SİYAH SONNET / Hilmi YAVUZ

10/03/2010

siyah sonnet


sular kayboldu büyüde, büyü tüldü tül
siyah, kendini gösteriyor, kapanır
yalnızlık dizlerine… gel, gömül
tenine… o tenin ki, Zaman’dır…

maide ve siyah, olur elbet, kınından
çekilir gibi yollar… sularda ayna sesi!
âh, gökler bıkar gider kendi erguvanından;
bir aynaya dönüşür ötekinin gölgesi…

ve siyah… ayna düşer! aynayla birlikte
herşey kırılır!
ne kalır geriye aynadan, söyle, ne kalır?
geriye kalan âh, sadece yalnızlıklardır…

aynalarmış gibi yapan aynalar!..
sır biziz, aynalar sırrolacaklar…

Hilmi Yavuz


GENÇLİĞİMDE BEN DE ŞİİR YAZMIŞTIM / Hilmi Yavuz

01/03/2010

GENÇLİĞİMDE BEN DE ŞİİR YAZMIŞTIM

‘Gençliğimde ben de şiir yazmıştım..’ Kimbilir kaç kez duymuşumdur bunu birilerinden. Biraz hüzün, biraz da ince alay vardır bu sözlerde. Şiir, gençken yazılan, sonra da bırakılan bir şeydir sanki –öyle sanılır. Bir delikanlılık tutkusudur, bir yeniyetmelik başdönmesi… Geçecektir. ‘Gençliğimde ben de şiir yazmıştım!..’, bir alegoridir belki de. Bunu söyleyen, gençliğinin aşklarla, çılgınlıklarla doludizgin geçtiğini söylemek istemektedir. Bu yüzden hoşgörülür gençken şiir yazanlar, bağışlanır. Nasıl olsa yaşlandıkça bu tutku, gençliğin uçarılıklarıyla birlikte, geçip gidecektir. Rilke’nin Genç Bir Şaire Mektuplar’da dediği gibi, ‘yazmamak için insanın yazmadan da yaşayabileceğini duymuş olması yeter.’

‘Gençliğimde ben de şiir yazmıştım!..’ Gene de doğru bir yanı da var gibi geliyor bana bu sözün. Şiir, sonradan bırakılsın, ya da bırakılmasın, gençlikte başlanan, başlaması gereken bir uğraştır. (……)

Gençken yazdıklarını önemser şair; ayıklamak değil, çoğaltmak ister dizelerini: ‘Biraz daha yazmalıyım… Daha, daha…’ diye düşünür genç şair. Sanır ki, ne kadar çok yazarsa, o kadar ağırlıkla kanıtlayacaktır kendini. Şiiri önemserken kendini önemsemektedir aslında: Bütün güzel dizeleri o yaratmıştır! (….)

Oysa genç şair, ataktır, maymun iştahlıdır o, dur durak bilmez. Dünya kendi şiiri için varmış, onun yazmasını bekliyormuş gibidir. Her şey ne kadar açık ve seçiktir genç şair için… Biraz delidolu, atak, biraz da kaçık olması, gençliğine verilir. (Delidolu kaçık yaşlı şairlerse, nedense biraz patetiktirler.) Yaşamı önemser genç şair; şiir, yaşamın içinden yazılmalıdır. Böyle düşünür o.

Şiir yayımlamak! Genç şair, dergilerin çıkışını yüreği sıkışarak bekler. Satın alırken dergiyi, elleri titremektedir: ‘Acaba koydular mı şiirimi?’ Dünya yoğunlaşmıştır o sıra, dergi olmuştur. İşte orada!.. Arka sayfalarda, ama olsun… Adını görür önce (Genç şairlerin, bir dergi ya da kitabın herhangi bir satırında kendi adlarını şıp diye görebilmek gibi eşsiz bir yetileri vardır.) Büyük zafer: şiir oradadır işte! Bir yerlerden gizli çiçekler yağar üzerine, yollar açılır…

Yaşlı şairse, ah evet kanıksamıştır bütün bunları. Dergilerde şiirini görmenin tadı yoktur -nasılsa yayımlayacaklardır onu- Yaşlı şair bunu bilir. Gene de, genç şairin yapamadığı bir şeyi yapar: dergide öteki şairlerin, özellikle de kuşakdaşlarının şiirlerini, biraz yüreği sıkışarak okur. Sonunda, onların ‘ne kadar kötü şiir yazdıklarını’ kendi kendine kanıtlayabilmek için!

