OĞUL / Ahmet Erhan

28/03/2012

 

OĞUL

 

Anne ben geldim, üstüm başım
Uzak yolların tozlarıyla perişan
Çoktan paralandı ördüğün kazak
Üzerinde yeşil nakışlar olan

Anne ben geldim, yoruldum artık
Her yolağzında kendime rastlamaktan
Hep acılı, sarhoş ve sarsak
Şiirler çırpıştıran bi adam

Kurumuş kuyunun suyu, incirin
Sütü çoktan çekilmiş
Bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi
Ayrık otları, dikenler bürümüş

Kapıdaki çıngırak kararmış nemden
Atnalı ve sarmısak duruyor ama
Oğlum, mektup yaz diyen
Sesin hala kulaklarımda

Anne ben geldim, ağdaki balık
Bardaktaki su kadar umarsızım
Dizlerin duruyor mu başımı koyacak?
Anne ben geldim, oğlun, hayırsızın..

Ahmet Erhan

Reklamlar

SEVGİ / Cibran

24/03/2012

 

SEVGİ
…….

Gerçi sarp ve zorludur sevginin yolları.

Ama içinize ateş düştümü, izlemekten geri durmayın.

Sizi kanatlarının arasına alıp saklamak isterse, karşı koyun.

Çünkü bilin ki, bir an gelir, o kanatların arasından bir kılıçtır çekilir ve vurur, inletir sizi.

Gerçi sözleri düşlerinizi darmadağın edebilir, tıpkı kuzey rüzgârının bahçeleri darmadağın ettiği gibi.

Ama sizinle konuştuğu zamanlarda, yine de ona inanmazlık etmeyin.

Çünkü başınıza tacı oturtacak olan da, sizi çarmıha gerecek olan da sevgidir.
Serpilip gelişmenizi isteyen de o, budanıp kalmanızı isteyen de O’dur.

Bir yandan yükseltinize erişip, güneşe uzanan en ince dallarınıza bile sarılıyorken.

Bir anda gerisinin geri dönüp köklerinize dek inerek sizin yer yüzünde ayakta durabilmenizi sağlayan bağlarınızı da sarsabilir.

Tıpkı püsküllerin mısırı sarışları gibi, sevgi de sizi kendisine sarar.

Soyunmanız ve önünde çıplak kalmanız için zorlar. Soyunuk kalıncaya dek üsteler de üsteler.

Bembeyaz kesinceye dek evirir, çevirir, acı verir canınıza.

Boyun eğdirinceye dek, ezer, yoğurur sizi.

Sonra da, Tanrı’nın kutsal sofrasına ulaştırılacak bir somun olabilmeniz için kutsal alevlerin arasına alır, kavurur sizi.

Sevgi bütün bunları başarır, yeter ki siz kalbinizin sırlarını öğrenin ve bu yolla Hayat’ın yüreğinden bir parça olun.

Ama diyelim ki korkulara kapılmışsınız da sevgiden salt bir huzur ve zevk bekliyorsunuz.

O zaman bir an önce çıplaklığınızı örtün ve sevginin zorlu düzeninden uzaklaşıp mevsimleri olmayan bir dünyaya sığının, daha iyidir derim.

Çünkü ancak orada güler ve ağlayabilirsiniz, ama ne gülüşünüz tam olur, ne de ağlarken tüm gözyaşlarınız dökülür.

Karşısındakine kendinden başka bir şey vermez Sevgi ve kendinden başka hiçbir şeyi de geri almaz. Ne kendi dışındaki şeylere sahiptir ne de kendisine sahip olunabilir.

Çünkü Sevgi kendi kendini bütünler ve kendi kendine yeterlidir.

Sevgi gelip sizi bulmuşsa, “Tanrı’yı yüreğimde taşıyorum” demektense, “Tanrı’nın yüreğine eriştim” deyin.

Ve hiçbir zaman sevgiye yön verebileceğinizi düşünmeyin, çünkü sevgi, eğer sizi o değerde bulmuşsa, kendi yönünü kendi çizecektir.

