İSTANBUL TÜRKÜSÜ / Orhan Veli

28/04/2010

İSTANBUL TÜRKÜSÜ

İstanbul’da Boğaziçi’nde
Bir fakir Orhan Veliyim,
Veli’nin oğluyum,
Tarifsiz kederler içinde.
Rumeli Hisarı’na oturmuşum;
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum:

‘İstanbul’un mermer taşları;
Başıma da konuyor aman martı kuşları;
Gözlerimden boşanır hicran yaşları;
Edalım
Senin yüzünden bu halim.
İstanbul’un orta yeri sinema;
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama;
El konuşur, sevişirmiş; bana ne?
Sevdalım
Boynuna vebalim!’

İstanbul’da Boğaziçi’nde
Bir fakir Orhan Veli;
Veli’nin oğlu;
Tarifsiz kederler içindeyim.

Orhan Veli


HAPİSTE YATACAK OLANA BAZI ÖĞÜTLER / Nâzım Hikmet

28/04/2010

HAPİSTE YATACAK OLANA BAZI ÖĞÜTLER

Dünyadan memleketinden insandan
umudun kesik değil diye
ipe çekilmeyip de
atılırsan içeriye
yatarsan on yıl on beş yıl
daha da yatacağından başka
sallansaydım ipin ucunda
bir bayrak gibi keşke
demeyeceksin
yaşamakta ayak direyeceksin.

Belki bahtiyarlık değildir artık
boynunun borcudur fakat
düşmana inat
bir gün fazla yaşamak.

İçerde bir tarafınla yapyalnız kalabilirsin
kuyunun dibindeki taş gibi
fakat öbür tarafın
öylesine karışmalı ki dünyanın kalabalığına
sen ürpermelisin içerde
dışarda kırk günlük yerde yaprak kıpırdasa.

İçerde mektup beklemek
yanık türküler söylemek bir de
bir de gözünü tavana dikip sabahlamak
tatlıdır ama tehlikelidir.

Tıraştan tıraşa yüzüne bak
unut yaşını
koru kendini bitten
bir de bahar akşamlarından.

Bir de ekmeği
son lokmasına dek yemeyi
bir de ağız dolusu gülmeyi unutma hiçbir zaman.

Bir de kim bilir
sevdiğin kadın seni sevmez olur
ufak iş deme
yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir
içerdeki adama.

İçerde gülü bahçeyi düşünmek fena
dağları deryaları düşünmek iyi
durup dinlenmeden okumayı yazmayı
bir de dokumacılığı tavsiye ederim sana
bir de ayna dökmeyi.

Yani içerde on yıl on beş yıl
daha da fazlası hattâ
geçirilmez değil
geçirilir
kararmasın yeter ki
sol memenin altındaki cevahir.

[Mayıs 1949]

Nâzım Hikmet


MASUM VE ÇIPLAK / Engin Turgut

28/04/2010

MASUM VE ÇIPLAK


Acıkmış düşlerinden, susamış ruhundan bak bana. Mavi ışığın boşluğa düşmesin, renklerin kalbine sızan suçsuz gözlerinle ışıldıyor çiçeklere su veren ellerim, görüyor musun? Hayalci bir avcı gibi sokuldum, bir kuş gibi havalanıp, masum ve çıplak bir uçuşla kondum uçlarına ve yanına uzandım ve birlikte bakıyoruz konuşkan yıldızlara. Sabahları erken uyanan bir doğa gibi, ne kadar da çalışkan kolların var senin. Kollarına sığınsam da hep esin perim olsan. Attila İlhan şiirleri okuyarak açılsak denizin sonsuz sarhoşluğuna Bilirim çiçeklerle konuşursun, bütün sokaklarına, dağlarına, bayırlarına aşk kaçmış senin. Yeryüzündeki bütün kelimeleri üzerine boca etsem onlarca şiir dökülür eteklerinden.

Martıların denizi koklaması, denizi öpmesi ne kadar güzeldir ve sen ne kadar güzel ve beyaz bir kadınsın böyle. Gökyüzü akıyor üzerinden. Gözlerin şiir odası değil de nedir? Gözlerini özlemekten sisli bir adaya dönüştü gövdem, görüyor musun? Düzyazı bir şiir gibi bakıyorum sana. Gövdemin hayatını altüst eden tutkunun ta kendisi olmalısın. Arzuyla bakan o sıcak masumiyetin aşktan daha da derin. Bak ne güzel uzandım bulutlarına. Gözlerinin önünde eğildim. O masum ve çıplak yanınla dokun üşüyen dudaklarıma.