En çok kendi kuşağına karşı acımasızdır yaşlı şair. Oysa gençken, hep birlikteydiler. Birlikte dergiler çıkardılar, öteki genç şairlere (onlar da hep biraradaydılar), gene hep birlikte saldırdılar. Öyleydi, evet. Yaşlı şairlerse tek başlarınadırlar. Kendi kuşaklarından, ya da daha yaşlı şairlerle birlikte olmak istemez olurlar. Yaşlandıkça şair, tek başınalığı seçer. Ustalığa soyunduğundan mıdır, yoksa tek başınalıkta bir gizem, bir büyü olduğundan mıdır? Bilinmez. Genç şair de ‘bir gün tek başına’ kalmayı öğrenecektir sonunda.
Şimdi bakıyorum da genç şairler bizim bundan otuz yıl öncemiz gibiler. Bir farkla: Eskiden bizim gittiğimiz kahveler (Hatırla Erdal Öz, hatırla Kemal Özer, hatırla Onat Kutlar: Fatih’te Yıldırım Kahvesini; Acemin kahvesini Kıztaşı’ndaki) pastaneler (Hatırla Demir Özlü, hatırla Yılmaz Gruda, hatırla Demirtaş Ceyhun Baylan Pastanesi’ni), şarapevleri vardı (tümünüz hatırlayın Pano’nun şarapevini, Tarlabaşı’ndaki). Şimdi de genç şairler birarada görünüyorlar yine: Ama bilinen bir pastane, bir kahve ya da şarapevi yok sanırım. ‘Birarada görünüyorlar’ diyorum: Çünkü birarada görüyorum onları; bir konuşma yapmak üzere geldiklerinde… Güzel olan şu: Şimdilerde genç şairlerin bir öbeği, şiiri çok daha ciddiye alıyor. Şiirlerinin yayımlanması yetmiyor onlar için; yaşlı kuşaklarla hesaplaşmak da yetmiyor (oysa biz bu ikisiyle yetinirdik gençken). Şiirin sorunları ne, teknik sorunlar, düşünsel sorunlar, ahlak sorunları?.. bilmek istiyorlar. Bir yandan öğrenirken şiiri, bir yandan öğretmek istiyorlar. Bir poietike olarak alıyorlar şiiri. (…)

(Denemeler, Boyut Yay.)

Hilmi Yavuz


DOĞU’NUN KADINLARI / Hilmi Yavuz

26/02/2010

DOĞUNUN KADINLARI

biz batan güne sahip çıktığımızda
ay, bitlis’te sarı tütün
ya da bir akarsu imgesi
gibi yiğit ve bütün
bir ağıttır
kadınlarımızda
onlar hüznü bir çeyiz
çileyi ince bir nergis
ve gülerken bir dağ silsilesi
taşırlar
ve birer acıdan ibarettiler
kayıtlarımızda

kadınlar ki alınlarımızda
doğuyu mavi bir nokta
ve yazgıları çok uzakta
bir nehir yoluna
karışırlar
ölümleri duvaktan beyaz
ve ahlat, erciş, adilcevaz
üzerinde geçen bir kederle
yarışırlar
ve birer yazmadan ibarettirler
sevdalarımızda

biz bir yazın ayağında
en küçük bir gurbeti bile
içi titreyerek okuyan
ve bir gülü tersinden dokuyan
umutlarımızda
başlığı kınadan turaç
bebesi doğuştan kıraç
ve bir ninniyle darılıp
bir türküyle barışırlar
ve birer hasretten ibarettirler
mektuplarımızda

Hilmi Yavuz


DOĞUNUN KALITI / Hilmi Yavuz

19/02/2010

doğunun kalıtı

biz üç güzel kardeştik ve ölüm,
ölüm en gencimizdi bizim

bize doğunun büyük şiiri kaldı

o bir nehir gibi ve kendimizin
nice ipek yollarına dökülüp
ve derin kollarına bir gonca
gül diye kapanıp ve tiftik,
safran ve kilim gibi onca
acılardan sonra, mağrur ve yitik
bir külliyeye benzer gurbetimizin
gide gide sonuna geldik

biz üç güzel kardeştik
ve ölüm, en gencimizdi bizim

bize doğunun büyük şiiri kaldı

sonra derviş defterimiz kapandı
gün kara koyun, gece oğlaktı
ve göçebe bir çeşme olan ikizim
şiiri bir oba gibi kaldırıp
dağ taş demeden, dizlerimizin
bir bir büküldüğü baharat yollarından
korkunç bir ağıt diye geçirip
bizi düzlüğe çıkardı