Sevginin kendini mutlu kılmaktan öte hiçbir arzusu yoktur.

Ama eğer sevgiye kapılmışsanız ve tutkularınız olsun istiyorsanız şunları kendinize seçin derim: Tutkunuz, sevginin içinde erimek olsun. Tıpkı geceye şarkılar söyleyen bir akarsu gibi akıp gidin. Tutkunuz, aşırı duygusal davranışların getireceği acıları tanımak olsun.

Tutkunuz, kendi sevgi anlayışınızla kendinizi vurmak olsun.

Varsın istekle ve coşkuyla aksın kanınız.

Tutkunuz, kanatlanmış bir yürekle sabaha gözlerinizi açıp sevgi dolu bir güne başlayabiliyor oluşa teşekkür etmek olsun;

Tutkunuz, gün öğleye erifltiğinde oturup sevginin yüksek heyecanını düşünmek olsun;

Tutkunuz, gün akşama erdiğinde evinize minnet dolu bir yürekle dönebilmek olsun:

Ve yüreğinize gömdüğünüz sevgili için iyi bir şeyler dileyip yatın:
Dudaklarınızda onu yücelten bir şarkı olsun.

Halil Cibran


DİLİN MASUMİYETİ / Asuman Susam

24/03/2012

 

DİLİN MASUMİYETİ

 

Kum içine çekiyor beni
Deniz diliyle itiyor
Ada olayım istiyorum
Susmayı öğrenmelisin diyor.

Sessizlik nasıl deneyimlenir
İsmiyle çağrılır olan şeyler
Olağan şeylere dönüşürler
Utangaç bir rehavet alır onları.

Söylenemezlerin tortusu
Hapsolmuş bir gürültü mataramda
Serinlik istiyor okunaksız alnım
Noksanlığımı susku tamamlasın.

Ben vazgeçersem dil de geçer,
Paramparça olur.
Yazgımı yaralarımla çözeriz.
Kadim bilgi
Gülün kendisi değil fikri.

Kaderini sev, diyor bana.
Kim çocukluğuma döndürebilir beni?
Yalnız, dilin masumiyeti…

Asuman Susam

(Dil Mağarası‘ndan)


NERE GİTSEM İÇİMDEN / Mahmut Temizyürek

15/03/2012

 

nere gitsem içimden

 

nere gitsem içimden
gidelim kalk buradan!

kaldıkça yükselen, çınlayan bazen
hangi halka varsam
ters dönen bir çocuk ve sezaryen

uzun zaman sezeryan sandıydım
bir ermeni adı gibi, birden
derin yara
ince kesik
tiz bir ad
o halk ki
her tufanda nuh ağırlar bağrında
nefesiyle nemlendirir de boşluğu
o boşluğa doğar kardan ararat
şimdi derin yara ince kesik tiz bir ad

nere gitsem, hangi dağlara
süphan, kapanmış kalbinin üstüne
dağ dedikçe dağlanıyor bir daha
her parçası bir dağda kürdün
nere gitsem

şu atlı, şu ince uzun çerkez,
düşlerde kavuştuğumuz kaf
bir daha dönemedik
dünyadan masala
nere gitsem araf

o güngörmüş rumla gitsem çağlara
iki yakada tek hükümdar olarak
ey taptığım güç, ey aklım, ey yazgım
yaktığımız kadim kentlere bir bak
kan tutuyor is kaplıyor her ruhu
herkes tutuşuyor o ateşte
her yer ırak

nere gitsem çöl, çöl
ıssızında kalakalmış arabım
gecem leyla cesedi günüm kuyuda
binicisiz atlar gibiyim
alevler içinde dört dönen
ağıdım duyulmaz yemenden öte

kime varsam içimden o ses…
o, çemberinde unutulan ezidi
o herkes, cinneti kâbusuna
beden olmuş yahudi
değilsem süryani, değilsem afgan
hep isli,
hep siyah,
hep incekara
her yol hayber geçidi