Kalbinin duvarlarına resimlerini yaptım. Bir rüya merdiveni bulsaydım da arzuyla bakan gözlerinin avlusunda sabahlasaydım. İştah uyandıran tenha yerlerine bakmaktan bıkmadım. Dildaşım sen ne güzel susuyorsun böyle, sana çok hayranım. İnsandaşım sen ne güzel gülümsüyorsun böyle, sana çok susadım. Islak ağzından şurup yaptım hadi gel kana kana içelim. Akide şekeri kokan dilin güzel kelimeler karnavalı, senin her kelimen aşka çıkıyor. Kalbin porselen midir, kötü bir kelimenin rüzgârından kırılacakmış gibi duruyor. Elma ağacı yüzlü sevgili, yanaklarını okşayasım, yüzüne dokunasım geliyor. Ahşap bir derdim var benim. Beni bir güve gibi yiyip bitiriyorlar. Bu aşk şalını çıplak omuzlarına örtmeliyim. Bak bunlar benim kelimelerim, onlar da çok üşüyorlar. Tatlı kurbağam benim, neşeli bir ıslıksın ağzımda.

Gülümsemenin ay parkında salıncakta sallanan çocukların coşkusunu taşıyorsun. Gözlerindeki o derin ikram ve davet iyiliğin ve sevincin billur bahçesi olmuş. Taş suyu içti, ben seni içmeye doyamadım. Parıldayan bir istiridyeyim sana ben, incim olur musun? Öksüz ve yetim bırakırsan bu aşkı, yıldızlar ağlamaya başlar ve bu şiirdeki makamın canı acır. Farid Farjad yağmurun ve İstanbul’un ruhunu ısıtıyor, duyuyor musun? Ve durmadan bir efkâr gibi yağan bu yağmur ikimize ne kadar da çok yakışıyor biliyor musun? Salacak vapurunda unutulmuş bir şapkanın rüzgârı esiyor ve mutlu bir sabah kahvaltısı kokuyor o uzun ve ince ellerin.

Ve ben seni Vivaldi’nin dört mevsimine de sığdıramam. Benim için bir yaz meleği tadındasın, hercai menekşeler dökülüyor kıvranan kıvrımlarından. Dünyamızın yarısı yaz ama yarısı yasta. Elimi kalbime götürsem de söylesem. Kutsal meleklerin kanatlarını kopardılar. Bak artık göller kurudu, nehir akmıyor, yağmur herkese yağmıyor, balıklar küstü, yaralı bir çağın ayakları birbirine dolaşıyor. Kan ve gözyaşından geçilmiyor rüyalarımız. Rüyalarımıza ve düşlerimize el koymuşlar. Hadi gel yeni bir çağın serçe kalbiyle aklımızı temizleyelim. Kapansın kara delikler ve çekip gitsin tarihin katil yüzlü, zıvanadan çıkmış çirkin yüzleri.

Günaydın ey gözleri İstanbul parıltısı sevgili, kalbindeki Şems hep açık kalsın, Günaydın Goran Bregoviç’in ritmik kalbi. Günaydın “Çingeneler Zamanı”. Bugün günlerden seninle yapılan küçük domatesler kahvaltısı. Günaydın esmerliğini aşkın masumiyetinden almış ruhu Tango’dan geçilmeyen masum ve çıplak sevgilim. Acıkmış düşlerinden, susamış ruhundan bak bana!

Engin Turgut


GÜZELLEME / Turgay Gönenç

27/04/2010

GÜZELLEME

Köşeyi dönünce mosmor bir ağaç
Yüzün senin

Taşlardan evlerden sıkıldığım yerlerde birden o deniz
Yüzün senin

Karanlığın dönüştüğü güneşler
Yüzün senin

Sıcak otsuz kumlarda ansızın bir çiçek
Yüzün senin

Dökülen sıvasında birden o eski evlerin
Yüzün senin

Kim demiş eskir o yüzler korkulan alışkanlıklarla
Yeni bir yüz getirir akşamıma korkular
Ve yüzün senin.

Turgay Gönenç


İPTE UNUTULMUŞ GÖMLEK / Hüseyin Şahin

27/04/2010

İPTE UNUTULMUŞ GÖMLEK


Gözlerim görmez oldu / Gözümden akan kandan”
Fuzuli

Her çocuk biraz gecikmedir evine
Öpmektir tekrarı annelerin

Işık alıngandır, sularla yüzleşince ömrü
Buğusuyla savrulurken gülün,
Anne rengini aldığını bilir

Kalp kırılır, gurbetini tanımlayan
Eski bir gece çıkar-gider koynumdan.
Anlamak kanayıp duran sevda alışkanlığı olur.
Yankısız yuvalar düşer kuşlara.
Su uçurumda tanışır sesiyle,
Karanlığını bilmez uçurum, sır kalır içinde