bize doğunun büyük şiiri kaldı

Hilmi Yavuz


GÜNÜMÜZ TÜRK ŞİİRİ 1998 – 1999

28/01/2010

1998 ‘İNSAN’ ŞİİR YILLIĞI

’98’den ’98 Şair, ’98 Şiir


AKŞAM VE HİÇBİRŞEY

ordular, sen onlardan birisin:
çulunu ser çöle, yüzün’ bana dön!
ko gitsin gülünü, sözün’ yele ver!
hüzün gibi misin? evet gibi’sin…

farkında ol artık, kalpte sökükler;
aşklarsa, âh, yama üstüne yama;
bir kumaş, eprimiş, havı dökülmüş;
kendini bir teyelle tuttur akşama…

işte hepsi gittiler, boş kaldı herşey,
bak, yalnızlıklar da yol aldı epey,
neden şimdi beni kendine çeker
şu benim yüzümdeki hiçbirşey!..

HİLMİ YAVUZ

AYDINLIK

Kararlı biri var omzumda
Ağırlıksız biri
Oraya ulaşıyor nereye gitsem

Yıllar sonra yolcusuydum uzakların
Uçuverdi birdenbire
Anladım aydınlığın yenyüzünde kaldığını

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA

BENİ BİR YAZA GÖMDÜLERDİ BİR ZAMAN

Beni bir yaza gömdülerdi bir zaman
Her yer olabilecek bir kuytulukta
Bir kadın vardı bir balkonda
Sesinde yaralı bir gül olan

Hayat ve mevsimler aynı şeydi
Uyku kadar derin bir suda boğulurken
İlkbahar kekeleyerek geldi
Kırık çocuk gülüşlerinden

Deniz oracıktaydı ve buğusu
Eriyorken havada sesler
Her şeyin bir büyü oluşturduğu
Gizemli kokular ve gülüşler

Beni bir yaza gömdülerdi bir zaman
Annem olan bir sessizlikte
Belki de onun kalbidir açan
Derin bir gülün içinde

ATAOL BEHRAMOĞLU

BOĞULMAK

Boğulmak benim hünerimdir
Yağmurlara uzak o topraklarda
De ki öldü bu adam
Halk diktatörlüğünün birinci yılında

Boğulmak benim hünerimdir
Su geçirmez şemsiyeler gibi kollarımı açıp da
Yeni geldim, kurundum, söyle ne oldum
O mel’un yalnızlığın çorak sayfasında

Kendimi koşuya saldığım bir mevsimdir
Yağmur beni kovalar, ben yüzümü yıkarım
Kirliyim, arınmam, üç beş kadeh atarım
Üstüne de bir cigara yakarım, ben adam olsam

Derin uçurumlara tutkun bir ağaç gibi

Boğulmak hüner midirah, bir elimi tutsan.

AHMET ERHAN

FOTOĞRAF

Annem bana göğsünden
esvap dikmiş, aynı ipek
kumaştanız; gömleğimiz
tıpkı renk, babam bize
kanat germiş.

Meğer benim bir yaşım!

* * *

Ben şimdi kalsam da
kalamam; savrulur-
güzel geçmiş; kol desem,
kanat eprir; ipek de-
çürür, zaman da… Annem,
kendisiyle konuşur.

* * *

Hünerine bereket!

Beni yine doğurur.

Babam buna sevinir.