doğudan batıya kuzeyden güneye
akan ırmak
umuttan umutsuzluğa
o uzun yolcu, o yorgun türk
bilmiyorum vadim ne taraf

kim değil ki sümerden hitite
frigden söğüte sürgün
hangi dil var ki binbir
gece uğunmasın
bu bastıkça tozan yolda
kimin gözleri değil ki kör
bu viran çadır, bu bedensiz kule,
bu ensiz oyuk, bu ansızın
nükleer çarmıhta
kim değil, kim
ortadoğu


bir daha varır mıyız kim bilir
o meme tenli pınarların başına

Mahmut Temizyürek


BAŞKAYA ACELE İKİ BİLET / küçük İskender

10/03/2012

 

başkaya acele iki bilet

 

Kaç dil biliyorsun Benle o kadar konuş Gerisini hayat halleder
Her kelimen bir zahmet başka coğrafyadan olsun
Sen başka coğrafyadan o Etin kokun başka başka dil

Yahu benim dediğim o değil Sen üzgün gezegen ol diyorum
Bacakların güzel olsun Yüzün gözün önemli değil
Öpüşmesen de olur Beni zaten herkes öpüyor
Sevişmesen de olur Beni zaten herkes seviyor

Kaç dil biliyorsun Benle o kadar konuş Gerisini tanrı halleder
Yok öleceksen söyle başka sevgili bulayım eşten dosttan
Yani aslında ölmesen de olur Zaten herkes bugünlerde başka ölüyor
Herkesin de ölmesi de değil mesele Sen tüm aşka egemen ol diyorum
Sonra sarılır sarılır uyuruz Aman ne romantik ama ne

Bırak fincan kırılsın Tabaktaki fal ikimize de yeter
Bu gece kar yağacakmış Biraz üşürsem yalnızlığımız geçer
Hatırla dizlerine yatıp sana sorduğum sorulardan ilki:
Yıldız ibikli kaç tavuk çalabilir kalbin kümesinden bir tilki
Başka soruları düşünme Bu aralar nedense herkes başka fikirde
Gülün, karanfilin derdi yoksa o renk cümbüşleri ne diye

Ekose pantolonumu, spor ayakkabılarımı, yeni gömleğimi giydim
Başkasına gitmene gerek mi var Ben geliyorum seninle
Kaç dil biliyorsan o kadar uzaklaşırız Yol ve mevzu bulmak kolay
Bakarsın kötü arkadaş da ediniriz börtü böcekten itten kopuktan
Yahu benim dediğim o değil Bir anlasan gerisini başkaları halleder

Düşünsene oturup sabaha kadar bunları konuşmuşuz Yalnız ikimiz
Dışımızda başka kim varsa Hepsi kaybolmuş Medeniyetler seviyesinde

Kaç dil biliyorsun Benle o kadar konuş Gerisini sokak halleder

küçük İskender


OLVİDO / Ahmet Muhip Dıranas

05/03/2012

 

OLVİDO

 

Hoyrattır bu akşamüstüler daima.
Gün saltanatıyla gitti mi bir defa
Yalnızlığımızla doldurup her yeri
Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,
Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan
Lavanta çiçeği kokan kederleri;
Hoyrattır bu akşamüstüler daima.

Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar
Unutuşun o tunç kapısını zorlar
Ve ruh, atılan oklarla delik deşik;
İşte, doğduğun eski evdesin birden,
Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven,
Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik
Ve cümle yitikler, mağluplar, mahzunlar…

Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir.
Kağıtlarda yarım bırakılmış şiir;
İnsan yağmur kokan bir sabaha karşı
Hatırlar bir gün bir camı açtığını
Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu,
Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı…
Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir.

Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla
Halay çeken kızlar misali kolkola
Ya sizler! ey geçmiş zaman etekleri,
İhtiyar ağaçlı, kuytu bahçelerden
Ayışığı gibi sürüklenip giden;
Geceye bırakıp yorgun erkekleri
Salınan etekler fısıltıyla, nazla.

