memişin, Satılmışın akrabasıdır.
Terini çevre ile siler Mihrali
Potur giyer, çarık giyer
Bütün ömründe aşağı yukarı
Saçta pişmiş mayasız yufka ekmeği yer.
…………..
Arpa yetiştirir, sel alır gider.
Bir yar sever, onu da el alır gider…

Bir Anadolu vardır.
Yazları, kışları, kıtlıklarıyla,
Aşılmaz duvarların arkasıdır.
Cin dağlarının arkasıdır.
Bir Anadolu vardır, Anadolu,
Bir lüks banyo sabununun markasıdır…


Böyle Her Akşam / Ömer Faruk Toprak

09/11/2009

kavakel

BÖYLE HER AKŞAM

Sakın gözlerin yollarda kalma
Rüzgâr dağıtmış olsa da saçlarını
Biliyorum için için yanıyor yüreğin
Yapayalnız değilsin herşeye rağmen
Çoktandır karşı karşıya kalmadın
Renkli akşam bulutlarıyla
Sonbahar dağlarda ateş yakmış
İnce ince tütüyor beyaz bir duman
Dökmüş söğütler yapraklarını sulara
Yol kenarında bir ağaç ben garibim
Bozkırın kuşları dağlarda soluk soluğa
Yoruldum gayet ağırlaştı kalbim
Şimdi tek başına yürüyen geceden uzakta
Memleketimin ışıklarını görüyorum

Biliyorum bir tanem can evimdeki yaram
Böyle her akşam yaklaşmasa bu hüzün
Bir Akdeniz sabahı gibi aydınlanır yüzün
Yağmur çiseler yapraklar camlara vurur
Görünür kavakların arasından
Pencereleri ardına kadar açık kulübemiz

Ömer Faruk TOPRAK