Sonra, aşkla yorumlar kendini gül
İpte unutulmuş gömlek yitirir rengini
Bütün suçu üstlenir lavanta kokulu bir pencere
Ateşe verir içindeki yüzü, leyla

-Ölüm de ayrılık da sanadır
Aşkla onarıyorsun ya kalbini-

Su acı akıyor
Trenler hüzünle, raylardan
Taş burcunda doğmuş bir söz ağzımda
Öpüldüğü yerde incir oluyor
Dünyanın kederine dair

Bu yüzden kimsesiz değil, hiçkimse
Nerde olsa bulur kırıldığı kadar zamanı, söz

Ah bir yel olsaydım
Bir yel olsaydım eğer
Bu kırgın duruşunu çıkarırdım
Eriyen çocukların gövdesinden
Anlamaya çalışarak kül olan evlerin iyiliğini

Anladım, kokladıkça toprağa tutunur gül
Uçurum küser
Derken bir kıyamet türküsü: “pişman değilim”

e-ütopiya 1, kış’07

Hüseyin Şahin


YAĞMUR / Ahmet Hamdi Tanpınar

25/04/2010

YAĞMUR


Uyu! Gözlerinde renksiz bir perde,
Bir parça uzaklaş kederlerinden.
Bir ruh gülümsüyor gibi derinden,
Mehtabın ördüğü saatler nerde?

Varsın bahçelerde rüzgâr gezinsin,
Yağmur ince ince toprağa sinsin,
Bir başka âlemden gelmiş gibisin,
Dalmış gözlerinle pencerelerde.

Ahmet Hamdi Tanpınar


NİDÂ / Ahmet Telli

25/04/2010

NİDÂ


………………Erdal Eren ile Necdet Adalı’yı düşünürken

Tektekçi meyhanelerde terlemişti içimdeki çakal
Bıyıklarımın hâlâ ayva ve rakı kokması bundandır
Kendimi en zâlim şarkılar makamına yolcu ederken
Fiyakamı ödünç alırdım açıkhava sinemalarından
O zamanlar biz, ohhoo iki kafadar bir araya gelsek
Yelkenleri fora edip hayallerimize, giderdik giderdik
Sesimiz sıtma görmemiş ruhumuz mürekkep içmemişti

! Hercai birer nidâ idik yıldız şavklarıyla oynaşan

Mürekkep dedim de başıma belalar açan mektuplar
Yazardım yeşil mürekkepli pelikan dolmakalemimle
Hasarlı bir hayat gibi duruyor hâlâ o pelikan bende
Babamdan yalvara yalvara almıştım orta ikide
Esat Mahmut Kerime Nadir günleriydi, bir de Pekos Bill
Çilli bir kızda denedim kemendi ilk kez boşa çıktı
Okul ve ev kaçağı sayıldım, adım hep öyle kaldı

! İmlâsızdım anneme sorsalar, haylaz bir nidâ

Genciken, günler her şeye yeterken, berduş bulutlar
Gibi dolaşırken dünya denilen alacakaranlık güzergâhta
Cesaretimi ilk kez nerede keşfettim düşünsem hatırlarım
Belki korkuyu tepeden tırnağa yaşadığım bir gündü
Söz çakmaktaşından sıçrayan kıvılcım olsa nafiledir
Hükmü hengâmedir artık kalbim dediğim muallakta
Geyiğini yitirmiş dağ, şiirini unutmuş dil neye yarar

! Hepsi acı bir eyvah olmuştur, sitemkâr bir nidâ

Polisle çatışırken bitti galiba çocukluğum ve ilkgençliğim
Yoldaşlık günleriydi; “Kardeşler!” diyordu içimizden biri
“Dağın geyiği, dilin şiiri tanık olsun; anamızın ak sütü
Tanık olsun ki haklıyız, kazanacağız!” Barikat günleriydi.
Yaralı bir kardeşi taşırken omzumda, cesaret diyordum
Sesimde tereddütsüz geziniyordu en delişmen tay
Vahşi bir vadiden akıyorduk toynaklarımız kan içinde

! Alev bir nidâ idik ve arkadaşlık günleriydi

Hayatın bir hikâyesi varsa bizimki biraz da bu idi işte
Ölüm en gencimizden yakaladı, on yedisindeydi
Şimdi uzun uzun susuyor belleğini yitiren kim varsa
Çağ nedir, unutuş ne; zaman bir iğne deliğinden geçip
Darası oluyor birikmiş anıların ve ölümlerin
Kekeme bir tarih yazıcısının bize ayırdığı sayfada
Kanlı bir nidâ işaretiyiz, tarihin imlâsını bozan

! Yaralı bir nidâyız yaşadığımız bu dünyada

Ahmet Telli