Ebedi âşığın dönüşünü bekler
Yalan yeminlerin tanığı çiçekler
Artık olmayacak baharlar içinde.
Ey ömrün en güzel türküsü aldanış!
Aldan, gelmiş olsa bile ümitsiz kış;
Her garipsi ayak izi kar içinde
Dönmeyen aşığın serptiği çiçekler.

Ya sen! ey sen! esen dallar arasından
Bir parıltı gibi görünüp kaybolan
Ne istersin benden akşam saatinde?
Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın,
Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın;
Hatıraların bu uyanma vaktinde
Sensin hep, sen, esen dallar arasından

Ey unutuş! kapat artık pencereni,
Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni;
Çıkmaz artık sular altından o dünya.
Bir duman yükselir gibidir kederden
Macerası çoktan bitmiş o şeylerden.
Amansız gecenle yayıl dört yanıma
Ey unutuş! kurtar bu gamlardan beni.

Ahmet Muhip Dıranas


MARYA / Bekir Sıtkı Erdoğan

05/03/2012

 

MARYA

 

Sustu ‘Enadır Layf’ Gazinosu
Sustu şarkılar…
Paletimde renk sustu, fırçamda şekil
Ve bu gece ilk defa şimal körfezinde
Sustu Peramos’un mazgallarından
Şehre pancur pancur dökülen arya,
Artık ne tayfalar mevcut, ne ‘Komandos Bar’,
Ne o kor tenli, kızıl saçlı kanarya.

Bu medar ikliminin tenha gecesinde
Sardı bambu kamışlarını pişman bir sükût
Sardı bir sızı…
Hani birdenbire bazen bütün etrâfımızı
Sapsarı bir şüphe sarar ya,
İşte öylesine berbat bir hal var.
Hiç bir şey düşünmek istemiyorum, hiç bir şey!
Ama dördüncü tarassut kulesinde
Bir şüpheli sinyal var:
Ska-lar-ya!

Hayır hayır yalan bütün bunlar
Artık ne kadere inanıyorum ne fala;
Yalan söylüyor o falcı kadın, o hintli parya.
Ben yalnız sana inanıyorum,
Yalnız sana Marya!

Beni kahrediyor böyle geçen her gece
Bu hoyrat yıldızlar, bu sır, bu okyanus, bu yer
Ve gökyüzünde emanet duran şu asma fener…
İnan ki sevgili Marya!
İnan ki sen gideli,
Ne varsa hepsi yabancı, ne varsa hepsi keder
Ve hepsi omzumun üstünde çaresiz bir yük
Ve hepsi angarya.

Biliyorum bu sabah güneşle beraber biliyorum,
Bir vapur demirleyecek bu nankör limana;
Pol’ün ebedi matemine rağmen
Virjini olabilir bu vapurda
Ama sen yoksun, biliyorum sen yoksun…
Baharda geleceğim diyordun hani?
Haydi gel daha ne bekliyorsun
İşte mevsim bahar ya!

Fırçam neden böyle titrer bilir misin?
Ve neden bütün resimlerimde fon sapsarı
Anlıyorsun değil mi yavrum?
Bütün kağıtlara sinmiş anlıyorsun…
Bu tropikal zehir, Bu müzmin malarya.

Sensiz nasıl da boş iskele,
Sensiz nasıl da tenha şehir…
Müfreze nöbetçilerinin gözü önünde
Koydan yıldızları çalmışlar bir bir,
Yine birkaç çımacı, birkaç palikarya.
Ama kim düşünür yıldızları,
Yüzbaşı Arnold’u vurmuş yerliler;
Matemler içinde tekmil batarya.

Bu insanlar, bu gök, bu deniz, bu yer,
Birer birer kaybolmaya mahkum, birer birer…
Biz ki, bu sapsarı hasret içinde susuz
Biz ki çoktan kaybolmuşuz.
Nasıl, ağlıyor musun Maria?
Sil gözlerini, sil yavrum
Bizim yokluğumuzdan ne çıkar,
Aşkımız var ya.

Bekir Sıtkı Erdoğan