SİNA AKYOL

REQUİEM

………………………………..Dr. Mehmet Şen’e

Boynum kıldan ince ölüme
– Değil mi ki şol illetten iğne ipliğe dönmüş bedenim-
Ve ölüm ki benim bu ölümlü dünyaya gelmemle
Beraber dünyaya gelen maşallahı var oğlum,
Ona ben analık ettim, onu ben elimde büyüttüm
Onu şu kadarcıktan bu boya ben getirdim
Yedim yedirdim, içtim içirdim, kustum kusturdum
Onu sütümle, onu kanımla, onu aklımla besledim
Nereye gittiysem, ölümüne kadar yanımda götürdüm
Ne zaman aşkımı öpsem, ona da öptürdüm
Ben gençken o da gençti, ihtiyarım o da ihtiyar
Siperlerde omuz omuza döğüştük o diyar bu diyar
Kimi de nefsimizle barışık-bahtiyar mı bahtiyar
Şiir düzerken tüy kalemim oynatırdı kıyısından
Onu unuttuğum da oldu, ölümcül mü ülümcül bir ihmal!
Hatırladığımda ama, öyle yarım yaşadığıma bin pişman
O denli unutkanlıklarım için mi şimdi bu intikam?
-Adam sen de; bir ben miyim alemde oğlu hayırsız çıkan!
Ki saldın bu hebis Haşhoşiyûnu, ‘lan günahı boynuna;
Anarşit bir Urartulu ur musallat ettin boynuma!
Truva’da Tahta At güya, içinden uğruyorlar dışarı
Çoğaldıkça çoğalan o maraz, o haşarı hücreler
Farkındaysalar da kıyımın, tutamıyorlar kendilerini
Yazık, benle koyun koyna onlar da verecek son nefeslerini! ..
Gel bakalım diyorum, gidiyoruz senle, namızsız oğul!
Oğul verdikçe veren o belalıları da alayımıza katıp
Neş’eye neşideler okuya okuya, iyi sularda aşağı
Gidiyoruz o ölümsüz Allahrahatlıkversinlere doğru…
Sizin de içiniz rahat olsun ey arkada kalanlar
Bundan böyle size anakarada ölüm yok!

CAN YÜCEL


SERENAD / Neruda

25/01/2010

Pablo Neruda

(Şili, 1904 – 1973)

SERENAD

Sen benim derimden çok daha benimsin. Seni ararken
içimde, damarlarımda, kanımda, ışıkla örülmüş
Gizemli dokularımda sendin bulduğum. Sanki kandın sen
Taştın, azıktın.
Bense dışında kaldım aklın, çılgınlığın, giysilerin,
Eski bir karanlık ve ormanlar soyundan geliyorum,
Ama tıpkı bir kuyudaymış gibi iki büklüm girip
Kör bir adam gibi el yordamıyla
Yolumu bulmaya çalışırken topraklarımda,
Adımlarıma yön verecek parmaklıklar yoksa da
Vardır senin gülünün büyümesi evimde
İçimde büyümeyi sürdürüyorsun,
Köklerin çok derinde

Yapraklarında parmak uçlarımı yakmadan
Gözlerine dokunmam olanaksız
Susuzluğumda bedeninin yangınları tutuşur
Kurar yüzünün yaprakları yokluğunu
‘Kim var orada, kim var orada?’ diye sorarım sanki
Gecenin geç saatlerinde
Birisi kapımı çalmış gibi
Bir de bakarım ki boşluğun ortasında rüzgârdan
Başka bir şey yoktur
Sulardan, ağaçlardan, gündüzleyin yaktığımız
Ateşlerden sönmeye yüz tutmuş
Sanki hiçbir şey yokmuş da
Var olan her şey oradaymış gibi
Sanki yeryüzünün bütün toprakları
Kapımı tıklatıyormuş gibi
Adsız, yaşam gibi belirsiz
Filizlenen bitkiler ve çamur gibi bulanık,
Gözlerimi kapar kapamaz uyanırsın canevimde
Ben toprağa uzanınca doğarsın uçuşan tozlar gibi,
Yatağını aşındıran nehir
Birbirine dolanmış çıplak ağaç köklerini koruyarak büyürse
Sen de onlar gibi büyürsün bende
O nasıl karanlığıyla birlikteyse, sen de benimle birliktesin
İşte kan ya da buğday, toprak ya da ateş
Yaşarız burada, bir tek bitkiymiş gibi
Yapraklarının anlamını bilmeyen.

Türkçesi: Hilmi Yavuz


AYNALAR ve ZAMAN / Hilmi Yavuz

02/01/2010

AYNALAR VE ZAMAN

erguvanlar geçip gittiler bahçelerden
geriye sadece erguvanlar kaldı

şair! bahçelere özenecek ne vardı?
işte tenhâ her yanımız, hep tenhâ
ne aradık sözcüklerin kuytularında
ne bulduk soldukça çoğalan dilimizde?
Zaman’ın sırı hâlâ duruyor olmalı ki üzerimizde
biz bakınca görünen aynalardı

nasıl var olduysanız öyle kayboldulardı
bir yazın tiniyle bir güzün bedeni
hem birleşti hem de ayrıldı sizde
şair! gördünüz kimbilir kaç aşkın battığını
o derin sulara kapılmış şiirlerinizde…
nedeni, ne kayalar ne fırtınalardı:

kuytulardı, geçip gittiler sözlerimizden
geriye sadece kuytular kaldı

Hilmi YAVUZ